Kervan ile sürdürdüğümüz yolculuğun ikinci sabahıydı. Ağır yaralanan Pierre bir iyileşme belirtisi göstermese de, hala hayattaydı. Oyuncu arkadaşları, genç adamın sargılarını değiştirip, sulu gıdalar yemesini, sık sık su içmesini sağlıyorlardı. Ben de elimden geldiğince, ustamın artık tükenen stoğundan onlara kralçiçeği merhemi yaparak destek oluyordum. Kervan başının söylediğine göre, bu akşam mola verdiğimiz yer, bir çayırlık olacaktı ve ben de bu fırsatı, merhem için biraz daha taze malzeme toplayarak değerlendirecektim. Kervan ile yolculuk ettiğimiz için para almıyorduk, fakat yiyecek erzaklarını bizimle paylaştıkları için avlanmamız da gerekmiyordu. Bu da akşamları, ustam ile bana antrenman yapacak zamanı veriyordu. Askerlerden bir kısmı çıkan çatışmada öldüğü için, biz de geceleri nöbet tutma sırasına katılmıştık. Her gece üç saat kadar tek başıma kervanın konakladığı bölgeyi, olağan dışı bir hareketlilik için gözlüyordum. Bizim haricimizde, kervanın güvenliğinden sorumlu dört paralı asker vardı. Aslında tam olarak onları bu şekilde tanımlamak yanlıştı. Sessiz El rahiplerinin, gerçekten de dini bir tarikat ile, bir paralı asker birliği arası bir örgüt olduğunu öğrenmiştim. Valar 'da bulunan üstlerine gidip amacınız için asker kiralayabiliyordunuz. Bu birliği, diğer paralı askerlerden ayıran en büyük özellik, size hizmetini sunan askerlerin görevleri boyunca sessizlik orucu tutmaları. Anladığım kadarı ile verdiğiniz görevleri, sorgulamadan, itiraz etmeden tam bir teslimiyet içerisinde yerine getiriyorlarmış. Ustam bana bu sessizliğin, görev sonunda da belirli ölçülerde sürdüğünü söyledi. Sebebi ne olursa olsun, bir başkası için çıktıkları görevler hakkında, işkence altında bile konuşmuyorlarmış. Bu da onların çok pahalı ve şaibeli işler yapmayı seven asiller ve tüccarlar için kişisel koruma görevleri için ideal birer seçim olmalarını sağlıyordu haliyle. Peşimden, aşığımın kocası ölümcül niyetlerle gelseydi eğer, ben de bir Sessiz El rahibini koruma olarak seçerdim şüphesiz. Hem işini yapıp, hem de muhtaç olduğum mahremiyeti bana sağlardı. Fakat ilk duyduğumda, bir kervan koruma görevi için neden bu kadar pahalı bir eşlikçi grubu seçildiğini anlamamıştım. Tabi ustam kafa karışıklığıma gülerek, acelesi olan zengin asillerin, öyle küçük hesaplar yapmayacağını söyleyince hızlı bir aydınlanma yaşamıştım. Bu düğün birileri için çok ciddi bir önem arz ediyor olmalıydı ki, işlerin düzgün gitmesi için para saçmaktan hiç çekinmemişlerdi. Pahalı korumalar, çeşit çeşit elbiselik en iyi kalite kumaşlar, birinci sınıf Valar şarapları, takılar, oyuncular, hatta kervan içerisinde bir sihirbaz bile vardı. Çatışma sırasında, göz ucuyla adamın elindeki bastonu yaşından beklenmeyecek bir çeviklik ile kullandığını görebilmiştim. Süs eşyaları ve içecekler ilgimi çekmiyordu ama oyuncuların ve sihirbazın performanslarını görebilmeyi çok isterdim. Akşamları kamp kurduğumuzda belki alıştırma yaparlar umuduyla etraflarında dolandıysam da, karınlarını doyurup dinlenmekten başka hiç bir şey yapmamışlardı. Bu insanlar gibi, saraylarda gösteri yapan üst sınıf sanatçıların gösterilerini izlemek, benim gibi insanlar için bir mucize olurdu. Hiç birinin, sıradan bir köy hanında yeteneklerini sergileyeceği düşünülemezdi bile. Konuşma şekillerine bile, asil sınıfının o cinaslı ve ahenkli tınısı sinmişti. Gözüm oyuncuların seyahat ettiği arabadan ileri kayıp ustamı görebilmek için uzaklara baktı. Kolcu, yine öncü olarak kervanın ilerisinde seyahat ediyordu. Bulunduğumuz açıdan geniş bir alanı görebilsem bile, ustamdan bir ize rastlayamadım. Ustamın isteğiyle yine atımı kervanın en arkasında sürüyordum. İkinci defa üzerimde o "birinin arka tarafı da gözlemesi gerek" bahanesini kullanmıştı. Gündüzleri bizi ayıran mesafe, akşamları eğitim ve nöbet ile birleşince, yalnız kalıp doğru düzgün konuşamamıştık. Kafasında ne olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu. Bu akşam belki planlarını bana anlatması için uygun bir zaman bulamasam da, en azından en geride yolculuk etmem konusundaki fikrini değiştirmeyi deneyebilirdim. Tüm kervan boyunca kuru toprak zeminden kalkan toz, tekrar genzime kaçıp öksürmeme neden olduğunda, gerekli motivasyonu sağlamış oldum. Önlerde ilerlesem böyle sorunlarım olmazdı.
"Hey, sen. Veremli çocuk. Buraya gel" diye birinin seslenişini duydum.
Ustamı arayan gözlerimi, sesin kaynağına doğru çevirdiğimde, biraz ilerimde yolculuk eden sihirbazın bana baktığını gördüm. Sık sık öksürmelerim adamın huzurunu kaçırmış olmalıydı. Atımı hızlandırıp, adamın yük kağnısına yaklaştırdım.
"Sizi rahatsız mı ettim, bayım" diye sordum.
"Böyle toz yutmaya devam edersen, hepimizi tüm gece öksürüklerinle ayakta tutacaksın" derken elini heybesine sokup bir bez çıkardı. "Al bunu, ağzını ve burnunu kapatacak şekilde benim gibi yüzüne kapat"
Sihirbazın uzattığı bezi yüzüme, toza karşı siper ederken kendisi ile konuşabildiğim için umutlanmıştım. Belki de onunla gösterileri hakkında bile konuşabileceğimi düşünüyordum, fakat bir an sonra arkasını dönüp bana gösterdiği ilgiyi sonlandırınca bu umutlarım da söndü. Bir şekilde kendimi kervanın arkasına sürgün edilmiş hissediyordum. Yetimhanede bu tarz yalnızlıklar günlük hayatımın tercih edilir parçasıydı. Oysa hayata atıldıktan sonra, gördüğüm bu yeni dünya merakımı sürekli canlı tutup, beni içerisine çekiyor gibiydi. Gizemler, planlar, keşfedilecek yerler, tanınacak karakterler ile doluydu her yer.
Kervan öğle yemeği için, sedir ağaçlarının gölgesine sığınmış bir çayırda mola verince ustam da gruba katılmak için dönmüştü. Süslü 'nün yılarını bir ağaç dalına sıkıca bağlayıp ona yemek ve su verirken beni buldu.
"Ne o? Şimdi de Gölge Çetesine mi katıldın bakalım" diye sordu ustam arkamdan yaklaşarak.
"Gölge çetesi mi?" diye karşılık verdim.
"Şehirlerdeki hırsız ve çapulcu gruplarının adı. Yüzündeki maskeyi diyorum" diyerek eliyle suratımı gösterdi.
Mola vermemize rağmen, suratımdaki tozluğu tamamen unutmuştum. Bir çırpıda çıkarıverdim. "Kervanın arka tarafı gün boyu öksürtüp durdu, çıkarmayı da unutmuşum"
"Ara sıra nefes almak için ilerilere çıkarabilirsin. Çok vaktimiz olduğunu sanmıyorum, biraz erzak alıp karnımızı doyuralım, evlat" dedi kolcu gülümserken.
Ustamın neşesi, verdiği gezinme izni ile anında bende de yankıladı. "Hemen, usta" diyerek azık dağıtılan alana koşup ikimiz için de kumanya aldım. Geri döndüğümde, ustam bir ağaç gölgesine oturup fırlatma bıçağının keskinliğini kontrol ediyordu. Elimde tabakları bırakıp, taze su da getirdim. Kuru et ve peksimetden oluşan sade ama doyurucu bir yemeğimiz vardı. Anlaşılan tüccar ve sanatçı sınıfı, zor zamanlarda bile iyi besleniyordu.
"Usta, Murnasil de bizi ne bekliyor" diye sordum.
"Bunu önceden kestirmek zor ama Mila 'nın da dediği gibi, oradaki birliğin bizi sözü geçen, üst düzey birine ulaştırabilmesini beklemiyorum" diye yanıtladı düşünceli.
Etimden bir parçayı ağzıma atarken devam ettim. "Peki ne kadar üst düzey birisine ihtiyacımız var"
"Mümkün olduğu kadar. Sadece derdimizi anlatmak da kalmayı, bir de bulgularımıza onları inandırmalıyız" diye yanıtladı.
"Neden bize inanmasınlar ki? Bu işten ne gibi bir çıkarımız olabilir" diye üsteledim.
"Marver, insanların yapmak isteyeceği son şey, böyle bir iç savaşın, yeniden yaşanacak bir büyük temizliğin tekerrürünü düşünmek olurdu. Kimse direnmeden gözlerini bu gerçeğe açmak istemeyecektir. Murnasil bizim için zorlu bir sınav olacak. Hem çabuk hem de sabırlı olmalıyız. Bütün ülkenin kaderi buna bağlı olabilir" dedi bir parça bıkkınlıkla.
Ustamı artık tanıyordum. Bütün bu bürokrasi ve politik girişimler yerine, bir domuz sürüsü ile güreşmeyi tercih ederdi. Sanırım gerçekten kaderimizden kaçamıyorduk.
"Eğer işimiz aceleyse, neden bu kervanda vakit kaybediyoruz ki? İkimiz çok daha hızlı bir şekilde yol alabilirdik usta. Artık Süslü ile gayet-"
"Burası sadece bir kervan değil Marver. Etrafına bir bak. Kraliyet düğününe katılacak onlarca insan... Hepsi de bizim konuşup, derdimizi anlatmak isteyeceğimiz türden insanlara hizmet ediyorlar. Edeceğimiz yardımın karşılığında, bizim dürüstlüğümüze kefil olmaları ya da en azından birileriyle konuşmamız için yardım etmeleri bile amacımıza faydalı olurdu" diye yanıtladı.
Ustamın söyledikleri aklıma bile gelmemişti. Doğru söylüyordu. Sanatçılar ve tüccarlar ile çevriliydik. Hepsi mallarını üst düzey asillere, zengin işadamlarına ve kraliyet ailesine gösterecekti. Sanatçılar, bütün kalbur üstü insanların gözünün önünde gösterini yapacaklardı. Bu ortamlar, tam da bizim dahil olmak istediğimiz türden yerlerdi.
"Hiç bu açıdan düşünmemiştim" diyebildim.
"Belki yolculuk sırasında etrafta dolaşıp, gözlem yapman da faydalı olur. Hem de o kadar toz yutmamış olursun" dedi ustam.
"Büyük zevkle" dedim gülümserken.
Yemek için verdiğimiz kısa aradan sonra yolculuğa tekrar kervanın en arkasından başlamıştım. Yüzüme tekrar yerleştirdiğim tozluk ile sakince ilerliyordum. Süslü 'nün yelesini okşarken, onun da toz yutup yutmadığını düşündüm. Eğer öyleyse bile hiç öksürmüyordu. Birbirimizin varlığına iyice alışmıştık. Biraz önlerde ilerlemenin ona da faydası olurdu. Ustam sadece ortalara kadar girmeme izin vermişti. Kervanın ön sıraları, olası bir saldırıyı ilk göğüsleyecek yerler olduğundan, en tehlikeli bölgeydi. Dört Sessiz El rahibinin üçü bu bölgede yolculuk ediyordu. Bir tanesi ise biraz daha geriden geliyordu. Ustam yine öncü olarak ilerliyor, yolun durumunu inceliyordu. Biraz daha ileriye geçmeden önce, elimdeki fırsatı değerlendirerek sihirbaz ile konuşmaya karar verdim.
"Mendil için tekrar teşekkür ederim sihirbaz beyim. Bütün öksürüğüm kesildi" diye seslendim bana arkası dönük olarak arabasında yolculuk eden yaşlı adama.
Adam başını benden yana çevirip, kısa bir kafa sallamak ile yetindi. Yüzünde kendi tozluğu vardı ama kara gözleri ciddiyetle bakıyordu. Anlaşılan pek sohbet havasında değildi. Öte yandan, sihirbazın birlikte seyahat ettiği yaşlı kadın, eliyle ağzına kapattığı mendili indirip bir gülümseme bahsedecek kadar cömertti. Hemen pes etmeye niyetim yoktu.
"Karşılığında size sunabileceğim bir hizmet olursa, dilemeniz yeterli sihirbaz beyim" diye direttim atımı hızlandırarak tam yanlarında ilerlemeye devam ederek.
"Öncelikle bana 'sihirbaz beyim' demeyi bırakabilirsin" dedi sihirbaz.
"Onun adı Farga, ben de Milenk" diye araya girdi tatlı sesiyle eşlikçisi.
"Çok memnun oldum. Adım Marver. Hizmetinizdeyim..." dedim.
"Şu an için hizmetlerine ihtiyacımız yok çocuk" dedi sihirbaz umarsızca.
"Farga, bu genç korucuya kabalık ediyorsun" diye sahte bir sertlikle payladı Bayan Milenk. "Yolculuğumuza katılmadaki harika zamanlamanız ile zaten yeterince hizmet ettiniz, Marver. Siz gelmeseydiniz işler çok farklı gidebilirdi"
"Gerçekten talihli bir tesadüf oldu. Sanırım yollar pek güvenli değil. Özellikle böylesine zengin bir kervan için" diyerek aklımdaki konuya giriş yaptım.
"Doğru söylüyorsun, genç korucu. Dilerim yolculuğumuzun geri kalanı nispeten sakin geçer" dedi kadın.
Kadın, sihirbazı eşi olarak tanıtmamıştı. Belki adamın kız kardeşiydi ya da gösterileri birlikte yapan çalışma arkadaşlarıydılar. Sihirbazın sohbete katılmak gibi bir niyeti yoktu. Önündeki yola bakmakla yetiniyordu. Bu ruh haline alışkındım. Bazı yetimler diğerlerinden daha içine kapanık olurlardı. Üstüne gidip, işleri zorlamak onları uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramazdı. Sihirbaza istediği mesafeyi verip, şansımı başka bir zaman denemekten başka çarem yoktu. Yeterince uzun bir süre kervanla birlikte yolculuk yapacaktık. İkiliye iyi yolculuklar dileyip kervanın önlerine doğru ilerlemeye başladım. Oyuncuları taşıyan faytona yaklaştım. Penceler kapanmış, perdeler ise çekilmişti. Sanırım oyuncular da tıpkı sihirbaz gibi yalnızlığına önem veriyordu. İşleri kalabalıkları eğlendirmek olan bu insanların, kalabalıktan bu kadar kaçıyor oluşu garipti. Korucuların ağaç görünce kaçması kadar garipti. Faytonun sürücüsü ile göz göze geldiğimizde birbirimizi başımızla selamlamıştık. Bu küçük zafer ile yetinmek zorundaydım. Sanırım insanların içerisine karışıp bilgi toplamak, sahip olduğum en güçlü yetenek değildi. Mesafeli kişiliğim ile çelişen bir işti bu. Üstümde çuvaldan bozma bir tunik ile şehirde fark edilmeden dolaşmak başka, bir korucu çırağı olarak insanlar ile yakınlık kurmak ise bambaşka bir durumdu. Yaralı oyuncunun durumunu merak ediyordum, fakat o bir yük arabasıyla kervanın önünden seyrediyordu. Şimdilik görev alanımın dışında kalıyordu. Süslü 'yü biraz daha ileri doğru sürdüğümde, talihimin değiştiğini gördüm. Zira sanatçıların aksine tüccarlar oldukça konuşkan insanlardı. Kendilerini kaptırdıkları sohbet yüzünden varlığımı fark etmemişlerdi. Adını henüz işitmediğim bir tüccar, aynı araba yolculuk eden bir başkasına hüzünlü sandığı hayat hikayesini anlatıyordu. Aileden kalma zengin bir kürkçü işletmesini, nasıl kuraklık nedeniyle kaybettiğini, her şeylerini satıp nasıl en baştan süs taşları işine başlamak zorunda kaldığından yakınıp duruyordu. Bana ailemden kalan tek şey, arada bir cinnet geçirmeme sebep olan, göğsümdeki yara iziydi. Birinin bu zengin kesime, gerçek dertlerin kürkler ve süslü taşlardan bambaşka şeyler olduğunu anlatması gerekiyordu. Elbette bu kişi ben değildim. Zira ne sohbete davet edilmiştim, ne de böylesi bir küstahlık bana bir şey kazandırırdı. Yine de adamın hayıflanışını dinlemek sinir bozucuydu. Daha önce kasabanın orta halli esnafı dışında, böyle büyük işler yapan zengin tüccarlar tanımamıştım. Lafa girmek yerine, önümdeki yola dikkat ediyormuş gibi görünerek sohbetlerini dinlemeye karar verdim. Görünmez olmak bana daha uygun bir roldü, üstelik insan kendini dışarıda tuttuğunda, çevresi hakkında çok daha fazlasını öğrenebilirdi.
"İstersen saraydaki gösterime birlikte gidelim, benden kumaş beğenenler eminim senin mallarından da uyumlu takılar bakacaktır" diye teklif etti diğer tüccar.
Yakınmayı seven eski kürkçü, anında hüzünlü tavırlarını bir kenara bırakıp abartı bir minnet haline büründü. Anlaşılan adam, bu yolculuğu bile bir iş bağlantıları kurma fırsatı olarak değerlendiriyordu. Üstelik çoktan başarıya ulaşmıştı bile. Ben de bir şeyler öğreniyordum. Tüccarlar mallarını göstermek için saraya gidip, kalbur üstü alıcıları ile buluşacaklardı. Bu insanlar gerçekten bize yardımcı olabilirlerdi. Gösterim sırasında doğru kişiyle yapılacak bir kaç dakikalık sohbet, bize yeni kapılar açabilirdi. Ustamın tek ihtiyacı olan, nüfuslu birisiyle yapacağı kısa bir görüşmeydi. Artık o görüşmeden sonra, bütün bu planlar, Serseri Prens entrikaları, politik oyunlar ve ajanlıklar başka insanların sorunu olurdu. Biz de kendi işimize geri dönebilirdik. İnsanlara yardım etmek ile ilgili bir sorunum yoktu. Sadece kendimi bu konularda hem beceriksiz hissediyordum, hem de kalabalık içerisinde kendimi kaybedip yeniden kalpsiz bir katile döneceğim konusunda endişelerim vardı. Şu anda kendimi en rahat hissedeceğim yer orman olurdu. Fakat, tekrar ustamla baş başa maceralara atılmak için, önce önümüzdeki görevi tamamlamaktan başka çaremiz yoktu.