Yüzleşme

2008 Kelimeler
Garnizondan ayrılıp hızla birlik binasına döndük. Bay Mila, Remve ve Dolan bizi giriş salonunda karşıladılar. Bir şeylerin ters gittiğini anlamışlardı. "Neden bu kadar erken döndünüz, Tom? Bir kaç gün iz süreceksiniz sanıyordum." diye sordu Bay Mila. "Bir cephanelik keşfettik. 40 kişilik... Eşkıyalar bir sürpriz saldırı planlıyor. Dönüp garnizona haber vermemiz gerekti" dedi ustam. "Saldırı mı? Kasabaya mı?" diye sordu Bay Remve. "Kasabaya ya da garnizonun kendisine. O kadar adamla, kasaba girişinde bir tüccar soymayacakları kesin" dedi ustam. "Şimdi ne yapacaksınız?" diye sordu Bay Mila. "Saldırıya geçilmesi ihtimaline karşı kasabada kalacağız ve hazırlanacağız" dedi ustam ciddiyetle. Bütün grup sessizleşip elimizdeki bulguları ve yapabileceklerimizi düşündü. Eşkıyalar ile yeniden karşılaşma düşüncesi endişe vericiydi, fakat bundan sonraki hayatımın böyle endişe verici olaylar ile geçeceğinden şüphem yoktu. Oturup bunlar için yok yere kaygılanamazdım. Ustamın söylediklerine bakılacak olursa, tüm Dirastya halkı eşkıyalardan payını almak üzereydi. Yerdümen 'de kalıp, güvendiğim insanlar ile o adi hırsızlara karşı mücadele etme fikri içime siniyordu. "Tom... Eğer burada yaşananlar, doğudaki olayların bir uzantısıysa, tüm hayatını Yerdümen 'de savunma yaparak geçirebilirsin. Eşkıya tehdidi tırmanmaya devam edecek. Burada bir kraliyet devriyesi gibi kalamazsın. Sizin çok geç olmadan Murnasil 'de gidip, söylediğin gibi bu işi çözebilecek güçlü insanlar bulmanız gerek." dedi Bay Mila sonunda. "Kasabayı bir saldırı öncesinde yalnız mı bırakalım?" diye sordu şaşkınlıka ustam. Bunu ben de istemiyordum. Bu kasabanın halkını tanımaya başlamıştım. Huysuz fırıncısı, şifacıyı, çiftçisi ve kalpsiz kızları ile hoş, kendi halinde insanlardı. Onları eşkıyaların kanlı ellerine bırakamazdık.  "Garnizona zamanında haber verip, bir sürpriz saldırı riskini çoktan ortadan kaldırdınız. Artık bu saatten sonra bir korucu ve onun çırağı, olacakları zaten değiştiremez Tom" dedi Bay Mila sanki düşüncelerimi okumuş gibi.   Yaşlı korucunun söylediği şey tümüyle doğru değildi. Böyle hayati bir durumlarda, çok şeyi değiştirebileceğim artık sadece kendime sakladığım bir sır değildi. Başımı kaldırdığımda gözlerim Bay Remve 'nin bana çevirdiği düşünce dolu puslu gözleri ile karşılaştı. Eğer ustam gidip gitmemek gibi, bir çok insanın hayatını ilgilendiren bir karar verecekse, bunu tüm bilgileri değerlendirerek yapmak zorundaydı. "Bay Fernar... Sizinle biraz konuşmam gerekiyor" dedim sessizce. Söyleyeceğim şeylerin vahametini, odadaki insanların yalnızca yarısı tahmin edebiliyordu. "Şimdi değil, Marver" dedikten sonra başını kendi yaşlısına çevirip konuşmaya devam etmek istedi. "Eğer kasaba-" "Korkarım söyleyeceklerim bekleyemez, usta" dedim lafını bölerek hüzünlü bir şekilde. "Pekala, konu nedir" dedi ustam bir an ısrarımdan kaynaklanan şaşkınlığı atıp üzerinden atıp. Başımı Bay Remve 'ye çevirip "Yalnız konuşabilirsek sevinirim" dedim. Zaten konuyu tahmin