Kavganın yaşandığı alanda biraz soluklandıktan sonra, eşyalarımızı toplayıp kasabaya, kraliyet askeri garnizon binasına doğru yola çıktık. Bay Remve, yaralı olmasına rağmen benden daha hızlı ilerleyebiliyordu. Kendimi güçsüz hissediyordum, fakat bu sefer yataklara düşmeyecektim. Hala enerjim vardı. Grup sözleşmiş gibi hiç konuşmadan ilerliyordu. Belki bir sinir krizi geçirip, kafamın karıştığını söylemeliydim. Fakat bu fiziksel kuvvetimi açıklamazdı. Sessizlikten faydalanıp, olanları düşünmeye çalıştım. İki defa, hayatım tehlikeye girdiği zaman, kendi içimdeki bir kaynaktan güç çekmiştim. Hatta ilk seferinde, bu kaynağı ismiyle düşünebilmiştim. Ona kor demiştim. Bu bilgiyi nasıl edindiğimi bilmiyordum. Bu kor dediğim güç kuyusunu şu anda hissedemiyordum. Kontrolüm dışında ortaya çıkıyordu. Üstelik ondan ne kadar güç çekersem, o kadar yoğun bir delilik hali yaşıyor ve sonrasında zayıflıyordum. İlk ona ulaştığımda, dağları patlatacak kadar güç kullanmıştım. Hala daha istemsizce güç çekiyordum ki, kendimi zorla durdurmuştum. Bunun sonucu kendi ustamı, hayatta güvendiğim yegane yol göstericimi öldürmeyi düşünmüştüm. Sonrasında ise, ölümle burun buruna gelip aylarca hasta kalmıştım. Oysa şu anda, hafif bir halsizlik yaşıyordum. Yine de bir orduyu durdurabilecek kadar güçlenmiştim. Lanet bir kılıcı çıplak ellerimle durdurmuştum. Yürürken istemsizce sol elimin avucuna açıp baktım. Çizilmemişti bile. Göz ucum, Bay Remve 'nin baş hareketini yakaladı. O da açtığım avcuma bakıyordu. Elimi hemen kapatıp, serbestçe yanıma düşürdüm. Kılıcı yakaladığımı görmüş olabilirdi. Bunun için şu anda yapabileceğim bir şey yoktu. Her iki olayın ortak bir özelliği de, kor diye isimlendirdiğim şeyin, yara izimi acıtarak bana güç vermesiydi. O acı, ilk seferinde beni yere yıkmıştı, ve az daha kendimden geçiriyordu. Bütün bu olaylardan çıkardığım tek bir sonuç vardı. Kızıl Kardeş tapınağı sorularımı cevaplayamazdı. Bana kötücül ruhlar musallat olmuyordu. Kötücül şey, benim içimde yaşıyordu ve bir şekilde, beni hayatta tutuyordu. Neyle karşı karşıya olduğumu çözmek artık benim kabiliyetimin ötesindeydi. Başka bir teorim, izlemem gerektiğini düşündüğüm bir yolum yoktu. Yardım almalıydım. Benden daha tecrübeli birinden, bana yol göstermesini istemeliydim. Bay Remve ve Dolan zaten bir şeyler görmüşlerdi ama asıl korkutucu olan ilk seferden haberleri yoktu. Eğer biriyle konuşacaksam, bu güvenimi çoktan kazanmış olan Tom Fernar, yani kendi ustam olmalıydı. Onu her zamankinden daha fazla özlüyordum. Kasabanın girişinde geniş bir arazi üzerine kurulmuş garnizona yaklaşırken, ağır aksak yürüyüşümüz, kapıda nöbet tutan askerlerin dikkatini çekti.
"Hey! Siz, oradakiler. İyi misiniz?" diye sordu iki nöbetçiden birisi bağırarak.
"Saldırıya uğradık! Eşkıyalar" diye cevap verdi Bay Remve, yaklaşan nöbetçilere.
Nöbetçiler yanımızda bittiler. "Bu konuyu çavuş ile görüşmelisiniz hemen. Avluya kadar beni takip edin, kendisini uyandırıp sizinle konuşmasını sağlayacağım. On-ikiler adına, yaralanmışsınız" diye nida kopardı, iri kolcunun kan sızdıran kolunu gördüğünde.
