Birliğin kapısından sokağa çıktığımda, şafak yeni atmıştı. Gördüğüm rüyadan sonra, uyku yatmanın düşüncesinde bile bir huzursuzluk buluyordum. Kabusum bir dehşet görüntüsü barındırmıyordu fakat gerçekliğe çok yakın oluşu ve duyduğum senin içime işleyen dokusu beni uyanıkken bile rahatsız ediyordu. Mutfak ocağının odunu azalmış olduğundan, zaten gün içerisinde oduncuya gitmem gerekiyordu. Bunu düşündüğümden daha erken yapmakta bir sakınca görmeyip, yola çıkmaya karar vermiştim. Tek tük bazı evlerden canlılık sesleri duyulsa da, yürürken denk geldiğim dükkanlar kapalıydı. Kasabanın doğusuna uzanan patikaya kestirme yoldan çıkmak için, birliğin olduğu sokaktan ana caddeye çıkmıştım. Bu yolu takip etmek yerine, çıktığım ara sokağın tam simetriğine daldım. Az ileriden kuzeye dönecek, ve yaklaşık olarak on dakika kar edecektim. Bu kasabanın sokaklarında, on üç yaşıma kadar bulunduğum Nehiryeli 'nin sokaklarından daha çok bulunmuştum. Artık her türlü kestirme rota hakkında bir fikrim vardı. Bugün çiftliğe Bay Morro 'ya yardım etmek için gitmeyecektim ve Bay Mila 'dan alacağım dersler hariç tüm gün bana aitti. İlerlediğim ara sokak, bir süredir süpürülmemiş çöpler ve atıklar ile doluydu. Mahalle sakinlerinin genel temizlik kuralları ile arası pek yok gibiydi. Çok berbat bir şeye basmamak için dikkatli adımlarla yürüyordum. Burnuma çalınan ekşimsi koku, bu yolculuğun kazandığım on dakikaya değip değmeyeceğini sorgulattı. Bir kaç dakikalık seri yürüyüşün ardından, kuzeye giden dönemece varmıştım. Daha yol ayrımında bile, ekşi kokunun altında yaşam savaşı veren taze mayalı hamur kokusu duyulabiliyordu. Yolu takip ettikçe, kokuların savaşını mayalı hamur kazandı. Daha önce dikkatimi çekmeyen bir fırından geliyordu bu. Ara sokak fırınının önüne bir at arabası çekilmişti. Fırıncı olduğunu unlu önlüğünden anladığım, toplu, beyaz saçlarının ortası açılmış bu adam, büyük ihtimalle arabacı olan ile hararetli bir konuşmanın içindeydi. Fırının önünden geçerken, derin bir soluk alıp mayalı kokuyu ciğerlerimin derinliğine kadar gönderdim.
"Benim çöreklerim ve ekmeklerim gibisi yoktur, korucu" dedi fırıncı tartışmayı bırakıp, kendinden memnun bir edayla.
Fırından gelen kokuları beğenmemi bir iltifat olarak kabul ettiği kesindi.
"Bu kadar güzel kokuyorsa, eminim bir o kadar lezzetlidir de" dedim dürüstçe.
"Bak ne diyeceğim sana. Eğer un çuvallarını mutfağa kadar taşımama yardım edersen sana çatlayınca kadar yiyeceğin ekmek ve çörek veririm. Çırağım olacak hergele kaçtı gitti. Benim bunları taşımam mümkün değil, kendi göbeğimi zor taşıyorum. Tembel değirmenci de vicdan yerine boş bir güğüm taşıyor kalbinde" dedi fırıncı.
Aslında çalışabileceğim bir işe daha ihtiyacım vardı. Çiftlikten günlük bir dahne alıyordum ve haftada iki gün çalışabileceğim kadar iş vardı. Fakat ödemelerimi çörekle almam bir işime yaramazdı.
"Eğer çörek yerine dahne ile ödersen, her sabah gelip sana yardım ederim" dedim fırıncıya.
"Sana çeyrek dahne veririm, evlat. Tabi çuvalları taşıman tüm gününü almazsa. Sabaha kasabalıya ekmek çıkarmam gerek" dedi.
"Yarım dahneye, tam şu anda taşımaya başlarım" dedim.
"Beni batırmaya mı niyetlisin sen? Yarım dahneymiş! Kendim taşırım daha iyi" diye itiraz etti fırıncı.
"Anlıyorum. O zaman size iyi sabahlar dilerim. On-ikiler sizi ve çöreklerinizi kutsasın fırıncı" diyerek yürümeye başladım.
Blöf yapıyordum. Bu riskli bir oyundu ama Kızıl Kardeş tapınağından çabucak bilgi almak istiyorsam, bazı risklere girmem gerekiyordu. Normalde çeyrek dahneye bile seve seve çalışırdım, fakat benim dahneye ihtiyacım ile fırıncının ununa ihtiyacı arasında adaletli bir denge kurulması için teraziyi biraz dürtüklemem gerekiyordu.
"Dur! Seni kalpsiz velet. Geri gel. Çuvalları indirip mutfağa taşımaya başla. İki saate hepsi içeride olmazsa, ne dahne ne çörek yüzü görürsün!" dedi.
"Hizmetinizdeyim, fırıncı beyim" derken gülümsüyordum.
Çuvalların taşınmasını, fırıncının istediği gibi iki saate yakın bir sürede tamamlayıp paramı aldım. Adam aslında iyi biriydi. Onu terk eden çırağı ile ilgili söylenip durdu. Çocuk onu hiç habersiz, bir anda bırakınca, yaşlı ve göbekli adam bir başına bir sürü angaryanın altında ezilmişti. Ona sempati duyup, üzerine anlaşmadığımız konularda da yardım etmek için biraz oyalandım. Ekmek teknesine un boca etmiş, kuyudan su çekip getirmiştim. Bana ücretimi verirken, bu küçük iyilikler yüzünden suratında üzgün bir ifade oluşmamıştı. Fırından ayrılıp, oduncunun yanına gitmiştim. İhtiyacımız kadar çabuk tutuşacak şekilde kesilmiş odunları arabaya yükleyip, birlik binasına getirdim. Binadan içeri girip Bay Mila 'ya odun işini hallettiğimi söyleyeceğim sırada, yaşlı korucunun yalnız olmadığını gördüm. Toplantı odasında, bir korucu ve çırağı ile konuşuyordu.
"Aferdiniz Bay Mila. Misafirleriniz olduğunu bilmiyordum" dedim ve peşi sıra odadan çıkmaya hazırlandım.
"Oh, hayır bekle Marver. Seni Bay Remve ve çırağı Dolan ile tanıştırayım. Bu da Tom Fernar 'ın çırağı Marver" dedi yaşlı korucu.
"Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum efendim. Seninle de öyle Dolan" diyerek ikiliyi selamladım.
Onları böyle görmek ve ustamın adını işitmek kendimi mahsun hissettirmişti.
"Tom 'un bir çırak aldığını bilmiyordum. İyi olmuş. Ee, peki neden ustanın yanında değilsin, evlat" diye sordu genç korucu.
Ustam ile yakın yaşlarda gibiydi. Siyah gür saçları, hiç ara vermeden kısa sakalı ile birleşip tüm yüzünü kıvırcık bir kıl örtüsü gibi sarıyordu. Siyah gözleri, doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Ustamdan daha uzun ve yapılıydı. Yeşil ceketinin altından, pazuları belli oluyordu. Bu adam, dövüşmek istemeyeceğim bir adamdı. Eğer yarı boyunda ve ebatında olsaydı da fikrim aynı olurdu. Öte yandan çırağının yüzünde dostane bir ışıltı vardı. Doran da iri bir çocuk sayılırdı ve bu konuda ustasının yolundan gittiği kesindi. Boyu benden bir baş büyüktü. Buğday rengi saçları ve bal rengi içten bakan gözlere sahipti.
"Ustamın bir iş için seyahat etmesi gerekiyordu ve ben de o zamanlar ateşli bir hastalık geçiriyordum. Beni arkasında bırakması gerekti" diye açıkladım mahsun bir tavırla.
"Bak bu kötü olmuş" dedi iri adam.
"Evlat, korucu ve çırağı uzun bir avdan dönüyorlar. Çalıştığın şu çiftliğe gidip, iki tane tavuk satın al. Akşama doyurucu bir yahni ikram edelim" dedi yaşlı korucu.
"Bak bu süper bir fikir. Ne zamandır doğru düzgün bir yemek yemiyorduk. Bu çiftlikte çalışma işi nedir bu arada" diye sordu Bay Remve, yaşlı korucuya hitaben.
"Tom ayrıldıktan sonra, çocuğun boş vakitleri oldu. İşe yaramak istedi" diye açıkladı.
Halbuki asıl sebep, ne tarz bir canavar olduğumla ilgili bilgi edinmek için paraya ihtiyacım olduğuydu fakat o anda Bay Mila 'nın açıklamasını düzeltecek değildim. Bu sır, şu an için sadece bana aitti.
"Madem biz de bir süre buralarda olacağız... Marver, çalışmadığın zamanlarda Dolan ile birlikte eğitimime katılacaksın. Boş gezen bir çırak kadar israf edilmiş bir şey yoktur" diye tartışma kabul etmez bir tonda konuştu.
"Buna çok sevinirim, Bay Remve" dedim minnetle.
Söylediğim şeyde ciddiydim. Gereğinden fazla boş vaktim oluyordu ve bu bana kendimi kötü hissettiriyordu. Elimden geldiğince çok beceri edinmek istiyordum. Güçsüz ve çaresiz olmak berbat bir şeydi. Bay Remve 'nin tecrübesini benim paylaşmak istemesi ise büyük cömertlikti. Ben onun çırağı değildim ve bana karşı hiç bir sorumluluğu yoktu. Bu fırsatı boşa harcamayacaktım.
Bay Mila 'nın istediği tavukları almak için Morro 'ların kasaba girişindeki arazilerine gidiyordum. Bay Remve 'nin bana ne tarz eğitim vereceği, paslanıp paslanmadığım konularını düşünürken, yarım saat süren yolu hiç farkında olmadan aşı verdim. Kasaba patikasından sapıp, bir kaç dakika boyunca, sola konuşlanmış çiftçiye ait arazi içinde ilerledim. Çiftlik kapısından içeri girip, etrafıma bakındım. Gözlerimin ilk bulduğu kişi Rona 'ydı. Dalgalı uzun kumral saçları toplanmış, üzerinde ona pek yakışan çalışma kıyafetleri bir ağaç kütüğünün üzerinde oturuyordu. Yalnız değildi. Daha önce çiftlikte görmediğim, kendi yaşlarında, benden de kısa boylu bir kızla konuşuyordu. Kızın, ensesinin üstünde kesilmiş siyah saçları dağınık duruyordu. Sırtı bana dönük olduğu için yüzünü göremiyordum. Bu durum, Rona beni fark edip, kıza bir şeyler fısıldayınca değişti. Siyah saçlı kız da bana bakmıştı. Yaşı, Rona 'dan çok benimkine yakındı. Kızların arkasında kalan ahırdan çiftçi çıktığında, bir çaba ile gözlerimi Rona dan alıp, çiftçiye doğru yürüdüm. Kulaklarım kızların gülüşmelerini seçebilmişti. Sesler bir parça kalp atışlarımı hızlandırdıysa da bunu belli etmedim. En azından ben belli etmediğimi düşünüyordum.
"Merhaba Bay Morro. Birlikten iki tane tavuk istediler" deyip, ona bana verilen 6 dahneyi uzattım.
"Tamam, biraz bekle, ben iki tane temizleyip getireyim Marver. Bu arada, yarın geliyorsun değil mi? Yapılacak çok iş var" dedi çiftçi.
"Elbette, Bay Morro" dedim.
Çiftçinin tavuk kümesine giderken görüş alanımdan çıkması ile birden ne yapacağımız bilmez halde kalmıştım. Kızların arkamda olduğunu biliyordum. Normalde çiftlikte olduğumda, hep yapmam gereken işler olurdu. Gerektiğinde kendimi işime veriyormuş gibi yapıp, Rona 'lı düşüncelerimi saklayabiliyordum. Şimdi ise öylece bir aptal gibi duruyordum. Tam Bay Morro 'nın iki tane tavuğu katletmesini izlemeyi, şu andaki bekleyişime değişecekken, arkamdan yaklaşan ayak seslerini duydum. Bir yutkunma sonrasında, arkama döndüm.
"Adın Marver, değil mi?" diye soruyordu siyah saçlı kız.
Kafamı olumlu anlamda salladım.
"Benim adım da Ezinnar. Baksana Marver, Rona ile konuşuyorduk da, senin ona bakışlarında bir pıtırıltı gördüğümü söyledim' dedi kız sanki havanın sıcaklığından bahsedermiş gibi sakince.
Kızı yanlış mı anladım diye düşünürken kalbim ağzımda çıkacaktı.
'Rona 'ya ne dedin?' diye büyümüş gözlerle sordum.
"Bilirsin işte, onu beğendiğini. Rona ise söylediğime inanmadı. 5 dahnesine bahse girdik. Ee, hangimiz kazandık" diye sordu.
'Seni lanet boşboğaz!' diye haykırdım içimden. Kızın Rona 'ya böyle bir şey söylediğine inanamıyordum. Üstüne üstlük bir de pişkince bahse girmişlerdi.
"Burada durup sizinle oynayamayacağım. Halletmem gereken bir iş için geldim ve hemen döneceğim" dedim sorusuna cevap vermeyi reddederek.
"Utangaç bir tip misin yoksa, Marver? Utangaç oğlanlar en sıkıcı olanlarıdır. Sana bir teklifim var. Eğer onu beğendiğini itiraf edersen, senin için ondan bir randevu koparırım. Buna ne dersin?" diye sordu.
Konuşmasındaki sakinlik ve bana utangaç demesi beni sinirlendirmişti. Fakat randevu teklifi, anında durumu sakince değerlendirmemi sağlamıştı. Rüyamı hatırlayınca, yanaklarıma kırmızı işaret ateşleri göndermiş olmalıydım, zira Ezinnar gülümsemeye başlamıştı. Bana yakıştırdığı utangaç tanımının bir heykeli olmuştum. Elimden geldiğince rahat görünmeye çalışarak, bütün heyecanımı bastırmaya çalıştım. O patavatsız kızın karşısında kızarıp bozarmayacaktım.
"Yani Rona hoş birisi. Güzel bir kız. Eğer bir randevu isterse.. Yani ben de isterim" diyebildim.
Tam olarak ne demiştim bilmiyorum. Kulağa sanki kız benden randevu istemişte, kendimi naza çekiyormuşum gibi gelmişti. Böyle anlarsa saçmalamakta üstüme yoktu. Fakat Ezinnar bu konuda bir yorumda bulunmadı.
"Tam tahmin ettiğim gibi. Böyle konularda asla yanılmam. Gidip bu güzel haberi ona vereyim" diyerek neşeli adımlar ile Rona 'nın yanına gitti.
Kıza ne anlattıysa hem gülüşüp hem bir süre fısıldaştılar. Onlara bakmamaya çalışarak, sanki tam durduğum yerin toprak beyiymişim gibi davrandım. Çizmelerimin ucuyla bir kaç biçimsiz dalı ve yaprağı dikkatle düzenledim. Ben, egemenliğim altındaki hiç bir yaprak ve dalın gelişi güzel toprak üzerinde durmadığından emin olurken, siyah saçlı kız geri döndü.
"Çiçek tepesini biliyor musun?" diye sordu.
Nereden bahsettiğini biliyordum. Şifacının kulübesini biraz geçip, tırmanmaya devam edince karşına çıkan kuru beyaz çiçeklerle dolu küçük bir tepelik alandı burası. Başımı salladım.
"Öbürgün öğlen orada ol. Seni orada bekliyor olacak. Bana sonra teşekkür edersin" diyerek gülümsedi ve uzaklaştı.
Bir gerzek gibi sırıtmamak için kendimi zorlamam gerekmişti. Sanki her gün çiftçi kızlarıyla randevulaşıyormuşum gibi doğal görünmeye çalıştım. Rona ile göz göze gelmemek için tekrar arkamı döndüm. Neyse ki çiftçinin eli hızlıydı ve iki tavuğu içine koyduğu çıkını elime tutuşturdu.
"Yarın erkenden bekliyorum" dedi çiftçi
"Merak etmeyin, şafak ile buradayım" dedim.
Yarın için çiftçiye, ertesi gün için ise güzel kızına sözüm vardı. Bu aileye gerçekten ısınmaya başlamıştım. Çiftlik kapısından çıktığımda, kendimi rahat bırakarak yüzüme bir gülümsemenin yayılmasına izin verdim. Daha önce bir kıza karşı ilgim olmamıştı. Neden Rona 'yı ilgi duyduğumu da bilmiyordum. Ona bakmak beni bir şekilde heyecanlandırıyordu. Randevu ile ilgili bir plan yapmalıydım. Kızlarla konuşmalarım hep fiyasko ile sonuçlanırdı. Fakat bu sefer hazırlıklı gidip güzel bir intiba bırakmaya karar verdim. Bir randevuda ne konuşulurdu, ondan bile bihaberdim. Babasının çiftlik işlerinden bahsetmek olmazdı, zira bunun için tepeye gitmemize gerek yoktu. Çiftlikte de gayet yapabilirdik bunu. Belki ona korucu hikayeleri anlatıp etkileyebilirdim. 'Sana ellerimden ateş çıkardığımı ve sonra da ustamı öldürmeye çalıştığım günü anlatmamı ister misin? Hey! Nereye kaçıyorsun?' diye ürpertici bir monolog geçirdim aklımdan. Konuşacağım şeyleri çok iyi seçmeliydim. Kafamda çarklar dönmeye başlamıştı bile.