eden iri korucu,  hiç ikiletmeden çırağını alıp mutfak yoluna doğru hareketlenmişti bile. Adam dönüp arkasına baktığında, ihtiyar kolcunun tereddüt ettiğini gördü. "Buyrun, Bay Mila. Eğer bir çatışma olacaksa, bunu iyi bir biradan sonra yapmak isterim" diyerek adamı mutfağa kendisiyle beraber gitmesi için davet etti. Yaşlı adamın fazladan bir iknaya daha ihtiyacı kalmamış gibi bizi ustamla baş başa bıraktı. Konuya nasıl gireceğimi bilmiyordum. Ayakta duran ustama baktım. "Seni dinliyorum, evlat. Yapılması gereken çok şey var. Bir an önce konuya girsen iyi olur" dedi ustam. "Ben... Bunu anlıyorum, Bay Fernar. Hayati bir konu olmasa ısrar etmezdim. Lütfen oturur musunuz" diye sordum.  Ustam başını sallayıp, kabul masasının önündeki sandalyelerden birine oturdu. Ben ayaklarımın üzerinde daha rahattım. Sözlerimi dikkatle seçerken, çizmemin ucuyla ahşap döşemeden çıkmış hayali bir çiviyi, usulca yerine çakıyordum. "Durman gölünü hatırlıyor musunuz?" diye girdim. "Elbette-" "Orada olanlar, sizin tahmin ettiğinizden biraz daha farklı gelişti" diyerek lafını kestim.  Elbetteki gölü hatırlıyordu. İkimizde ölümden dönmüştük ve o ayının hatıralarını mezara götürecektik. "Nasıl yani?" diye sordu. "Siz bana kaçmamı söylediğinizde tam olarak bunu yapacaktım. Sonra başınıza darbe alıp bayıldınız. Ben... Sizi bırakıp gidemedim. O ayı bilinçsizce yatan bedeninize doğru geliyordu" dedikten sonra durakladım. Kendimi tam bir deli olarak göstermeden bütün bunları nasıl anlatacağım konusunda hiç bir fikrim yoktu. Bu konuşmadan sonra, bütün hayatım boyunca hissettiğim bir boşluğu dolduran ustamın bana nasıl bakacağını bilmiyordum. Fakat korkaklık edemezdim. Tehlikede olan çok şey vardı. "Devam et, Marver. Sonra ne oldu" diye sordu. "Sonra bir şekilde ayının dikkatini üzerime çekerek sizden uzaklaştırdım. Ben... Ona fırlatma bıçağını attım. Sapı denk geldi. Elimde kullanabileceğim bir şey kalmamıştı. Kaçamazdım da... Sonra bir şey oldu" derken yutkundum. "Ne oldu?" diye sordu ustam cesaret verir gibi bir sakinlikle. "Göğsümde beni delen bir acı hissettim... Soluğumu kesip beni dizlerimin üzerine düşürdü" derken elim istemsizce yara izimin üstüne gitti. "Sonra sanki kötü bir ruh tarafından ele geçirilmiş gibi oldum. Kulağa çılgınca geldiğini biliyorum, Bay Fernar. Fakat o dağı patlatan volkan değildi. Ellerimden ateşler çıkmaya başladı. Ayıyı küle çevirip öldürdüm, ama kendimi durduramadım. Elimden çıkan ateşler dağı dövmeyi başladı" dedim soluk soluğa. Ustam sanki anlattıklarımı duymamış gibi istifini hiç bozmadan oturuyor, devam etmem için bekliyordu. Bu kadar sakin karşılaması beni endişelendirdi. Ne düşündüğünü okuyamıyordum ve devam etmekten başka çarem yoktu. "En kötü yanı, dağı yakmam falan değildi. Ben, bir şekilde kendimde değildim. Baygın yatarken yanınıza geldim. Benim için hiç bir şey ifade etmiyordunuz. Sanki bir yabancı gibiydiniz. Ben... Sizi de öldürüp öldürmemeyi-" derken ağlamaklı bir his boğazımı sıkıp, konuşmamı engelledi. Ustam ancak o zaman yerinden kalkıp bir elini omzuma koydu. "Hey... Tamam... Beni dinle, Marver. Olayları böyle hatırlıyor olman son derece normal. Sen o dönemde ciddi bir hastalık geçirdin. Ateşi yükselmiş insanların, kabusvari, farklı şeyler görmesi son derece normal" dedi. İstemsizce bir adım geri atıp, elinin altından kaçtım. Bu teselliyi hak etmiyordum. Söylediklerime inanmamıştı. Onu suçlamıyordum. Gerçekten de ateşli olmam, bütün güvenilirliğimi elimden alıyordu. "Bay Remve... Eğer söylediklerime inanmıyorsanız, ona sorabilirsiniz" dedim. "O dağda olanları nereden bilebilir" diye sordu sordum. "Dağda olanları bilemez ama bu olay ikinci defa yaşandığında o da oradaydı" dedim gözlerine bakarak. "Bana Remve 'nin gözleri önünde ellerinden ateş saçtığını mı söylüyorsun, evlat" dedi şaşırarak. "Hayır. İkinci seferde alevler yoktu. O eşkıyaları... Onları ben öldürdüm. Hem de neredeyse hepsini. Incecik kuru odunlarmış gibi boyunlarını kırdım. Onları metrelerce öteye fırlattım. Ben... " derken konuşmamı nasıl sürdüreceğimi bilmiyordum. Artık ustama bakamıyordum. Onun yüzünde ne göreceğimi bilmiyordum ama korkulu hatta belki de tiksinti dolu bir ifade görürüm diye ödüm patlıyordu. "Remve!" diye bağırarak iri kolcuya seslendi ustam. Bir kaç saniye sonra mutfak kapısı açılarak adam içeri girdi. Ustama hala bakmamıştım. İri kolcu içeri girdiğinde, bir anda göz göze gelip bakışlarımı tekrar önüme düşürdüm. Bakışlarımda hala yaşadığım korku ve utancın izleri olmalıydı. Zira iri kolcunın yüzünde oluşan anlayışlı ifade, konuşmanın benim için ne kadar zor geçtiğini görüyor olmasından kaynaklanıyordu. "Çırağım bana, eşkıyalar ile karşılaşmanız hakkında ilginç bir hikaye anlatıyor" dedi ustam. "On-ikiler aşkına, bu yaşaması çok daha ilginç bir olaydı, Tom" dedi adam. "Neden sen de kendi hikayeni benimle paylaşmıyorsun" dedi ustam iri kolcuya. "Anlatılacak çok bir şey yok, Tom. Etrafımız sarılmıştı, çocuklara garnizona haber vermeleri için kaçmalarını söyledim. Buna rağmen bir süre sonra ben ümitsizce canımı kurtarmaya çalışırken, o geldi" dedi bana bakarak. Adamın gözlerinde hala aynı huşu vardı. "Hareketlerini zorla seçebildim. Rüzgar kadar hızla hareket ediyordu. Elindeki palayı doğru düzgün tutamayan o çocuk gitmişti. Yerine tanrıların kutsadığı savaşçı bir varlık almıştı. Eşkıyalardan birinin kafasını uçurdu. Birini yere fırlatıp o küçük ayağı ile basarak kafasını patlattı. Gözleri Tom... Onları görmeliydin" dedi. "Gözleri mi" diye sordu ustam. "Evet. On-ikinin kutsal ateşleri ile yanıyordu. Akan lavlar gibiydi" dedi. "Kurtlar.." diye fısıldadı ustam. Göle gitmeden, tuzağa düşmüş olan kurtla karşılaşmamızı hatırlamış olmalıydı ustam. O zaman da gözlerimdeki ateş rengi ile ilgili bir şey duymuştum. Nihayet başımı kaldırıp ustama bakabildim. O da bana bakıyordu. Kafası karışmış, düşünceler içerisinde görünüyordu. "Tamam Remve. Teşekkür ederim. Bizim Marver ile hala konuşmamız gereken şeyler var" dedi resmiyetten uzak bir şekilde. "Tabi... Ama Tom, söylediklerime inanmalısın, Marver tanrıların bir armağını. O olmasa, Dolan da ben de çoktan ölmüştük" dedi adam gitmeden hemen önce. İri adam mutfak kapısını kapatıp bizi tekrar yalnız bırakana kadar ustam sessizliğini korudu. "Dolan da bütün bunları gördü mü" diye sordu ciddiyetle. Başımla onayladım.  "Bütün bunlar, bir anda sindirmek için çok fazla Marver. Ne düşüneceğimi bilmiyorum. Sana ya da diğerlerine inanmadığımdan değil" dedi. "Anlıyorum, Bay Fernar. Ben  bunları size uzun zaman önce anlatmayı isterdim. Benim için de hepsi şey kafa karıştırıcı. Üstelik beni yanınızda istemezsiniz diye çok korktum. Hala daha-" dedim. "Niye seni yanımda istemeyeyim" diye sordu. "Yani sizi öldürüp öldürmemeyi düşündüğüm için. Bana olan şeylerin on-ikiler ile bir ilgisi olduğunu hiç sanmıyorum. Kötücül bir şey bu" dedim. "Beni öldürmedin. İstesen o eşkıyalara yaptığın gibi kafamı ezip geçebilirdin ama yapmadın. Ben Remve gibi inançlı birisi değilim, o yüzden on-ikiler konusunda sana katılıyorum. Fakat görünen o ki, bu kontrolün dışında gelişen olayların içerisinde suçlu hissetmeni gerektirecek bir yan da yok. Birinde benim hayatımı, diğerinde Remve ve çıkarığının hayatını kurtarmışsın. Seni yanımdan göndermek yerine teşekkür etmeliyim" dedi adam zayıf bir tebessüm ile. Ustamın her şeyi dinledikten sonra bana gülümseyebildiğine inanamıyordum. Tom Fernar, umutsuz zamanların gülümseyen yüzü... Bunun için ona minnettardım.   "Böyle düşünmenizin beni ne kadar rahatlattığını bilemezsiniz Bay Fernar. Aylardır içim içimi yiyordu. Bunları şimdi konuşmak istedim ki, kasabadan ayrılıp ayrılmamayı değerlendirirken benim durumumu da göz önünde bulundurursunuz" dedim. "Kesinlikle. Bunu görmezden gelemeyiz" dedi ustam. "O halde kalıyoruz" dedim. "Hayır, kesinlikle gidiyoruz" dedi tecrübeli kolcu. "Ama ben onları-" diyebildim. Şaşırmıştım. "Bir daha onlarla karşı karşıya geldiğinde, şu gizemli güçlerin ortaya çıkacağına emin misin? Üzerinde hiç bir kontrolün yok gibi" dedi ustam. "Bilmiyorum. İki seferde de, hayatım tehlikedeyken kendiliğinden ortaya çıktı" diye itiraf ettim. "Üstelik, ilk seferi az daha hayatına mal oluyordu. Hastalığın seni öldürmesine çeyrek vardı. Zaten üstesinden gelinebilecek bir çatışma için bu riske giremeyiz. Sabahın ilk ışıklarıyla derhal erzak ve binek ayarlayıp, kasabadan ayrılıyoruz." dedi. Tam ayrılacağımızı sindirmeye çalışırken, ustamın söylediği küçük bir ayrıntı dikkatimi çekti. "Binek mi" diye sordum. "Atlar, Marver. Atlar..." dedi ustam. "Ben bunu yapabileceğimi sanmıyorum. O devasa yaratıklardan birine hiç binmedim" dedim anlık bir korkuyla. "Daha bir an önce, bana canavar ayıyı ellerinden ateşler fırlatarak öldürdüğünü anlatıp, bir an sonra ise sıradan bir ata binmekten korkutuğunu söyleyemezsin. Yarın binicilik hakkında hızlı eğitimin hemen başlayacak. Yaya olarak Murnasil 'e varmamız aylar sürer" diye kestirip attı ustam. "Bay Fernar, sizce bana neler oluyor?" diye sordum içtenlik ile. "Bilmiyorum, Marver. Bütün bu anlattıkların hakkında düşünmeliyim. Tek bilmen gereken, hiç bir şey ile yalnız yüzleşmek zorunda olmadığın. Ben senin ustanım. Hayatın zorlukları ile yüzleşirken yanında olmak benim görevim" dedi kararlılıkla. "Sizi bu duruma soktuğum için inanın çok üzgünüm" dedim. "Bu kadar kendine acıma yeter. Daha bizi soktuğun durumun ne olduğunu bile bilmiyoruz. Bir korucu, tıpkı bir orman hayvanı gibi anı yaşar. Sana geçmiş ve gelecek hakkında söylediklerimi unutma. Elimizde yalnızca şu anımız var. Şimdi odana çık ve şansın varken gerçek bir yatak üzerinde dinlen. Bir ay boyunca bu lüksten mahrum kalacaksın" dedi. Bay Fernar 'ın söylediği gibi odama çıkıp, kendimi yatağın üzerine attım. Sırtımdaki saman yığınının tanıdık hissi, gözlerimin dokunduğu süssüz odanın şekli, bana ister istemez korucu birliğinde yaşamaya alıştığımı söylüyordu. Orayı bir tehlike içerisinde bırakıp gitmek doğru gelmiyordu. Fakat ustamın dediği doğruydu. Güçlerim hakkında hiç bir şey bilmiyordum ve onu kontrol edemediğim de kesindi. Bir sonraki çatışmada ortaya çıkıp çıkmayacakları garanti değildi. Üstelik ortaya çıksa bile, belki de kendimi gücün deliliğine kaptırıp tüm kasabayı küle çevirecektim. Kendimle ne yapacağımı bilmiyordum. Bildiğim tek şey, tüm olanları Bay Fernar ile konuşmanın iyi hissetirdiğiydi. Ona biraz zaman tanıyıp, bana yol göstermesini umacaktım. Belki dünyada, benim gibi sorunları olan başkaları da vardı. Bana ne olduğunu bilip, nasıl kendimi kaybetmeyeceğimi öğretecek insanlar... Hala ülkenin bir kaç küçük noktası hariç hiç bir yerini görmemiştim. Önümde uzun bir yol vardı ve bu da tanıyacak yeni insanlar ve keşfedilecek yeni bilgiler demekti. Yolumun, sorularıma yanıtlar bulabileceğim bir yerlere çıkma ihtimalinde, kasabayı terk etme gönülsüzlüğümle çelişen bir yan vardı. Yerdümen 'i kaderine terk etmek istemiyordum, fakat kendi kaderimi de keşfetmek zorundaydım. Eğer bir şekilde kendimi deliliğe kaptırmadan gücümü kullanmayı öğrenebilirsem, o zaman buradaki insanlara yardım etmek için dönebilirdim. Bütün bu olanlarda, ister tanrıların ister kötü ruhların parmağı olsun, yapmam gereken şeyi değiştirmiyordu.  "Benim adım, Marver" dedim sessizce.  Bunu asla tekrar unutmamalıydım. Adımın tanıdık tonlaması, içerisinde bana değer veren insanların anılarını, iyinin ve kötünün ayrımını, insanlığın temel unsurlarını barındırıyordu. Adımı unuttuğum anda, geriye kalan tek şey kalpsiz bir canavardı. Bir anda adıma yüklediğim bunca anlam, bana kabusumu hatırlattı. Adımı soran o korkunç sesi.... Yatağımda huzursuzca kıpırdandım. Uykuya karşı açlığımı bir an için kaybetmiştim. Kendimi güzel şeyler düşünmeye zorladım. Yetimhanedeki tanıdık yüzlerin hayaletleri aklımı sardı. Belki bir gün yolum Düşen Yıldız Hanı 'na tekrar çıkar ve Bixy 'i görürdüm. Aklıma ilk gelen düşüncenin kızlar olduğu gerçeği ile kendimi de şaşırtmıştım. Sanırım hem doğal, hem de doğaüstü açılardan yadsınamaz değişikliklere maruz kalıyordum. Bu değişimlerin nereye varacağını bekleyip görmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE