Atlar ve Kadınlar

2093 Kelimeler
Uyandığımda ilk işim tembelce yataktan doğrulup pencereye bakmak oldu. Kendimi şaşırtmayarak güneş henüz doğmamışken uyanmıştım. Kendimde hala güvenebileceğim, değişmeyen bir şeyler olduğunu bilmek güzeldi. Yatağıma geri dönerek, onu son bir defa topladım ve oyalanmadan aşağı kata indim. Mutfak boştu. Yola çıkmadan kahvaltı edeceğimizi düşünerek ocağı yakmak için, mutfak kapısından çıkıp arka bahçeden biraz çıra aldım. Odun stoğu yine azalıyordu. Bu işin Dolan 'a kalacağına dair ciddi şüphelerim vardı. Yeni çıralar ile tutuşturduğum mutfak ocağının üstüne içerisi su solu bir demlik koyup, üzerine biraz çam iğnesi ve ada çayı yaprakları attım. Ben tavayı askıdaki yerinden alıp ocağa yerleştirirken Dolan  mutfağa girdi. Çocuğu az önceki düşüncem ile tatlı uykusundan uyandırıp uyandırmadığımı merak ettim.  "Günaydın, Marver" dedi. "Hey. Günaydın" dedim. Tava henüz ısınmamışken, içerisine taze sosislerden iki tane attım. Böyle ağır pişince daha lezzetli oluyordu sanki.  "Sana bir şey getirdim" dedi çocuk arkamdan. Dönüp ona baktığımda, elinde bir yay ve içi ok dolu bir sadak tutuyordu. Yayı kaldırıp görebilmem için uzattı. "Akçağaçdan yapılmadır. Çok sağlamdır. Seni yarı yolda bırakmaz" dedi Dolan. "Bunu yapmana hiç gerek yok, Dolan. Benim karşılığında sana verebileceğim hiç bir şey yok" dedim. "Karşılık beklemiyorum zaten. Benim hayatımı kurtararak bunu daha önce yapmıştın. Hem belki eğer gelecekteki düşmanların ile uzaktan karşılaşırsan, o şeye dönüşmene gerek kalmaz" dedi çocuk gözlerinde bir gizlenmeye çalışılmış bir korku kırıntısı ile. Dolan ile daha önce bu konuyu hiç konuşmamıştık. Ustasının aksine, o benim gücümün korkutucu olduğunu düşünüyor olmalıydı. Kim onu suçlayabilirdi ki. "Anlıyorum. Bunun için teşekkür ederim" dedim ister istemez neşesiz bir ses tonu ile. "Lütfen beni yanlış anlama, Marver. Nankörlük etmek istemem. Sadece... Seni ne zaman öyle hatırlasam... Bu-" "Yo. Seni gerçekten anlıyorum. Bütün o olanlar benim de hoşuma gitmiyor" dedim. "Neden kirişini vermiyorsun, sen kahvaltıyı hazırlarken senin için onu sarabilirim" diye teklif etti çocuk yüzüne daha kontrollü bir ifade getirerek. Çocuk gerçekten beni kendi korkuları ile rahatsız etmemek için elinden geleni yapıyordu. Sanırım ondan daha fazlasını isteyemezdim de.  "Heybemde, tekrar teşekkür ederim Dolan. Bu kıymetli bir hediye" diyerek masanın üzerine bıraktığım deri heybemi gösterdim. Çocuk omuz silktiğinde, kızan tavadaki sosisleri çevirip tekrar mutfak bahçesine çıktım. Tavuk kümesine girişim, horoz ve beş, altı tane tavuk tarafından sesli olarak protesto edildi. Taze yumurtaları alıp daha fazla oyalanmadan mutfağa geri döndüm. İçeri girdiğimde, ustamın da uyanıp mutfağa indiğini gördüm.  