Akşam üzeri oluyordu. Güneş tepede durmaktan yorulmuş, ufuk çizgisine doğru dermansızca düşmüştü. Saatlerdir lanet tepede Rona 'nın gelmesini beklemiştim. Benimle dalga geçildiğini anlayalı bir süre olmuştu. Kırık gururum ve sinirim yüzünden, tekrar kasabaya inip insan içine karışmayı erteliyordum. O kısa siyah saçlı yılanın, buluşma fikrini Rona 'ya hiç söyleyip söylemediğini bile düşünmüştüm. Hayır, bu saçma sapan oyunu, onun haberi olmadan yapmazdı. Rona, bana randevu verildiğinin ertesi günü çiftliğe gittiğimde, her fırsatta göz göze gelip bana gülümsemiş ve hayaller kurmama izin vermişti. Eğer hala paraya ihtiyacım olmasa, o çiftliğe gidip kıza ağzıma geleni söylemek isterdim. Gerçi bunu yapabilir miydim, emin değilim. Ona gerçekten ne söyleyebilirdim ki? Kızlar benimle dalga geçmişlerdi. Bunun canımı bu kadar sıkmasına izin vermem beni sinirlendiren asıl sebepti. Bu konuda bir şey yapmayacaktım. Bana gülümseyen kızlara karşı dikkatli olmaya karar vermiştim sadece. O gülümsemede erkekleri aptallaştıran bir şey vardı. Oturduğum çimenlerden kalkıp, elimde havaya atıp yakaladığım küçük çakıl taşını tüm kuvvetim ile tepeden aşağı attım ve dönerek kasabaya ilerlemeye başladım. Bayan Manaste 'nin kulubesine yaklaştığımda, onu bahçesinde, büyükçe bir kütüğü balta ile küçük çıralara bölmeye çalışırken görmüştüm. Yanında iste, etrafa buhar püskürten, ateş üzerinde bir kazan vardı. Davet beklemeden bahçesine daldım.
"İzin verin işinizin sıkıcı kısmını üstleneyim" diyerek elinde tuttuğu baltaya elimi uzattım.
Kadın, bir anda beni gördüğüne şaşırdıysa da bu yüzüne yansımadı. Kısa bir an sonra baltayı elime tutuşturarak, kazanının başına gitti.
"Sanırım o yeşil şey, garip bir çorba değildir" diyerek kazandaki sıvıyı sordum, baltamı kütüğe indirmeden önce.
"Pek doyurucu bir yemek olmazdı. Bu yanmış deriye iyi gelir, acısını alır. Bir kazan suyla kendini haşlamış sakarın biri için. Ne oldu, ağacın teki sana çelme mi taktı? O kütükle alıp vermediğin ne" diye sordu şifacı kadın.
Bir an kendimi kaptırıp, günlük aşk hayatımın sıkıntılarını baltam ile kütükten çıkardığımı fark ettim.
"Atılacak fazla enerjim var da.." dedim kendimi daha kontrollü tutarak.
"Korucunun eğitimine ara vermek zorunda kalması kötü oldu. Senin yaşındaki boş vakti olan oğlanlar, hayırlı işlerin peşinde koşmazlar" dedi şifacı.
"Size koşa koşa yardıma gelmiş masum birini-"
"Hem de hiç işi olmadığı halde, kasabanın dışındaki evime gelmiş biri. Buradan bakınca acil bir tedaviye ihtiyacın varmış gibi durmuyor, çocuk." diyerek sözümü kesti.
Yaşlı kadın elbette, biraz mahremiyet arayan genç aşıkların sık sık gittiği o tenha tepenin farkındaydı. Gergin tavrım ve orada gereksiz bulunuşum ile ilgili bir sonuca varmıştı bile.
"Gayet sağlıklıyım. Üstelik artık o kadar boş vaktim olmayacak. Birliğe yeni bir korucu geldi ve kaldıkları süre boyunca beni de kendi çırağı ile eğitecek" diyerek konuyu değiştirmeye çalıştım.
"Bak bu isabetli olmuş. Sabahları da fırıncının birine hamallık yaptığını duydum. Yalnızca berduşların bu kadar çok mesleği olur. Bir tanesini en iyi şekilde öğrenmen gereken yaştasın" dedi.
"Bu kasabada hiç sır olmaz mı?" diye yakındım.
"Evlat, on tane gebe kadına ebelik ediyorum. Bütün gün çene çalmaktan başka yapacak daha iyi bir işi olmayan kadınlar, emin ol kraliyet casuslarından daha çok şey bilirler" dedi hafifçe sezilen bir keyifle.
Yakmaya uygun hale getirdiğim odun parçalarını kollarımın arasına doldurup, kazanı bir sopa ile karıştıran kadının yanına istifledim. Fazla şey bilip, hızlı sonuçlar çıkaran kadının yanında daha fazla oyalanmak istemiyordum.
"Bir şeye ihtiyacınız olursa, yerimi biliyorsunuz Bayan Manaste" dedim.
"Bir şifacı çıraklığın eksikti. Uslu dur!" dedi ben uzaklaşmaya başlarken arkamdan.
Tek yaptığım uslu durmaktı zaten. Ne Kızıl Kardeş tapınağı için yeterli parayı biriktirebilmiş, ne de çiftçi kızı ile buluşabilmiştim. Benim sorunum, hedeflediğim yaramazlıkların bir türlü fırsatını bulamamaktı. Fakat şu anda vazgeçemezdim. 'En azından tapınaktan...' diye düşündüm. Kız için yapabileceğim bir şey yoktu.
Çiftliğe bir kaç gün boyunca gitmeme gerek yoktu ve zaten bunu dört gözle beklemiyordum. Fırıncıyla olan işimi gün doğarken halletmiştim. Birliğe dönüp, Bay Remve ve Dolan 'a bakmaya karar vermiştim. Binadan içeri girdiğimde, ikisini de giriş salonunda buldum.
"Tam zamanında, Marver. Hadi gidiyoruz" dedi Bay Remve.
"Nereye" diye sordum.
"Çalışmamıza yetecek kadar açık bir alana. Yarın sabaha kadar dönmeyeceğiz, Bay Mila 'ya söyleyeceğin bir şey varsa söyle, ön kapıda bekliyoruz" deyip Dolan ile binadan çıktılar.
Yaşlı korucuya bir haber getirmemiştim, fakat üst kattaki odama çıkıp yanıma heybemi aldım. Madem dışarıda kalacaktık, ona ihtiyacım olabilirdi. Dışarı çıkıp ikilinin peşine takıldığımda, kasabayı diğer ucundan terk etmeye koyulduk. Tek tük ağaçlarla kaplı çayıra vardığımızda, havanın kararmasına bir kaç saat vardı. Korucu hiç zaman kaybetmeden geniş gövdeli bir sedir ağacının yanına gidip, bıçağını çıkardı. Ağaç gövdesinin orta yerine bıçak ile bir işaret koydu.
"Gün ışığını kaybedene kadar bu ağaç sizin düşmanınız. Marver, sen benim yayımı kullanacaksın. Oradaki büyük kayadan daha fazla yaklaşmak yok. Başlayın!" dedi.
Dolan hemen omzundaki yayı eline düşürerek, gösterilmiş olan kayanın yanına doğru ilerledi. Bay Remve yaklaşıp, kendi sadağını ve yayını elime tutuşturduğunda, olduğum yerde kala kalmıştım.
"Bay Remve... Şey, ben daha önce hiç yay kullanmadım" dedim mahcupça.
"Aylardır korucu çırağısın ve yay kullanmadın mı" diye sordu şaşkınlığı ve memnuniyetsizliği kıllı yüzünden okunabilir halde. "O halde kaybedecek vakit yok. Gel bakalım"
Çıraklığımın başından beri sürekli bir koşuşturmaca içinde olmuştuk. Sonrasında ise yatağa düşmüştüm. Fakat bütün bu mantılı sebepler kendimi yetersiz hissetmeme engel olmadı. Dolan 'ın ilk attığı okun da ağacı bulması ruh halime hiç yardımcı olmamıştı. Hedefi vuramamıştı ama yine de ağacı tutturabiliyordu.
"Biz yedek kirişimiz olmadan uzun süreli tehlikeli olan bir ava çıkmıştık. O yüzden sadece fırlatma bıçağını kullanmayı öğrenebildim" diye açıkladım taşa vardığımızda.
"İlk onu attığını görelim o zaman. Aynı ağaca hedef al bakalım" dedi.
Yayı yere bıraktım. Taş ile ağaç arasındaki mesafe, talim yapmaya alışık olduğumdan biraz daha uzaktı. Bıçağımı çıkartıp, elimde tarttım. İyi bir atış yapmak istiyordum. Kendim için değilse bile, ustamı kötü bir eğitmen olarak gösteremezdim. Bıçağın elime oturuşu, tanıdık yüzeyi ve ağırlığına konsantre oldum. Keskin yüzeyini baş parmağım ile avucumun içine, elime paralel olacak şekilde sıkıştırdım. Sol ayağımı öne atıp, olanca ağırlığımı baskın olan sağ bacağıma verdim. Bir an sonra, kendimi belimden ileri iterek, kolumu ve bileğimi, bıçağa dönme hareketini ve ivmesini verecek olan pozisyona kuvvetlice getirdim. Başparmağımı alıştığım süreden biraz erken açarak, bıçağın yüksekten uzun mesafeyi aşıp, doğru yere inmesini hedefledim. Fırlatma bıçağı hızla elimden fırlayıp ileri atıldı. Henüz daha yarı yola varmadan, ağaca keskin ucuyla çarpacağını biliyordum. Bir an sonra, bir tok sesi ile ağaca oturdu. İşaretin üç parmak yanına saplanmıştı. İçimde bir gurur ve sevinç duygusu kabardı. Yüzüm ise bu duyguyu bir sırıtma ile dünyaya yansıttı.
"Hiç fena değil. Bence yay kullanırken de başarılı olacaksın. Doğru göz ve iç güdüye sahipsin" diye cömert bir övgü bahşetti iri kolcu.
Koşup ağaçtan hem kendi bıçağımı hem Dolan 'ın okunu çekip çıkardım. Yerime döndüğümde, kolcu yayı elime almamı istedi. Defalarca başkalarından izlediğim gibi, sadaktan bir ok alıp onu yaya yerleştirdim ve bana uygun gelen bir şekilde sol elimle önümde tuttum. Kolcu arkama geçip, yayın konumunu düzeltti.
"Kirişin çekileceği yer sağ kulağın, evlat. Yayını dimdik bu hizada önünle tutmalısın. Oku sağ gözünün hemen altında kalacak kadar yukarıda tut. Hayır, hayır. Yüzüne değdirme. Tabi orada kıpkırmızı kanlı bir çizik istemiyorsan. Evet, birazcık açıkta dursun" diye anlatıyordu kolcu.
Yayın kirişini germek güç istiyordu, onu gerili tutmaksa bütün enerjimi emiyordu. Kolcu anlatırken, sarf ettiğim çaba ile ellerim titremeye başladı ve yayı germeyi bıraktım ve derin derin solumaya başladım.
"Genel atış pozisyonunu öğrendin. Merak etme, bol pratik ile yayı gerdiğin anda bırakabilecek kadar nişancılık güdüsüne hızla sahip olacaksın. Uzun süre gerili tutmana gerek olmayacak. Tabi bu iç güdüyü kazanana kadar, bütün kolların ve omuzların yepyeni kaslar kazanacak" dedi.
Teselli mi ediyordu yoksa korkutuyor muydu emin değildim. Yine de başımla onayladım.
"Şimdi kirişi ger, nefesini tut ve, okun çıkış açısıyla hedefi aynı noktaya getirince serbest bırak" dedi usta.
Kollarımı olduğum yerde biraz sallayıp gergin kaslarımı rahatlattım. Sonra yayı tekrar atış pozisyonuna kaldırıp, hızla kirişi gerdim. Onu uzun süre gerili tutamazdım. Nefesimi tuttum ve doğru açıyı bulmaya çalıştım. Çok ince hesap yapacak vaktim yok. İçime sinen bir anda kirişi bıraktım. Aynı anda iki şey oldu. Ok, rüzgarı yararak ileri atıldı ve yayı tutan sol kolumda bir acı patladı. Lanet kiriş ipi, yayı tutan kolumun iç kısmını süpürüp, orada acılı bir kızarıklık bırakmıştı. Yayı elimden düşürdüğümde, beni izleyen Bay Remve ve Dolan gülüyorlardı.
"Küçük bir okçuluk geleneği, evlat. Asla sol kolunu olduğu yerde döndürüp kirişin yolundan çekmeyi unutma diye, ilk atışlarında okçulara bu söylenmez. Eh... o acının hatırası hatırlamana yardımcı olacaktır" dedi gülümsemesini sürdürerek.
Herkesin bana en acı şakayı nasıl yaparız diye aralarında sözleşip sözleşmediğini merak ettim. Çiftçi kızından sonra, bir de iri korucu... Esasında böyle bir geleneğin parçası olduğum için, garip bir şekilde mutlu olmadım da değildi. Hatta yüzüme bir parça gülümseme bile kondurabilmiştim.
Hava kararana kadar atış talimi yapmaya devam etmiştim. Bir saat kadar ağacın gövdesini tutturamamıştım bile. Daha sonra, hedef ile alakası olamasa da ağacı bir kaç defa çizebilmiştim. İki kolumu da hissetmiyordum. Yarın sabah uyandığımda, her yerimin ağrıyacağını havanın sıcak olacağı kadar iyi biliyordum. Biraz oturup soluklanıp, kollarımdaki hissin geri gelmesini beklemek istiyordum.
"Güzel bir ön alıştırma oldu. Şimdi geldi asıl eğitimimize.." diye konuya girdi kolcu.
Gözlerim, duyduklarım karşısında anında büyümüştü. 'Ön alıştırma...', 'asıl eğitim...'. Dolan benim kadar şaşkın görünmüyordu. Çırak olarak geçirdiği zaman boyunca ustasının acımasız eğitim tarzını kabullenmiş görünüyordu. Ona hiç özenmediğimi fark ettim.
"Birlikte hareket edip geceye karışacak, ve yalnızca yayınızı kullanarak avlanacaksınız. Kırık bir boynu, taşla yaralanmış bir bedeni ya da fırlatma bıçağının izini tanıyacağımı biliyorsunuzdur. O yüzden sizi yay hariç başka bir şey kullanmama konusunda uyarmayacağım. Şafak vaktine kadar elinizde bir av ile geri dönemezseniz, yarın akşama kadar On-İkiler adına oruç tutacaksınız. Hem bedeniniz hem de ruhunuz için güzel bir alıştırma" diye kendinden memnun bir halde yeni görevimizi açıkladı kolcu.
"Ne olursa mı?" diye sordum.
"Yenebilecek her türlü hayvan kabulüm. Gece karanlığında avlanırken, her adımınızı sağ duyu ile atın. Gözleriniz kadar, kulaklarınızı ve burnunuzu kullanın. Eğer ıslık çalarsanız, size yardım etmeye gelirim ama geldiğimde sizi dipsiz bir kuyunun dibinde ya da kocaman bir kedigilin pençesinde görmezsem, buna pişman olursunuz" dedi kötücül bir bakışla.
Dolan ile birlikte, kamp ateşini ve kasabayı arkamıza alıp arazi boyunca ilerlemeye başladık.
"Gece acıkmış bir file denk gelmezsek, yay ile bir şey vurabileceğimden pek emin değilim" diye itiraf ettim.
"Sonlara doğru gayet iyiydin. Benim o noktaya gelmem haftalar sürmüştü. Kendine haksızlık etme Marver. Bir şeyler avlayabileceğimize şüphem yok" diye teselli etti dostça.
"Ne kadar zamandır Bay Remve ile çalışıyorsun" diye sordum.
"Bir yıldan biraz fazla oldu. Sert göründüğüne bakma, düşündüğün kadar zorlu biri değil. Fırlatma bıçağında baya iyisin. Onu kullanabilseydin, işimiz çok daha kısa sürerdi" diye cevapladı.
"Senin okçuluk yeteneğinin bizi yarın akşama kadar aç olmaktan kurtarabileceğine eminim. Tek ihtiyacımız uygun bir hedef. Onu bu çayır üstünde bulabileceğimizi sanmıyorum. Şu ilerideki koruluğa mı girsek?" diye bir öneride bulundum.
Dolan başıyla onaylayınca, patikanın doğusunda başlayan küçük ormanlık alana girdik. Orman kuru ağaçlar ve yer yer devrilmiş olanlar ile doluydu. Olası avımızı ürkütmemek için sessizce, bastığımız yerleri kontrol ederek ilerledik. Bir saat kadar karşılaştığımız tek uygun hedefler, gece kuşları oldu. Fakat gelişimizi çok önceden fark edip, biz daha pozisyon alamadan onlar da bölgeyi terk etti.
"Tek ihtiyacımız biraz şans" diye fısıldadım.
"Biraz da güneş ışığı" dedi Dolan etrafını tarayarak.
Ay ışığı güçlü değildi. Ben yeterince görebiliyordum ama Dolan 'ı şikayet ettiği için suçlayamazdım. Gün ışığında avlanmak çok daha doğaldı. Üstelik çoğu hayvan, gece yırtıcılarından saklanmak için bir deliğe girmiş durumdaydı. Av arkadaşıma ilerleyişimizde yol göstermek için öne geçtim. Biraz daha ilerlediğimizde, ormanın gümüş rengi karanlığına, turuncu renkli bir ateş ışığı karıştı. Yere çömelirken, arkamda duran Dolan 'ı da kolundan tutup aşağı çektim. Kalp atışlarım hızlanmıştı fakat kontrollüydüm.
"Orada birileri var. Kamp ateşi yaklamışlar" diye fısıldayarak, elimle ışık kaynağını gösterdim.
Çocuk bir kaç sessiz adım atarak yanımda durdu ve gösterdiğim yeri inceledi. Sadece uzakta hareket eden bir kaç silüet görebiliyorduk.
"Dolan, bu saate burada ya başka korucular ya da karşılaşmaktan hoşlanmayacağımız tipler olabilir sadece. İki durumda da Bay Remve bilmek isteyecektir. Gidip onu getirebilir misin?" diye sordum.
"Sen ne yapacaksın?" dedi.
"Sadece yerimi koruyup gözlemleyeceğim. Belki döndüğünüzde daha net bir bilgi verebilirim. Ona göre Bay Remve ne yapacağına karar verebilir" diye açıkladım planımı.
Çocuk başıyla onaylayıp ayaklandı. Tam bir kaç adım atmıştı ki, kuru bir dalı adımıyla ikiye bölüp, geceyi yaran bir ses çıkardı. İkimizde donup kalmıştık. Bakışımı tekrar uzaktaki ateşe çevirdiğimde, silüetler de donmuşlardı. Bir an sonra gölgeler aynı anda bizden tarafa doğru süratle harekete geçtiler.
"Koş!" diye bağırdım diğer çırağa.
Dolan komutumu ikiletmedi bile. İkimizde çıkardığımız seslere aldırış etmeden gerisin geri kaçmaya başladık. Son hız ilerlerken, yanımdan güçlü bir ıslık sesi yükseldi. Diğer çırak o korku ve heyecan içinde ıslık çalmayı unutmamıştı. Benim aklım tamamen boştu. Tek hedefim koruluktan çıkıp, tekrar çayırlığa ulaşmaktı. Böylelikle Bay Remve bizi rahatlıkla görebilirdi. Son sürat koşup, devrik ağaçların üzerinden atlaya zıplaya ilerlerken, Dolan 'ın hızıma ayak uyduramadığını fark ettim. Çocuk iri cüsseliydi. Buna ona uzun süre yay germe gibi avantajlar sağlarken, anlaşılan hız ve çeviklik konusunda sorun çıkarıyordu. Onu arkamda bırakamazdım. Hızımı düşürerek, birlikte ilerleyişimizi sürdürdüm. Arkamızdakilerin kim olduklarını bile bilmiyorduk. Korucu ya da asker olsalar, bir şekilde şu ana kadar bunu bağırarak ilan ederlerdi. Sessizce peşimizden koşuyorlardı. Ayaklarının kuru orman zeminini dövüşünü duyabiliyordum. Dolan ayağı takılıp sendeleyince, omzundaki yayı düşürdü. Kovalayanların sesleri daha yakından duyulmaya başladı. Az ilerimizdeki ağaçların ötesinde, gümüş ışıkla paylayan çayırın otlarını gördüm.
"Biraz daha dayan. Hemen önümüzde" dedim soluk soluğa koşarken.
Dolan cevap vermedi. Tüm nefesini, bedeninin hava ihtiyacını karşılamak için harcıyordu. Peşimizdeki tipler bize yetişemeden kendimizi çayıra çıkarmaya başlamıştık. Çayırın eğilimli yüzünü koşarak tırmanmaya başlamışken, Bay Remve de bize doğru koşuyordu.
"Arkamızdalar! Korudan beri peşimizdeler" diye bağırdım.
Bay Remve, biz ona yaklaşırken yayını omzundan düşürüp ona bir ok yerleştirdi. Yanına vardığımda, dönüp arkamıza bakabildim. Şekiller de korudan çıkmış, bizim duruşumuzla birlikte hızlarını yavaşlatmışlardı. Fakat hala bize doğru ilerliyorlardı. Üstlerinde basit kıyafetler vardı. Bu insanların asker ya da korucu olmadıkları kesindi.
"Koşup kasabadaki birliğe durumu haber verin" dedi sertçe Bay Remze, yayını 7 kişiden oluşan kalabalığa doğru gererek.
Karşımızdaki tiplerden iki tanesi de omuzlarından yay çıkarıp birer ok yerleştirdiler.
"Yerinizde olsam bunu yapmazdım çocuklar. Bizi yeterince koşturdunuz" diye bağırdı bıyıklı olan eşkıya.
Adamın bir haftadır tıraş olmuyor gibiydi fakat o bıyığı çok daha uzun süredir uzattığı açıktı. Diğer adamlar gibi o da ince yapılıydı. Fakat hepsinin belinde piyade kılıçları vardı. İş yumruk yumruğa dövüşmeye gelse, iri yapılı kolcunun hepsiyle mücadele edebileceğinden emindim. Fakat bir kılıç dövüşünde cüssenin çok az etkisi olurdu.
"Bize doğru ilk adımı atan gözüne oku yer!" diye bildirdi korucu.
"Bu kadar sinirli olmaya gerek yok, korucu. Bir korucu grubusunuz değil mi? Hepimiz ormanın çocuklarıyız" diye konuşurken, grup ağır ağır birbirleri ile arasını açıp, etrafımızı sarıyordu. "Tek istediğimiz biraz konuşmak. Kimsenin yaralanması gerekmiyor"
"Böyle devam edersen gözüne ok yiyecek sen olacaksın ve bir ceset ile konuşmak zor olur. Size yaklaşmayın dedim!" diye bağırdı iri kolcu.
Elinde yay olan eşkıyalardan birisi yayın kirişini gıcırtıyla gerince, korucu ona doğru hızla nişan alıp atışını yaptı. Oku yiyen adamın cansız bedeni daha yere düşmeden diğerleri de saldıraya geçmişti.
"Marver, kasabaya koş! Sen daha hızlısın!" diyen Dolan belinden palasını çekmişti.
Bir ok gürültüyle Dolan 'ın yanından geçince, ustası da palasını çekip Dolan ile birlikte ileriye atıldılar. Olduğum yerde kalmıştım. Korucunun da, çırağında da cüsse avantajı vardı fakat sayıları ikiye karşı altıydı. Eğer kasabaya koşarsam, kraliyet askerlerini ikilinin cesetlerini toplamak için getirmiş olacaktım. Onları yalnız bırakamazdım. Belimden fırlatma bıçağımı çekip, Dolan 'ı karşılamak üzere koşan adama fırlattım. Bu sefer bıçak beni yarı yolda bırakmamıştı. Bıçak adamın sağ omzuna oturunca, bir bağırış ile kılıcını düşürdü. Hızını kesmeyen Dolan, palasını adamın karnına sapladı. Diğer beş kişi, iri korucunun etrafını sarıyor, ve amansız bir şekilde hızlı saldırılar ile kolcunun savunmasını kırıyorlardı. Kolcunun bu şekilde dayanması mümkün değildi. Çektiğim pala ile Dolan 'a katılarak ustasına yardım etmek için koştuk. Biz daha yoldayken, kolcu sol koluna derin bir kesik aldı. İri adam bunu hissettiyse bile belli etmedi. Suratı öfkeliydi. Dolan bir savaş çığlığı ile eşkıyalardan birine saldırdı. Bize arkası dönük adam, bir anda belinden bir hareketle kendini çevirerek dolanın palasını havada durdu ve dönüşünü ona bir yumruk patlatarak tamamladı. Dolan yediği sert yumruk ile geri yalpalasa da, hemen kendini topladı. Ben savaş çığlığı atmadım, mümkün olduğu kadar sessiz bir şekilde koşmuş, palamı gözüme kestirdiğim adamın sırtına doğru savurmuştum. Palam, Dolan 'ın yapabildiği gibi adamın bedenini delip geçmemişti. Bunu yerine, adamın kürek kemiğinde acılı bir yara açabilmiştim sadece. Adam bir refleks icabı elini sırtına götürüp geri geri yalpalarken bana çarptı ve ikimizi de yere düşürdü. Sırt üstü yere inerken, adamın tüm ağırlığı karın boşluğuma geldi. Ciğerlerimdeki tüm havayı püskürtüp soluksuz kalmıştım. Beni terk eden nefesimin yerini, göğsümden acı ile sızan bir güç patlaması aldı. Bu hissi tanımıştım. Bu beni deliliğe sürükleyecek olan şeydi. Bir an için zihnimde alarm çanları çaldı, fakat güç benliğimi yeni bir kavrayış ile sardığında mutlak bir sakinlik içine girdim. Üstümde yatan adamın sırtındaki palayı, kemiklerini kırarak bedeni boyunca ittirdim. Silahı geri çektiğimde, üzerime kan boşaldı. Tatlı bir histi. Ölü adamı ensesinden tutup üzerimden fırlattım. Etrafta çatışma hala devam ediyordu.
"Benim adım Marver" dedim kendi kendime.
Geçen sefer olduğu gibi kendimi unutmamıştım. Dövüşen kolcu ve çırağına baktığımda, onları öldürme istediği de duymuyordum. Güçlü hissediyordum, çok güçlü ve şu eşkıyalara bir bedel ödetme arzusu. Korucu çırağına doğru ilerledim. Adımlarım hızlı olsa da koşmuyordum. Saçsız bir eşkıya çocuğu yere devirmiş, kılıcını saplamak için havaya kaldırmıştı. Kolunu aşağı indirip, öldürücü darbeyi vuracakken, sol elimle kılıç tutan bileğini yakalayarak hamlesini yarıda kestim. Suratı irileşmiş gözler ile bana döndü. Acınası bir yüzdü. Sağ elimle yukarı uzanıp adamın boynunu tuttum. Parmaklarıma verdiğim küçük bir güç ile, aciz boynu gürültüyle kırdım. Onu bırakmamla cansız beden bir kütük gibi yere düştü. Hemen korucuya doğru ilerleyerek, onunla dövüşen dört eşkıyaya saldırdım. Yaklaştığımı duymamışlardı. Duysalardı da, bu onların talihini değiştirmezdi. Bana en yakın olanı sırtından çekerek, bez bir bebek gibi yere fırlattım. Çizmemin tabanı ile yüzüne bastığımda, kırılan kemiklerin gürültüsü geceyi doldurdu. Gevşemiş elinden kılıcını aldım. Keskin bir pençe gibiydi. Onu elimde hissetmek hoşuma gitti. Ölen arkadaşına bakıp üzerime atılan diğer bir eşkıya, kılıcını boynuma doğru salladı. Hamlesini hüzünlü bir yavaşlıkta yapıyordu. Yeni parlak pençemi havaya kaldırarak hiç zorlanmadan önce onun hareketini durdurdum. sonra aciz adamın gözlerinin takip edemeyeceği bir hızla pençemi onun boynuna doğru savurdum. Bedeni yere düşmeden önce, kesik kafası otların üzerine düşüp yuvarlandı. Sanki suyun içerisinde dövüşüyor gibiydik. Başlayan hareketlerin enerji dalgaları bedenime vuruyordu. Çevremde olan her şeyi, daha olmaya başlarken hissediyordum. Kalan iki kişiden biri bana döndüğünde, iri korucu biraz daha rahatladı ve dövüşü bir şevk kazandı. Rakibim kılıcını dik bir şekilde tutarak koştu, ve onu bir mızrak gibi göğsüme saplamaya çalıştı. Kılıcının ucunu çıplak olan sol elimle tuttum. Bu parlak metal bana zarar veremezdi. Kendi kılıcımı, eşkıyanın çenesinin altından sokup, ucunu kafasının üstünden çıkardığımda, ölü yüzünde hala o komik şaşkın ifade vardı. Yeni bir hareketlilik hissettim. Arkamdan bana uzanan bu his ile yüzleşmek için, kılıcımı ölü adamın kafasında bırakarak döndüm, ve bana uzanan eli bileğinden yakaladım. Acı ile yere düşen adamı boynundan tutarak gözlerinin içine baktım. Bu korucuydu. Omzuma dokunmaya çalışmıştı ve şimdi bir şeyler söylemek ister gibi ağzını oynatıyor, yakaladığım boğazından hırıltılı sesler çıkarıyordu. Boştaki eli ile onu tutan elimin bileğini sıkıp kurtulmaya çalışıyordu. İri korucunun can havli ile kurtulma çabasını, güç bela hissediyordum. İçimde tuttuğum güç muazzamdı. Göğsümdeki güç kaynağı, daha fazla güç çekmemi ister gibi sızlıyordu. Dağları patlatacak kadar güç. Ateşler kusacak kadar güç. Hayır, istediğim bu değildi. Kontrolümü kaybetmemeliydim. Adamın boynundaki elimi gevşettim.
"Marver... Geçti artık. Sakin ol. Nefes al" dedi.
Onun bilediğini kırmak üzereydim. Kolcu düşmanım değildi. bilediğini de bırakıp geri çekildim. Dolan ustasına koşup yanında diz çöktü. Göz göze geldik. Yüzünde korku gördüm. İkisinin de yüzünde korku vardı. Onlara yardım etmeme rağmen bana dehşet içinde bakıyorlardı. Nankörlükleri beni sinirlendiriyordu.
"Marver.. Beni duyuyor musun? Hepsi geçti. Hepimiz güvendeyiz. Artık her şey yolunda." diye vahşi bir hayvanı sakinleştirir gibi konuşuyordu benimle korucu.
İşe yarıyordu da. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Öfkem dinerken, gücüm de aynı hızla beni terk ediyordu. Bir anda bedenim kat ve kat ağırlaşmış gibi oldu. Dizlerimi yere dayayıp çöktüm. Gözlerimi açtığımda, dünya mide bulandırıcı bir hızla dönüyordu. Tekrar gözlerimi kaparken, sanki dünyayı durdurabilirmişim gibi ellerimi otların üzerine koydum. Omzumda bir el hissettim. Bu sefer onu kırmak gibi niyetim yoktu. Kendimi kaybedip sağı solu ateşle patlatan bir manyak olmamıştım fakat yine de az daha Bay Remve 'nin bileğini kırıyordum. İçimde, ihtiyaç anında kendini gösteren güç, en iyi halinde bile duygusuz bir pislikti. En azından korucuyu öldürmeye çalışmamıştım. Güç bedenimden geri çekildiği için, artık tamamen kendimdeydim.
"İyi misin, Marver. Bir şey söyle" dedi Dolan.
"Ben... İyiyim" diyebildim.