Asıl kanı, bacağından aldığı yara ile kaybediyordu kolcu. Çok geçmeden birinin o yaralar ile ilgilenmesi gerekiyordu. İki nöbetçi kapıyı açıp, bizi garnizonun avlusuna götürdüler. İçeride okçuluk hedefleri, kılıç talim kütükleri, eğitim silahları vardı. Arazinin içerisinde yatakhane olduğunu düşündüğüm bir kaç taştan bina vardı. Bize beklememizi söyleyen nöbetçi, seri adımlarla birine doğru gidip, kapıdan geçtiğinde gözden kayboldu.
"Bay Remve, yaralarınıza bakılması gerekiyor. Şifacıyı alıp gelebilirim hemen" dedim.
"Şimdi değil, Marver. Birlik binasına dönünce. Önce, başka eşkıyaların varlığına karşın garnizonu uyarmalıyız. Soru sorulursa, gereksiz ayrıntılardan kaçının" dedi gizemli bir şekilde.
Gereksiz ayrıntıdan kastı, benim büyülü bir cinnet geçirmeme dair kısımlardı. Eh.. Bu konuyu paylaşmayı ben de istemiyordum. Bir süre sonra nöbetçi, dağınık seyrek saçları ile, kırklarında olan bir adamla geri geldi. Adam yapılı fakat yağsız bir vücuda sahipti. Üzerindeki kraliyet zırhı olmasa bile, onun asker olduğu anlaşılırdı. Yüzü sakalsız, duruşu dikti. Gözlerinin rengi, duvarda yanan meşalenin ışığında tam seçilmiyordu fakat yüzü oldukça ciddiydi.
"Bu duyduklarım doğru mu, korucu" diye sordu çavuş.
"Evet. Bir saat kadar uzakta, eğitim sırasında yedi kişilik bir grup ile karşılaştık" dedi korucu.
"Kasabaya bu kadar yakın, ha. Cürete bak! Peki yola çıktığınızda hala orada mıydılar?" diye sordu.
Adam uyku sersemliği ve karanlık yüzünden, korucunun kan ile lekelenmiş kolunu ve bacağını fark etmemişti.
"Varlığımız keşfedildi. Çatışmaya girmek zorunda kaldı. Hepsi öldüler. Cesetleri hala oradadır" diye açıkladı Bar Remve.
"Sen ve bu iki çocuk, 7 kişilik eşkıya çetesini mi öldürdünüz? Aç kalıp, kervan bekleyen çelimsizlerden oluşan sefil gruplardan biri olmalı. Tamam bölgeyi tarayıp, güvenliği sağlamak için asker göndereceğim. Siz birliğinize dönebilirsiniz" diyerek bizi başından savdı çavuş.
Geldiğimiz kapıdan birliği terk ederken, daha fazla bekleyemedim."Siz birliğe doğru geçin, ben kendimi daha iyi hissediyorum. Şifacıyı alıp birliğe getireceğim" dedim.
"Ben de gelebilirim" dedi Dolan.
"Gerek yok, sen ustan ile kal. Ben yarım saate kadar dönerim" dedim.
"Peki, dikkatli ol, Marven" dedi iri korucu topallayarak yürürken.
Şifacının kulübesine vardığımda soluk soluğaydım. Koşamamıştım fakat elimden geldiğince hızla yol almıştım. Hiç beklemeden bahçeden içeri girip, tahta kapısını tıklattım. Saat oldukça geç olmasına rağmen, kapı kısa bir süre sonra açıldı. Yaşlı şifacı, geç vakitlerde yardıma çağrılmaya alışık olmalıydı.
"Bayan Manaste, birlikte size ihtiyacımız var" diyebildim derin soluğumun arasından.
"İçeri girip soluktan, çocuk. Sonra bana ne olduğunu anlat" dedi kadın.
Elinde tuttuğu mum ile bana içeri doğru yol gösterdi. Kulübenin ilk girişi mutfaktı, ve bir oturma odası ile birleşikti. Bana mutfağın ortasında yer alan, küçük masanın önündeki sandalyelerden birini işaret edince, gösterdiği yere oturdum.
"Eşkıyalar ile çatıştık. Koruculardan birisi yaralandı. Kan kaybediyor" dedim.
"Sen yaralı mısın? Terlemişsin" derken hızlıca ateşimi kontrol etti. "Dikiş ve pansuman malzemesi alayım. Bilinci açık mı?" diye sordu.
"Evet, Bayan Manaste. Bir saatlik yol yürüdü, sonra garnizona gidip rapor bile verebildi. Fakat bacağındaki yaradan çok kan sızıyor olmalı. Bütün pantolonu lekelendi" dedim.
"Erkekler... Hareketsiz durup, yardım bekleyeceğine..." diye kendi kendine söylenirken hızlıca malzemelerini topladı. "Gidelim"
Hemen kulübeden ayrılıp, birlik binasına doğru yola çıktık. Yokuş aşağı olan yolda yürümek daha kolaydı, fakat bedenimi dik tutup, kontrollü adımlar atmakta zorlanıyordum. Bitkinliğim hat safhadaydı. Geceyi tamamladığımda, derin bir uyku çekip rahatlayacaktım. Yarın gün doğumunda fırıncıya yardım etmem gerekiyordu. Artık paraya ihtiyacım kalmamıştı ve tüm günü yatakta geçirmek istiyordum fakat çıraksız kalan zanaatkarı, bir de ben habersiz terk etmek istemiyordum. Yarın ne olursa olsun, gidip ona son bir defa daha yardım edip durumu anlatmam gerekiyordu.
"Korucudan sonra, seni de muayene edeceğim. Hastalığın tekrarlıyor gibi. Ateşin yok ama, kendini bile taşıyamıyorsun" dedi şifacı.
"Çatışmaya ben de katıldım Bayan Manaste. Hem fiziki hem da ruhsal olarak zorluydu. Tek ihtiyacım olan biraz dinlenmek. Sizi temin ederim, kendimi o hastalık zamanlarımdaki gibi hissetmiyorum" diye açıkladım.
"Beni temin edermiş. Muayene ettiğimde göreceğiz" diye kestirip attı.
Eh.. Kadına direnemeyeceğimi çoktan öğrenmiştim. Eğer beni kurcalamak istiyorsa kurcalayacaktı. Eğer bana acı şeyler içirmek ya da yatağa bağlamak istiyorsa, onları da yapacaktı. Bu konuda da yapabileceğim bir şey yoktu. Dağları patlatıp, orduları yok edebilecek bir ucube olarak, hakkında bir şey yapamadığım çok fazla şey vardı.
Birlik binasına vardığımızda, kapıyı çalmadan içeri daldık. Seslerimizi duyan Bay Mila, mutfak kapısından çıkarak bize seslendi.
"Burada, mutfaktayız Bayan Manaste" dedi şifacıya.
Hızını kesmeden, salonu aşıp mutfak kapısından içeri girdi şifacı. Bay Remve, büyük yemek masasındaki bir sandalyeye oturmuş, bir maşrapadan bira içiyordu. Adamı bir bakışta inceleyen kadın, boş bir sandalyeyi tutup korucunun önüne çekti.
"Yaralı bacağını bunun üzerine koy" dedi profesyonel bir tavırla.
Bir sandalye de kendisi için çekip, çantasını yere, ayaklarının dibine yerleştirdi. Tam yaralı ayağın önünde oturuyordu. Yere eğilip çantasından bir makas çıkardı. Korucunun bacağı, diz kapağının bir karış üzerinden yarılmıştı. Şifacı, pantolonu paçasından itibaren yaralı bölgeye kadar kesmeye başladı.
"Bu iyi bir pantolondu" dedi korucu.
"Peki bu iyi bir bacak mı" diye kinayeli bir şekilde sordu şifacı.
"Eh.. En sevdiklerimden birisi. Sanırım pantolondan daha önemli" dedi iri korucu.
Yırtılan pantolonun ortaya çıkardığı yara hatırı sayılır bir genişlikteydi. Üstelik yaranın içerisinde, beyaz kemik görünüyordu.
"Seni koca kıllı goril. Bir an önce beni çağırmalıydınız. Bilincinin açık olması bile mucize ama birazdan keşke kapalı olsaydı diyeceksin" diye uyardı şifacı.
Eğilip çantasından deri bir matara çıkardı ve tıpasını açtı. Odaya keskin bir alkol kokusu doldu.
"Bardağını uzat" dedi iri korucuya. Adamın uzattığı bardağa, güçlü alkollü sıvıdan biraz döktü. "Tek seferde hepsini iç" dedi şifacı.
İri korucuya ikinci defa söylemesine gerek kalmadı. Koca maşrapayı kafasına dikip, ağzın kenarlarından taşıra taşıra, gürültülü koca yudumlarla bitirdi.
"Ağzınızın tadını biliyormuşsunuz şifa-" diye girdiği konuşması bir bağırış ile son buldu.
Şifacı, mataradaki sıvıyı yaranın üzerine döküyordu. Gözlerimi sahneden kaçırdım, zira çok acı verici görünüyordu. Bacaklarım beni daha fazla tartmadığı için, mutfağın zeminine oturup, ayaklarımı karnıma çektim ve bağırış kesilince tekrar izlemeye döndüm. Korucunun iyi olduğundan emin olmak istiyordum. Bayan Manaste, çantasından ince bir iğne çıkarıp masanın üzerine yerleştirdi. Bir çubuğa dolanmış, bağırsakdan yapılma esnek dikiş ipinden biraz çözerek makasla kesti. İğneyi, masanın üzerinde yanan mumun üzerinde gezdirdikten sonra ipliği, iğnenin deliğinden kolayca geçirdi. O yaştaki biri için, bu taktir edilesi bir başarıydı. Hiç vakit kaybetmeden, yaranın ayrılan uçlarını sol eliyle sıkıp bir araya getirirken, sağ elinde tuttuğu iğne ile dikiş atmaya başladı. Korucu acı ile terlemişti fakat bağırmıyordu. İri adam cüssesinin hakkını veriyordu doğrusu. Fakat zaman geçtikçe yüzündeki renk de çekiliyordu. Şifacı haklıydı. Doğrudan ondan yardım istemeliydik. Garnizona uğramak cesurca olmasına rağmen aptalcaydı. Belki de, korucuyu çayırda bırakıp şifacıyı araba ile ona götürmeliydim. Yaptığımız hatanın bize pahalıya patlamamasını umdum.
"Göğsünde de bir yarası var, hanımefendi" dedi Dolan, dikiş atmayı yeni bitirmiş olan şifacıya.
"Ustanın gömleğini çıkar, çocuk" diye cevap verdi.
Dolan ustasının hemen yanında, yardıma çağrılmak üzere zaten ayakta dimdik bekliyordu. Komutu aldığı gibi ustasının önüne geçip, dikkatlice kemik düğmeleri açmaya başladı. Ceket kuruyan kanla yapışmış olduğu yaradan ayrılırken, korucu homurdandı. Dolan hiç duraklamadan ceketi sonuna kadar ayırdı ve ustası öne doğrulup kollarını geriye doğru açınca, onu tamamen çıkardı. Korucunun göğsündeki yara nispeten daha iyiydi. Kan durmuş, derinliği ise fazla yok gibi duruyordu. Şifacı onun üzerine de alkol döküp, hızlıca sardı. Korucu ile işi biten kadın ayaklanıp, yorgunlukla çöktüğüm yerin önüne gelmişti. Elini uzatıp tekrar ateşime baktı. Sonra tekrar çantasına dönüp bir kese aldı.
"Şanslısın ateşin tekrar çıkmamış. Gece uyumadan önce bunu balla kaynatıp iç. Yarın sabah ikinizi de kontrole geleceğim ve sen korucu, eğer iki ayaklı halini seviyorsan, bir kaç hafta birlik binasını terk etmeyeceksin" diye bildirdi tartışma kabul etmez sesiyle.
"Elbette, hanımefendi" dedi iri korucu.
Belli ki şifacıya bulaşılmaması gerektiğini kavrayan yalnızca ben değildim.
"Bayan Manaste, izin verirseniz size kulübenize kadar eşlik edebilir miyim? Bütün gün buradaydım ve biraz hava almak bana iyi gelir" dedi Bay Mila.
Ustam Tom Fernar 'ın ustası, aramızdaki en deneyimli korucu, kasabaya bir saat uzaklıkta eşkıyalar görülmüşken şifacı kadını tek başına yollamak istememişti ve bunu centilmence söylemeyi başarmıştı. Yeni bir kız sorunum olduğumda, gideceğim kişi Bay Mila olacaktı. Adam zorlu kadınlarla bile konuşabilmeyi becerebiliyordu. İkili mutfağı terk edip, yolculuklarına çıkarken mutfakta üçümüz kalmıştık.
"Dolan, bizi Marver ile biraz yalnız bırakır mısın" dedi korucu, genç çırağına.
Benimle konuşmak istediği konuyu biliyordum. Az önce yaşadıklarından sonra, bunu sabaha bırakacağını umuyordum. Benim de söyleyeceklerim hakkında düşünecek zamanım olurdu. Anlaşılan sabır korucunun güçlü erdemlerinden biri değildi. Dolan başıyla onaylayıp, mutfak kapısından çıktı.
"Olanlar ile ilgili bana anlatmak istediğin bir şey var mı, Marver" diye sordu sakince.
"Pek var diyemem" dedim gözlerim oturduğum zemine bakıyordu.
"Sırlarının olmasını anlıyorum. Hepimizin var-"
"Bir sır saklamıyorum. Ben orada tam olarak ne olduğunu bilmiyorum" dedim adamın lafını bölerek.
"Anlıyorum. Ben... Seni gördüm.... Eşkıyaları, sanki hiç bir şey değillermiş gibi fırlatıp attın. Kalbini hedefleyen o kılıcı elinle tutuşunu gördüm. Kılıcını savururken o kadar hızlıydın ki, adeta görüntün pusluydu... ve... gözlerin. Beni dizlerimin üzerine çökerttiğinde onlar alev alev yanıyordu. Benzetme yapmıyorum Marver. Şimdi bana simsiyah bakan gözlerin lav rengindeydi ve ışık saçıyordu" diye anlattı huşu içerisinde.
"Ben yaptığım şeyleri hatırlıyorum Bay Remve, fakat bunları nasıl yaptığımı anlamıyorum" dedim ona bakarak.
"Bu daha önce oldu mu?" diye sordu.
"Yalnızca bir defa daha. O çok daha kötüydü. Ben bunları yaparken bir pislik oluyorum." dedim hüzünle.
"Nasıl yani bir pislik?" diye sordu ilgiyle.
"Size yaptığım şeyler gibi. Bana dokunmaya çalıştığınızda az daha bileğinizi kırıyordum. Sonra da boğazınıza yapıştım. Belki daha bile ileri gidebilirdim. Bunlar için çok üzgünüm. Neler olduğunu keşke bilebilsem" dedim ağlamaklı.
"Ama daha ileri gitmedin. Üstelik üçümüzün de hayatını kurtardın, Marver. Neler olduğunu görmüyor musun? Böyle bir yetenek on-ikilerin kendisinden geliyor olmalı. Sen kendine pislik diyorsun ama tek yaptığın bizi ölümün kıyısından almaktı" dedi adam.
Bay Remze dindar biri gibiydi. Bana bakan gözlerinde, fanatik bir parıltı vardı. Yaşadığımız şeyin karanlık tarafını görmek istemiyordu.
"Böyle olduğunu sanmıyorum. Keşke bütün bunlara bir açıklamam olsaydı" dedim bıkkınca.
"Kendini böyle yıpratma. Eğer tanrılar sana bu gücü verdilerse, izlemen gereken kader patikasını da karşına çıkarırlar. Ben bu geceyi görebildiğim için kendimi şanslı sayıyorum" dedi.
"Acaba bu olanlar aramızda kalabilir mi? Ben bazı cevaplar bulmadan, bana çok fazla soru sorulmasını istemem" dedim.
"Hiç şüphen olmasın. Ne ben ne de çırağım bu konuda tek kelime bile etmeyeceğiz. Onunla ben konuşurum" diyerek beni temin etti.
Keşke durum ilahi bir planın parçası olsaydı. Belki ruh halimdeki değişim olmasa, o zaman bu teoriye inanabilirdim ama yaşadığım şeyin tanrılar ile bir ilgisi yoktu. Bana yardım edebilecek bir tapınak ya da rahipler de yoktu. Benim ihtiyacım olsan şey, ustamın artık dönmesiydi.