Ben kahvaltıyı masaya koyup çayları doldururken, diğerleri de aynı şeyi yapıp bize katıldılar. Yola çıkmadan önce, bütün korucular ve çırakları olarak hep birlikte huzur içerisinde yemek yeme fırsatı bulabildiğimize sevinmiştim. "Yolculuk için atları nereden alacağız" dedim bir süre sonra. O anda yolculukla ilgili en gerildiğim nokta yolculuk tarzımızdı. At üstünde gidecek olmak beni korkutuyordu. "Neden Morroların çifliğinden almıyorsunuz. Sana güzel bir fiyat vereceğine eminim, Marver. Atları tekrar Murnasil 'de sattığınızda, birliğe biraz kar ettirebileceğinize bile eminim" dedi Bay Mila. "Başka bir yerden almayı tercih ederim" dedim sıkıntılı bir şekilde. Hem ustam hem de Bay Mila, kahvaltılarına ara verip soran gözlerle bana bakıyordu. "Şey.. Bay Morro iyi birisi. Sorun kızı" diyebildim. Rona ile tekrar yüz yüze gelmek istemiyordum. Kalpsiz kızın yüzündeki o kendinden memnun gülümseme, hem beni öfkelendirirken hem de aynı zamanda aptalca hayaller kurmaya teşvik ediyor ve kafamı karıştırıyordu. Ayrıca ruh halime, masadaki korucuların aynı anda çıkardıkları gürültülü kahkaha da iyi gelmemişti. Dolan 'ın korkulu yüzünü, bu neşeli yüzlere tercih edebilirdim. "Yokluğumda epey macera yaşamışsın, evlat" dedi ustam yüzündeki o tanıdık hınzır gülümseme ile. Elimde olmadan o gülümsemeye karşılık verdim. Korucular ile el sıkışıp birlik binasından ayrıldık. Çiftliğe doğru giden yolu tutturduğumuzda, şifacıya da, fırıncıya da veda etmek isterdim fakat vakit kaybetmeden atları alıp, hızla yola çıkmamız gerektiğini farkındaydım.  "Burası güzel bir kasaba" dedim seri adımlar ile ustamın yanında yürürken. "Kesinlikle öyle. O kadar uzun zamandır gidip gelirim ki, evim olarak saymaya yaklaşabileceğim tek yer oldu" diye yanıt verdi ustam. Çiftliğe vardığımızda, işlerine henüz hava ısınmadan erkenden başlamayı seven çiftçi çoktan uyanmış, bir saman balyasını sırtladığı gibi ineklerine doğru götürüyordu. "Günaydın, Bay Morro" diye seslendim. "Günaydın, Marver. Ne o, tekrar biraz çalışmaya mı karar verdin, evlat" diye sordu omzundaki yükü yere bırakarak. "Bir süreliğine kasabadan ayrılmamız gerekiyor. Sizden iki tane at satın alabileceğimizi umuyorduk" diyerek çiftçiyi cevaplayan ustam oldu. Adamlar konuşurken ben gözlerimle çiftlik arazisini şöyle bir tarayıp Rona 'ya bakmıştım. Kız ortada yoktu. İçimde sinsice şekillenen bir hayal kırıklığı duygusu ile kendimi şaşırtmıştım. 'Gerçekten bir aptal olmalıyım' diye düşündüm. Fakat gitmeden önce, o kıvrımlı vücudu son bir defa görmek hoş olabilirdi. Çiftçi bizi atları tuttuğu ahıra davet edince, arayışımı bıraktım.  "Size Bolgo 'yu verebilirim" dedi çiftçi yağız küheylanı gösterek ustama. "Bay Fernar, o at sırf eğlenmek için durup dururken insanları ısırır" dedim.  "Karakterli hayvanları severim" diye kolcu, hiç çekinmeden elini hayvanın burnuna uzatıp sakinleştirici bir tonda ona bir şeyler mırıldanmaya başladı. "Senin için de Süslü olabilir. Zaten onu seçmezsen Aykızı seçmen gerekecek. İkisi de güçlü hayvanlardır ama Aykız daha çok araba ya da saban çekmeye uygun bildiğin gibi, Marver" dedi Süslü, Bolgo 'ya kıyasla bir kedi yavrusu gibi kalıyordu. Çiftlikte çalıştığım zamanlarda, onu nereye götürmem gerektiyse hiç diretmeden çekiştirdiğim yularını takip etmişti. Fakat, boyu oldukça yüksekti. Ona binmeyi düşünmek bir parça içimi bulandırıyordu. "Kulağa iyi geliyor. İkisi için ne kadar istersin" diye sordu ustam cevabımı beklemeden. "Marver 'in hatrı için ikisini 500 dahneye bırakırım" dedi çiftçi. "Oradan bakınca iki zengin asil gibi mi görünüyoruz, Bay Morro? Pazarlığı bir kenara bırakalım. Acil bir kolcu meselesi için hemen yola çıkmamız gerekiyor. Sana ikisi için 400 dahne vereceğiz" dedi ustam. "Sadece Bolgo kendi başına 300 eder!" diye itiraz etti çiftçi. "Bolgo 'nun bu kasabada başka bir alıcısı çıkmayacağına eminim. Kimse artık yeni hayvan almıyor çiftçi. Bunu biliyorsun. Elimizde yeterli imkanlar olsa, hayvanların hakkını seve seve fazlasıyla öderdim ama korkarım sana teklif edebileceğim tüm para 400 dahne. Üstelik eyer ve koşumları da fiyata dahil" dedi ustam. Çiftçi itiraz edecek gibi olduysa da, kuraklık herkesi makul olmaya zorluyordu. İkili kısa sürede anlaşıp atları hazırlamaya koyuldu. İşleri bittiğinde, Bolgo ve Süslü 'yü ahırdan çıkaran ustam, hiç vakit kaybetmeden kendi yağız atının üstüne atladı. Atın dizginlerini çekip, kıpırdamadan durmasını sağladı. O huysuz at, bir şekilde güçlük çıkarmadan ustama itaat etmişti.  "Hadi evlat" diyerek bana Süslü 'yü işaret etti. "Patikaya çıkana kadar bekleyebilir miyiz" diye sordum. İlk denemelerimi çiftlik arazisinde yapıp, Rona 'ya eğlenmesi için başka fırsat vermek istemiyordum. Hoş kız etrafta değildi, fakat  hiç bir zaman iyi olmayan şansım yüzünden, ilk düşüşümde kızın bir şekilde yanımda biteceğine dair hislerim vardı. Kafasını sallayan ustam, Süslü 'nün dizginlerini yakalayarak iki atı da çiftlik kapısından patikaya doğru çıkarıyordu. Çiftçi ile vedalaştıktan sonra ben de ustamın peşinden gittim. Yürüyerek çiftlikten bir kaç dakika uzaklaştıktan sonra ustam daha fazla tölerans gösteremedi. "Hadi, Marver. Bin şu hayvana. Zaman bizim için kıymetli" dedi. Yuları ustamın elinde olan kır atın yanına gittim. Boyumdan daha uzun karnında, kahverengi göze hoş gelen kırçılları vardı. Süslü, kır atın görünüşüne yaraşır bir isimdi. Elimi atın sağrısına koyup okşadığımda, uzun yüzünü çevirip bana baktı. O bile artık binmem için sabırsızlanıyor gibiydi. Ayağımı kaldırarak üzengiye yerleştirmeye çalıştım, fakat demir halka o kadar yukarıdaydı ki, ayağımı içine sokunca, ayrılmış bacaklarım ile kendimi yukarı itmem mümkün olmadı. Ayağımı tekrar geri çekerken Süslü beceriksizliğime sinirlenmiş gibi kişnedi. "O kadar yavaş binemezsin. Seni o atın üstüne atmamı bekliyorsan hayal kırıklığına uğrayacaksın. Bir adım geriden hız al, ve tek bir seri hareket ile ayağını basıp kendini yukarı çek" diye taktik verdi ustam. Esasında düşününce bu iş, bir ranzaya hızlıca tırmanmaktan farklı değildi. Fakat bir şekilde korkum çevikliğime kilit vuruyordu. Derin bir soluk alıp, elimden geleni yapmaya karar verdim. Yerde duran ayağım ile kendimi yukarı iterken, havaya kaldırdığım ayağımı hızlıca üzenginin çemberine denk getirip kendimi yukarı fırlattım. Ellerim can havli ile eyerin başını kavradı. Çok yukarı sıçrayamadığımdan dolayı, ellerim ile kendimi eyere kadar çekmem gerekmişti. Süslü sakin bir hayvan olmasa, bu yaptığım sarsaklığı beni üstünden atarak ödetirdi. Güç bela da olsa, yerdeki ayağımı kaldırıp atın sırtından aşırabilmiştim. Bir an sonra çevreme bakındığımda, zeminden alışık olmadığım bir yükseklikte, sağa sola huzursuzca oynayan bir atın üzerinde duruyordum. Ustam atın yularını elime attı.  "Şimdi ayaklarınla yavaşça hayvanın sağrısını iki yandan dürtükle" dedi ustam. Kalbim hızla atıyordu. Her an kendimi yerde bulacağım gibi geliyordu ama yine de söyleneni yaptım. Hayvanın karnına dokunmam ile birlikte, hızla yerinden fırladı. Bedenim hayvanın harekeleriyle birlikte, eyer üzerinde kontrolsüzce zıplıyordu. Bir an sonra ustamı yanımda gördüm. "Koşumları biraz kendine doğru çek evlat. Evet aynen böyle" dedi. Gergin koşumları hisseden hayvan yavaşlamıştı.  "Onu huysuzlandırıyorsun. Kendini gevşet. Yürüyüşündeki ritmi hissedip, kendi hareketini ona uydur. O sana ayak uyduramaz. Sen bunu onun için yapmalısın. Sakin ol.. Daha sakin... En zor kısmı geçti bile" diyerek hızlandırılmış dersime devam ediyordu. "Kafasıyla yularını çekiştirip duruyor" dedim ustama. "Senin rahat olmadığını hissediyor. Atlar yalnızca ne yaptığını bilen biniciler ile yolculuk etmeyi sever. Gevşet yuları iyice. Bak bu gittiğimiz hıza 'adeta' denir. Bırak bir süre at sakin sakin yürüsün, sen de onunla birlikte hareket etmeyi öğren. Kendine güvenin gelince biraz da tırıs gideriz. Son olarak da dörtnala biraz yarışırız" dedi ustam gülümseyerek. "Yarışı başka bir güne bırakmayı dert etmezdim, Bay Fernar. Örneğin Süslü 'nün benim için hain planlar kurmadığına emin olduğum bir güne" dedim. "O uslu bir at. Bolgo 'ya böyle biniyor olsaydın, bir kaç parmağını koparmış olurdu" dedi ustam. "Bolgo ne demek biliyor musunuz" diye sordum. "Evet, zeytin demek. Çiftçinin eski dilde bildiği tek siyah şey bu olmalı" diyerek gülümsedi ve teselli eder gibi atın boynunu okşadı. Bir saat boyunca adeta hızında ağır ağır kasabayı arkamızda bıraktık. Bacaklarımın üst kısımlarında hafif bir ağrı baş göstermişti. Üstelik kuyruk sokumum eyer ile ritmik çarpışmalara maruz kaldığından sızlıyordu. "Bir at arabasını tercih ederim. Eyer üzerinde olmak tahmin ettiğimden daha acılı dedim" dedim yanımda kendi atını süren ustama. "Ah, evlat. At binmeyi öğrenmek tıpkı bir kadının gönlünü çalmak gibidir. Süreç sancılı olabilir ama sonuca mutlaka değer" dedi. "Yeni çizmeler  için de buna benzer bir şey söylememiş miydiniz Bay Fernar" diye sordum. "Eh... Hayatta acı veren şeylerin çoğu ile ilgili buna benzer bir şeyler söyleyebilirim" dedi gülümseyerek. Henüz kızlarla yaşadığım herhangi bir tecrübe, ustamı yalanlayacak cinsten değildi. Çiftçi kızı ile olanlar ustamı haklı çıkarmaktan başka bir şeye yaramamıştı. "Siz hiç aşık oldunuz mu" diye sordum. "Elbette. Beceriksiz bir adam kadar çok" diye cevapladı ustam. "Nasıl yani" diye sordum. "Becerikli birisi, bir defa aşkı buldu mu onu elinden kaçırmaz, evlat. Bizim gibi soyutlanmış bir hayatı seçenler, bir defa daha aşkı bulup sonra onu kaybetmenin acısını yaşamak için umutla bekler" dedi sakince. "Romantik birisi olduğunuzu bilmiyordum, Bay Fernar" dedim gülümseyerek. "Yalnızlık insanı çılgın da yapar şair de. Hadi biraz da çılgınlık yapma zamanı! Hızlanalım! Yakala beni!" diyerek atı ile ileri fırladı. Ben de gönülsüz bir coşkuyla atımın sağrısını dürterek onu hızlandırdım. Süslü, Bolgo 'ya doğru hızla koşmaya başladı. Hayvan ondan ne istediğimi çoktan anlamıştı, fakat artan hız ile birlikte, sahip olduğumuz ritmik uyum da kaybolmuştu. Süslü 'nün hareketleri, beni eyer üzerinde zıplatıp dengemi kaybetmeme sebep oluyordu. Kendimi kontrol edemezsem, yere düşmem işten bile değildi. Sakin kalıp bacaklarımın arasındaki güçlü hayvanın ritmini hissetmeye çalıştım. Bedeni tıpkı göle atılmış bir çakıl taşının çıkardığı dalgalar gibi hareket ediyordu. Koşuşu tepe noktasına tırmanırken, eyer üzerindeki zıplayışımı neredeyse kendim başlatıyor, eyere düşüşümü yavaşlatmak için ise dizlerimi biraz kırarak ivmeyi emiyordum. Benim için bütün bunları takip etmesi çok büyük bir dikkat gerektiriyordu. Üstelik yorucuydu da, fakat sonunda dengemi tekrar bulabilmiştim. Üstünde rahat ettiğimi hisseden Süslü daha da hızlanıyordu. Hemen önümde toprağı döven nal seslerini duyabiliyordum, ustamın yakınımda olduğu aşikardı. Fakat dikkatimi dağıtmamak için başımı kaldırıp ona bakamıyordum. Bakışlarım hayvanın sırtına odaklanmıştı.  "Hov!" diye bağırışını duydum ustamın. Kendini atını yavaşlatıyordu. Onu geçmemek için ben de Süslü 'nün dizginlerini biraz çekiştirdim. Hayvan yavaşlayınca tırıs gitmeye başladık. "Gözlerini ileride tutmalısın, evlat" dedi ustam yanımda sürdüğü atın üzerinden. "Ben kendimi atın hareketlerine uydurmaya çalışıyordum. Hiç kolay değildi" dedim. "Merak etme, zaman içerisinde senin yardımın olmadan bedenin bunu kendi başına yapmayı öğrenecek. Fakat şu anda ne kadar zor olursa olsun, gözlerini ileride tutmaya dikkat etmelisin" dedi. "Denerim" dedim. "Doğu ile ilgili söylediklerimi hatırlıyorsundur. Yol boyunca çevremiz giderek kötüleşecek. Hızlı bir at, bizi bir grup yayan eşkıyanın pususundan çekip çıkarabilir. Atın üzerinde rahat hareket etmeyi hızla öğrenmelisin. İleride bir gün, binicilik yaparken yayını bile kullanmayı, isabetli atışlar yapmayı öğreneceksin. Fakat önümüzdeki bir ay için, şimdilik senden tek beklediğim hızla at sürebilmen" diyerek derslerin gerekliliğini açıkladı. "İki ayağımın üzerindeyken bile yay konusunda başarılı olduğumu söylemem" dedim. "Ayrıca anlattığın hikayede, attığın bıçağın ayıya ters isabet ettiğini söylediğini de unutmadım. Yol boyunca aralıksız çalışmaya devam edeceğiz. Hem yayını hem de bıçaklarını düzgünce atmayı öğreneceksin. Üstelik kılıç dövüşlerinde de senden çok şey bekliyorum. Her zaman doğaüstü güçlerin gelip seni ölümün kıyısından almasını bekleyemezsin. O yüzden Süslü 'nün tüm enerjini bitirmediğinden emin ol. Buna antremanlar için ihtiyacın olacak" diyerek gülümsedi ustam. O kötücül gülümsemesi ağrıyan kaslar, morarmış omuzlar vaat ediyordu. Bana eğitimimde hiç acımayacağını farkındaydım. Üstelik yolumuz tehlikeler, eşkıyalar ve bilinmezlik ile doluydu. Yine de her ne olursa olsun, tekrar ustam ile yola çıktığım için mutluydum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE