Kesişen Yollar

2430 Kelimeler
Bir haftadır, güneş kendini gösterdiği sürece hızla Murnasil 'e doğru yol alıyorduk. Süslü 'nün üzerinde çok daha iyi bir dengeye sahiptim ve atın hızını rahatlıkla kontrol edebiliyordum. Öte yandan, her akşam kamp kurmak için durduğumuzda, at binmekten oluşan kas ağrılarım sürüyordu. Bir de yolculuk yorgunluğu üzerine, avlanıyor ve silah eğitimi yapıyorduk. Sabahları uyandığımda, devrilmiş bir ağaç gibi tek parça olarak kalkıyordum. Kaslarımı açıp, eklemlerimi tekrar hareket edebilir hale getirmek acılı rutin haline gelmişti. Fakat eğitimimde ilerliyor olmak, bütün bu tatsızlıklara değiyordu. Ustamın kılıç konusunda, ne Bay Remve 'de ne de çırağı Dolan 'da olmayan bir zerafeti vardı. Onun hareketlerini takip etmek, gözlemlemek ve taklit etmek bana çok şey katıyordu. Kattığı şeylerden bir kaçı da, morluklar ve sızlayan başka vücut bölgeleriydi. Şikayet etmiyordum. Böyle sıkı çalışmanın kendine has bir huzuru vardı. Bana o günü boşa geçirmediğimi hatırlatan sızıları, ne yapacağımı bilemeden tüm gün kara kara düşünmenin konforuna tercih ederdim. Üstelik eşkıya hareketliliğinin tam merkezine gidiyorduk ve her türden beceriye muhtaç olduğum aşikardı. "Bay Fernar..." diye seslendim biraz önümde yağız atını süren ustama. "Bana Serseri Prens ile ilgili ne anlatabilirsiniz" Atını biraz yavaşlatıp yanımda ilerlemeye başlayan kolcu "Bir bakalım... Nasıl göründüğünü kimsenin bilmediğini daha önce söylemiştim. Onu diğer herkesten farklı kılan en belirgin özellik, çok iyi bir strateji uzmanı oluşu. Üstelik sırlarla dolu bir haber alma ağı var. Bu ikisinin birleşimi, hepimiz için ölümcül bir sonuç ortaya çıkarıyor" dedi. "Nasıl bir sonuç bu tam olarak" diye sordum ciddiyetle. "Bak... Bir eşkiya grubu kendi başına tehlikeli olabilir. Hiç düşünmeden can alıp, büyük ölçekli baskınlar düzenleyebilirler. Yine de bir eşkiya grubu tahmin edilebilir davranışlar sergiler. Pusu yerlerin, şekillerini, kamp alanlarını, temel motivasyonunu tahmin edip ona göre bir karşı saldırı planlayabilirsin. Öte yandan Serseri Prens oyuna girdiğinde, bütün bu kurallar değişir" dedi ustam. "Peki sıradan eşkıyaları nasıl örgütleyip, kendi stratejileri için kullanabiliyor. Yani eşkıyalar aç, düzensiz ve rastgele yaşan insanlar" diye sordum. "Onun sahneye çıktığı ilk zamanlarda, bunu biz de bilmiyorduk. Ben kolcu olarak görevime başladığımda, o Diristya üzerindeki yapılanmasını zaten kurmuştu. Oysa şu anda, tam olayların nasıl başladığını keşfediyoruz. Belirli insanları ülkenin farklı yerlerinden getirip, doğudaki aktivitelerde baş rol oynatıyor." "Ne yani, bu adamın çoktan şehirlere bile sızmış temsilcileri mi var? Tapınaklar gibi..." Şaşırmıştım.  "Herşey mümkün. Bu insanları neye göre ve nasıl seçiyor bilmiyorum. Bir şekilde haber alma ağı bunu sağlıyor olmalı. Hiç acele etmeden, aynı düzeni tekrar kuruyor gibi görünüyor." "O zaman nerede olduğunu bir şekilde bulup, saldırıya mı geçeceğiz?" "Korkarım, Serseri Prens 'in kurduğu ağı çökertmeden, ona ulaşmamız mümkün olmayacak. İlk seferinde de, her adımımızı önceden koklayıp, çoktan karşı önlemi almış oluyordu. Bu yüzden Murnasil 'deki asillere ihtiyacımız var. Onlar bizim sahip olmadığımız bağlantılara sahip. Eğer bu sefer zamanında müdahele ederlerse, belki çok geç olmadan onu durdurabiliriz" diye sabırla planını anlattı korucu. Ustamın bütün planı, söylediklerimizi dinleyecek, yetmezmiş gibi umursayacak nüfus sahibi birilerini bulmak üzerineydi. Daha önce bir asille hiç karşılaşmamıştım, fakat o insanların bizim gibilerden tavsiye alacaklarına pek ihtimal vermiyordum.  "Sizce bizi dinleyecek birilerini bulabilir miyiz, Bay Fernar" "Bundan ben de emin değilim. Bunun haricinde tek yapabileceğimiz, oturup sorunun gözden kaçırılamayacak kadar kök salıp büyümesine izin vermek. O yüzden elimizden geleni yapmalı ve bir yolunu bulmalıyız." Karşılaşacağımız muhtemel zorluklara rağmen, Murnasil 'i göreceğim için heyecanlıydım. Daha önce hiç bir şehir görmemiştim. Ne görmeyi bekleyebileceğimden bile emin değildim. Sıkıntılı düşüncelerin arasından çaldığım bu tatlı heyecan, uzaklardan kulağımıza çalınan arbede sesleri ile hemencecik söndü. Bir an için dönüp ustama baktığımda, kolcunun da pür dikkat dinlediğini gördüm. Hemen sonra atını dehleyerek dörtnala hıza geçti. Bolgo bir ok gibi yerinden fırlamıştı. Hiç düşünmeden Süslü 'yü de koşuya geçirdim. Gittiğimiz geniş kraliyet yolu sola doğru kıvrılıp, kendini ormanın sık ağaçları arasına dizginliyordu. Yolu güçlü atların ayakları ile döverek hızla ilerledikçe, birbirine çarpan metalin sesi, bağırış çağırışlar da yakınlaşıyordu. Kıvrımın ortasına geldiğimizde, çatışma manzarası kendini hemen gösterdi. Az ileride ondan fazla atın çektiği büyük bir kervan yola devrilmiş bir ağaç ile durdurulmuş, kılıksız silahlı adamlar tarafından saldırıya uğruyordu. Kervan adına dövüşen farklı zırhlar içerisinde adamlar eşkıyalara karşı koyuyordu. Bunlar kraliyet askeri değildi. Farklı yerlerden toplanmış bir çeşit kervan muhafızları gibiydi.  "Yaklaşma, Marver!" diye arkasına bağıran ustam, hiç hız kesmeden arbedenin içine doğru at sürmeye devam ediyordu. Bir süre daha dörtnala ilerledikten sonra, eşkıyaların yayımın menziline girdiğini düşündüğüm bir uzaklıkta durdum. Bu kadar mesafeden başarılı bir atış yapmak yeteneklerimin üzerindeydi, fakat tamamen işe yaramaz bir halde geride durup ustamın savaşmasını izleyemecektim. Durum kervancılar için iyiye gitmiyordu. Savaşan altı kadar koruma, yerde ise iki tane ölü olan vardı. Zırhları olmamasına rağmen kendini korumaya çalışan bir kaç kervan sakini de vardı. Oysa eşkıyaların sayısı rahatlıkla on beşi buluyordu. Atımın sırtına bağlı yayımı hızlıca çözüp elime aldım. Heyecan ellerimi titretiyordu. Sırtımdaki sadaktan bir ok alıp, derin bir nefes aldım. Kervanın hemen kıyısındaki çatışmalara yardım edemezdim. Bu mesafeden masum birini vurmam, eşkıyalardan birini vurmam ile aynı ihtimaldi. Ormana tarafında, iki korumanın altı tane kadar eşkıyayı gerilettiği bölgeye odaklandım. Korumaların kısa kılıçları ve yuvarlak kalkanları vardı. Yan yana savaşan iki adam, o kalkanları birleştirip geçilmesi zor bir engel oluşturuyordu. Kısa kılıçları ise sağdan soldan aniden ileri atılarak, eşkıya sürüsüne kanlı yaralar açıyordu. Kirişi gererek, eşkıyaların toplaştığı alanı nişan aldım. Nefesimi tutarak, ellerimin titremesini yavaşlattım ve oku saldım. Attığım ok, mesafeyi aşarken yavaşlayıp kısa düşmüştü. Kimseye zarar vermeden yere çakıldı. İçimden bir lanet okuyup sadağımdan yeni  bir ok aldım. Bu sefer nişan aldıktan sonra, okun ucunu biraz daha havaya dikerek gönderdim. Ok yine tahmin ettiğimden önce alçalmaya geçti. Mesafeli atışlarda hiç pratik yapmamıştım ve bu cahilliğim kendini hemen gösteriyordu. Neyse ki son attığım ok biraz daha mesafe kat edip, bir eşkıyanın ayağına sapladın. Adam bağırdıysa da, eşkıya grubunun gerisinde olduğu için kendini toparlayacak fırsatı bulabildi. Direkt olarak korumaların püskürttüğü önde savaşanları hedef almamıştım. Grup birbirlerine çok yakındı. Fakat bir sonraki okumu atarken bu riski göze almam gerektiğini fark ettim. Zira arkada kalan eşkıyalar, yanlara açılıp korumaları ortalarına almaya çalışıyorlardı. Hemen sadağımdan çıkardığım oku yaya geçirerek kirişi gerdim. Üç kişi hem sağdan hem soldan korumaları sarıyordu. Ne kadar düzgün bir atış yaparsam yapayım, yalnızca tek birisini vurabilirdim. Her şekilde korumalar, kalkanlarının avantajlarını kaybetmek üzereydiler. Sonraki adımları düşünmek için zamanım yoktu. Kirişi geren kolum harcadığım çaba ile titremeye başlamak üzereydi. Sağdan yaklaşan adamın yürüdüğü yerin bir kaç adım ötesine, bir adam boyu yukarısına nişan alarak okumu saldım. Bu deneyimli biri için zor bir atış değildi, fakat benim için imkansıza yakındı. Hiç bir değişkeni içgüdüsel hesaplayacak deneyimim yoktu. On-ikilerden şans dilenerek okun bir kaç saniye boyunca yükselip, adama doğru inişini izledim. Lanet ok yine beklediğimden erken düşmeye başlamıştı. Yine de hala yeterince yüksekti. Bir an sonra ok adamın beline inip, eşkıyayı yere devirdi.  "Seni çapulcu pislik!" diyerek savaş heyecanı ile bağırdım yerdeki adama gülümseyerek. Beni duyup duymamasının önemi yoktu. Gergin, imkansız bir atıştan sonra deşarj olmak için bağırmıştım. Fakat yere yıktığım adam bile, korumaların kötü talihini değiştirmemişti. Sol taraftan yaklaşan ikili, yere düşen arkadaşlarını görünce, tedbiri bırakıp hızla korumalara doğru harekete geçtiler. İki grup arasında sıkışmak üzere olan korumaların imdadına ustam yetişti. Kervanın yanında süren çatışmadan, bir eşkıyanın boynuna savurduğu palası ile çıkıp, korumalara doğru sürdü atını. Ustam da tıpkı korumalar gibi ne yaptığını biliyordu. Bir kılıçtan daha kısa olan palayı isabet ettirmek için, Bolgo 'nun üzerinde yana yatıyor, işini gördükten sonra tekrar hayvanı savaşın kalbine doğru sürüyordu. Benim Süslü ile böyle numaralar yapmam hayal bile edilemezdi. Hayvanın üzerinde durmayı daha yeni öğrenmiştim. Hayranlıkla izlediğim ustam dörtnala koşturduğu atını, soldan yaklaşan iki adamın üstüne sürdü. Bolgo adamların arkasından koşarak, kaslı gövdesi ile ilk karşısına çıkan eşkıyaya vurarak onu yere fırlattı. Ustam, hayvanın yavaşlamasını fırsat bilerek kınından fırlatma bıçağını çıkarıp diğer eşkıyaya fırlattı. Bıçak adamın kaşlarının ortasına saplanınca, bir çuval gibi yere yıkıldı. Atını hemen döndürerek çevresine baktı. Ben de onunla birlikte etrafı tarafı taradım. Eşkıyaların hepsi ölmüştü. Kervan yanındaki cansız bedenlere bir kaç koruma ve yolcu daha eklenmişti. Yayımı omzuma atarak, adamlara doğru ilerlemeye başladım. Hayatta kalan dört koruma anında bana döndüler. Ustam bir şeyler söyleyince duruşları gevşedi. Kalabalığa yaklaştığımda, kervancılar yerde yatan yolcuları kontrol edip yaşayıp yaşamadıklarına bakarken, ustam atından inmiş boğuk sesler çıkaran bir eşkıyanın yanına gidiyordu. Bu adam benim belinden vurduğum eşkıyaydı. Adam yüz üstü yere kapanmış, elleri ile kendini ormana doğru çekerek, umutsuz bir kaçmak girişimi yürütüyordu. Ben de Süslü 'den inerek ustamın yanına gittim. Ayak seslerimizi duyan adam canhıraş çığlıklar koparmaya başladı. "Beni öldürmeyin! Yalvarırım! Bacaklarım... Bacaklarımı hissetmiyorum!" diye ağlamaklı yakarışlar koparıyordu. Ustam adamın yanında duran kılıcını tekmeleyip uzaklaştırdıktan sonra, üzerine eğilerek adamı yan çevirdi. Adam korku dolu gözlerle yakarışını sürdürmeye devam etti. Sanki az önce soğuk kanlılık ile cinayet işlememiş gibi, kendi canı için yalvarıyordu. Bir fare avlamaya çıkan yılan, şahine av olduğunda böyle yakarmazdı. Adamın adalet ve merhamet anlayışı, yalnızca kendi canı ortada olduğunda işliyordu. Eşkıyanın bu kaypak iki yüzlülüğü beni rahatsız etmişti.  "Hayatını kurtarmak kendi elinde, seni domuz boku kılıklı! Şimdi soracağım soruya bütün dikkatini vermeni istiyorum" diyen ustamın adamı saçlarından yakalayıp kendisine bakması için zorladı. "Bu pislik sürüsünü kim örgütleyip sizi buraya getirdi?" "Yemin ederim ben değilim lordum! Ben basit bir köylüyüm, beni kandırdılar! Keçeli lakaplı o adam, lider oydu" diyen adam yerde ölü yatan bir başkasını gösteriyordu panikle. "O nereden gelmiş? Silahları nereden buldunuz? Kervanın geleceğini nasıl öğrendiniz? Konuş adam!" diye bağırdı ustam anlamsız feryatlar atmaya başlayan eşkıyaya. Adamın korku ve acıyla büyümüş gözleri, kalbine giren kılıç ile donuklaşıp, odaklarını kaybetti. Ustamın arkasından yaklaşan koruma, hiç bir şey söylemeden eşkıyayı öylece öldürmüştü.   "Sen ne yaptığını sanıyorsun" diye parladı ustam doğrulup, koruma ile yüzleşirken. "O çapulcu şoka girmişti" diye başka bir adam yanıtladı ustamın sorusunu. "Sana istediğin cevabı veremezdi. Sessiz El rahibi yapması gerekeni yaptı" diyerek adamı gösterdi iri yapılı yaşlı adam. Sessiz El diye bir tapınak duymamıştım. İstemsizce korumanın, kılıcını kınına sokan ellerine baktım. Sağ elinin üzerinde bir hilal dövmesi vardı.  "Sanırım bana söylediğinize inanmaktan başka bir çare bırakmadınız" dedi ustam konuşan adama hitaben. İri adam yaklaşarak elini ustama uzattı. "Adım Lorman, kervanbaşıyım. Zamanlaması kusursuz karşılaşmamız için onikilere şükürler olsun. Size borçluyuz, korucu" dedi. "Adım Fernar, bir kolcuyum ve bu da çırağım Marver ve bize bir borcunuz yok kervanbaşı" dedi ve adamın uzatılmış elini sıktı. Seyrek uzun kır saçları, geniş gövdesi ile kervanbaşı karşıma dikildi. Çatışma sırasında, şu anda belinde asılı olan kılıcı beceriyle salladığını görmüştüm. Boş bir adam değildi. Sağ kulağının üst kısmı eksikti. O kılıcı düzgün sallamak için tecrübe ettiği eski çarpışmalardan bir iz olarak yorumladım bunu. Elini bana uzatırken, kahverengiye çalan bulanık yeşil gözlerinde samimi bir minnet vardı. Şaşırmış olsam da adamı bekletmeden elini sıktım. Hala bir insan olarak, yetişkinler tarafından ciddiye alınmak beni şaşırtıyordu. Yetimlere kimsenin ikinci defa bakmadığı bir dünyadan, sıkılmaya değer ellere sahip bir korucu çırağı olmuştum. Böyle anlar haricinde, bu değişiklikleri fark etmek zordu. Yanımıza sarsak ve panik adımlarla koşturan genç bir kadın "Pierre.. O kötü yaralandı, kervanbaşı! Yardım edin" dedi aceleyle yaşlı adamın koluna yapışarak. Kervanbaşı çevik hareket ile kendini çekiştiren kadını takip ederek, kervanın tek üstü kapalı yolcu bölümü bulunan arabasına gitti. Bu sıradan bir bir yük kağnısı değil, pahalı bir faytondu. Bu kervan ile birlikte bir asilin yolculuk edip etmediğini merak etmeye başlamıştım. Ustam gibi ben de, yaralıyı görmek için arabaya doğru ilerledik. Adam arabanın önünde yerde yatıyordu. Kalabalık bir grup ise başına toplanmıştı. Gruptan çoğu sıradan tüccarlar gibi giyiniyor olsalar da, bir kaçının kılık kıyafeti oldukça yerindeydi. Yerde yatan Pierre denilen adam da bu azınlığa dahildi. Adam kaburgasının hemen altından yaralanmıştı. Kanla ıslanmış ipek gömleği yırtılmış, geniş yarığı açık ediyordu. "Lanet olsun! Siz oyuncu tayfasına arabada bekleminizi söylemiştim!" diye payladı kervanbaşı süslü grubu. Bir asil gibi giyinip, yolculuk eden bu insanların oyuncu olmalarını beklemiyordum. Daha önce tiyatro seyretmediğim için, oyuncuları hikaye anlatan berduş müzisyenler gibi hayal ederdim.  "O yaranın acilen dikilmesi gerek" dedi ustam. "Uzun bir iğne ve ipek ipliğiniz var mı?" "Bu bir Valar kervanı, kolcu. İpekden bol bir şeyimiz yok. İğne de bulabiliriz" dedi kervan başı. "Bedenimin bir çuval gibi dikilip kirletilmesini reddediyorum!" diye isyan etti kan kaybeden oyuncu. "Diğer seçeneklerin bir sosis gibi dağlanmak ya da ölmek. Seçim sizin" dedi ustam.  Oyuncu pes etmiş gibi kendini iyice salınca, ustam atında olan çantasından biraz kralçiçeği alıp, merhem yapmamı istedi. Derhal söyleneni yapmak üzere Bolgo 'nun yanına gittim. Hayvan hiç havasında değildi ve sinirle burnundan verdiği nefes, bana eşkıyayı göğüs darbesi ile yere yıkışını hatırlattı.  "Güzel Bolgo, sadece çantadan bir şey alacağım, tamam mı" diye sakince hayvanla konuşarak ustamın çantasını hayvanın koşumlarından çözdüm. Postlarımızın altında, dertop yapılmış bir deri kesenin içinde kralçiçeği otları duruyordu. Bu otun, böylesine açık bir yara için kullanıldığını düşünmüyordum. Fakat, şifacılığım okçuluğumdan bile daha kötü olduğu için sorgulamadan işe giriştim. Otları yol kenarındaki bir taşın üzerine koyup, matarımdaki suyun büyük bölümünü kullanarak hem taşı hem de otları yıkadım. Doğrayıp suyla karıştırdığım yığını  dövmeye devam ederek pütürlü bir merhem kıvamına getirdim ve palamı çıkararak, temiz metali üzerine topladım. Yaralı adamın başına gittiğimde, ustamın devam eden kötü işçiliğini gördüm. Dikişleri şifacınınki gibi zarif değildi. Orada çirkin bir yara izi kalacağı çok açıktı ama en azından dikişlerin arasından kan sızmıyordu. Yaralı adamın bilinçsiz yüzü bembeyazdı. Kan kaybı ya da acı, bayılmasına neden olmuştu. Ustam son attığı dikişi bıçağı ile biçimsizce kestikten sonra bekleyip, yaranın akıtıp akıtmadığını kontrol etti. Oyuncuyu tam olarak korktuğu gibi tedavi etmişti. Bir patates çuvalı gibi dikerek. Yine de yaptığı işten tatmin olan ustam, ona uzattığım palanın üzerinden kremi sıyırarak yaranın üstüne iyice sürdü.  "Temiz bir bez ile bir kaç defa sıkıca sarın. Vücudunun çok hareket etmemesi gerek" dedi ustam. "Bez kolay da, kervan devam etmek zorunda. Hareketsiz kalması mümkün değil. Bu malların bir an önce Murnasil 'e gitmesi gerekiyor" dedi kervanbaşı. "Murnasil esnafı bir hafta ellerindeki malları satsa ölür mü" diye sordu ustam. "Esnaflara yük taşımıyoruz, hem oyuncular, hem elbiselik kumaşlar bir asil düğünü için. Beklemek gibi bir şansımız yok. Geç kalırsak hepimizin kellesi gider" dedi yaşlı kervanbaşı. "O halde fayton yerine, bir yük arabasının üzerine boylu boyunca yatırılsın. Altına da yumuşak mallardan bir şeyler koy. Yarısı tekrar açılırsa bir kaç günden fazla yaşamaz" dedi ustam. "Oh Pierre! Benim cesur ve aptal sevgilim. Kendine nasıl yaptın bunu" diye göz yaşları döktü kervancıbaşını çekiştirerek yaralıya götüren kadın. Kadın sanki bir oyunun içindeymiş gibi ağdalı bir şekilde üzülüyordu. 'Belki de rol yapmayı bırakamıyorlar' diye düşündüm. Sesinde, tavırlarında ve söyledikleri şeylerde küçük bir abartı vardı kadının. Sanki ağlayışının arka sıralardan da duyulduğundan emin olmak ister gibi. "Merak etmeyin, Bayan Jane. Onun için elimizden gelen konforu sağlayacağız" diye kadını yatıştıran kervanbaşı, ustama döndü. "Hem bizimle savaşıp, hem yaralarımızı sardınız. Acaba hizmetlerinizi Murnasil 'e kadar olan yolculuğumuz süresince kiralamak istesek, çok mu fazla şey istemiş oluruz" diye sordu. "Hiç de bile. Yolumuz zaten Murnasil 'e gidiyor. Bir birlik temsilcisinden resmi istekte bulunmadığınız sürece size hizmetlerimi kiralayamam ama aynı yöne giden yolcular olarak, sizinle seyahat edebiliriz" diye yanıtladı ustam. Kendinden memnunca gülümseyen kervanbaşı "Şimdi kendimi biraz daha güvende hissediyorum işte" dedi. Ustamın neden kısıtlı olduğunu söylediği vaktimizi, bu ağır ilerleyen kervanın peşine takılarak heba ettiğini anlamamıştım. Etrafımız kalabalıktı ve ona bunu sormak için biraz beklemem gerekiyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE