Çiftliğin ahırından aldığım süt güğümünü, avludaki pişirme alanına doğru taşıyordum. Ağır güğümü kaldırıp, iki tane kocaman kalaylı kazanın yanındaki tahta havanın içerisine boşalttım. ince fakat uzunluğu yarım adam boyunda olan havan yeterince dolmuştu. Peynir yapımında kullanılan kazanlar yanmıyordu. Hemen onların gerisinde, çeşitli çiftlik aletlerinin olduğu masadan havanın karıştırma sopasını aldım. Bu sopa, derin havanın en altına gidecek kadar uzundu ve en uç kısmında, havanın genişliğine yakın, disk şeklinde bir uca sahipti. Karıştırma çubuğunu alıp, havanın içerisine sokuşturdum ve aşağı yukarı hareketler ile sütü dikey olarak karıştırmaya başladım. Yeterince bu işleme devam ettiğimde, sütün yağı çözülüp, havanın en üstünde toplanacaktı. Bir süre karıştırmaya devam ettikten sonra, çiftçinin kızı Rona yanıma geldi. Kumral dalgalı saçları, serin bir rüzgar ile dalgalanıyor, ela gözleri ise cevabını hiç bilmediğim sorular barındırıyordu. Kız benden iki yaş büyüktü ama aynı boydaydık. Vücudunun kıvrımlı yapısını, üstüne giydiği çalışma kıyafeti olan, basit bir dar pantolon ve yakası açık gömlek altından fark etmemek mümkün değildi.
"Hadi ama, bırak artık çalışmayı da benimle ilgilen" diyerek elime yapışıp beni çekiştirdi sahte bir üzgünlükle.
Bir anda sahne değişti ve kendimi, daha önce görmüş olduğum bir çayırın üzeride buldum. Çayır, Yerdümen ile Durman arasındaki yol üstünde, yüksek bir tepedeydi. Kuru otlar ve çiçekler etraftaydı. Çiftçi kızı Rona beni elimden tutmuş, kendisiyle beraber koşturuyordu. Kahkahası kulaklarımı dolduruyor, kalbimi hızlandırıyordu. Bir an sonra durup elimden kurtuldu ve kendini otların üzerine bıraktı.
"Beni beğeniyor musun, Marver? Sence ben güzel miyim?" diye sordu abartılı bir mahcubiyet ile.
"Şey tabi. Sen çok güzel bir kızsın Rona" dedim ona dürüstçe.
"Neden yanıma uzanmıyorsun, gökyüzünü seyredelim" dedi gülümseyerek.
Beceriksizce kızın istediğini yaptım. Omuzlarımız birbirine değiyordu. Gökyüzüne bakarken, bedenim onun dokunuşu ile ısındı. Sanki bunu fark etmiş gibi yan dönerek, bedenini bana çevirdi. Yüzümü ona döndüğümü gözlerimiz buluştu. Pürüzsüz teni, hafif çekik ela gözleri ve dolgun dudakları tam karşımdaydı.
"Bence tam şu anda beni öpmelisin" dedi fısıldayarak.
Başımı olduğum yerden kaldırıp, yüzümü onun yüzüne yaklaştırırken gözlerimi kapadım. Amansız bir karanlık tüm dünyayı kapladı. Bir boşluğa düşüyordum. Korku ile bağırdım. Rüya görüyordum. İçimde bir yanım uyanmaya çalışıyor fakat bunu başaramıyordu. Rüya görüyor olduğumu bilmek korkumu yatıştırmıyordu, bağırmaya devam ediyordum. Odaklanıp, güzel bir şey düşünmeye çalıştım, fakat aklım hiç bir şeye konsantre olamadı. Sanki bir başkasının rüyasını görüyordum. Bir an sonra düşüşüm yavaşladı. Gözlerim kapalı mıydı, yoksa açık mı bilmiyordum. Zifiri karanlıktı. Ayaklarım yere basıyor gibi duruyordum fakat hiç bir şey hissetmiyordum. Acaba gerçekten hiç düşüp düşmediğimi bile merak ettim.
"Adını biliyor musun, küçük" dedi ses.
Kanım, damarlarımda buz kesti. Bağırarak, öfkeyle konuşmamıştı ses. Beni korkutan, sesin her bir yanımdan aynı anda geliyor oluşu ve sesin yapısıydı. Gırtlaktan konuşulmuş gibi. Sanki bir hırlamaya son anda şekil verilip konuşmaya döndürülmüş gibiydi. 'Bir dağ aslanı konuşsa, böyle olurdu' diye düşündüm
"Benim adım Marver" dedim güçlükle, başımı her yöne çevirip, karanlığın birbirinden farksız her köşesini tarayarak.
"Ne zavallı bir isim..." dedi bedensiz ses bir parça sezilen hayal kırıklığı ile. "Gerçek adını öğrenmelisin, küçük. Şimdi uyan"
Yatakta doğrulmuş, derin derin soluyordum. Ter içinde kalmıştım. Kasabaya dönüp, tamamen iyileştiğimden bu yana, sıcağa rağmen ilk defa terliyordum. Rüyalarımı çok nadir hatırlardım, fakat az önce uyandığım kabusu unutmam mümkün değildi. Bir kabusun içinde kapana kısılmıştım. Fakat o karanlık ve ses, rüyamın güzel başlayan ilk kısımlarından çok daha farklıydı. Daha gerçek gibiydi. Üstelik uyanık olmadığımı da biliyordum. Ses adımı sorup, cevabımdan hayal kırıklığına uğramıştı. Tam bir saçmalıktı. Lanet olası Bay Morro 'nun kızı Rona, beni rüyamda tuzağa çekmişti! Rüyamın, kız ile olan kısımlarını düşününce, yavaşça etkisinden kurutulduğum korkuya bir de utanç eklenmişti. İyileştiğimden bu yana, bir aydır Bay Morro 'ya çiftliğinde yardım edip, biraz para biriktiriyordum. Kızı Rona benimle hiç konuşmamıştı bile. O etrafta olunca, kaçamak bakışlar atmak gibi bir hobim vardı. Tüm bunlar Ustam ve şifacı Bayan Manaste ile üç günlük bir yolculuğun ardından kasabaya varmamızdan sonra olmuştu. Birlik binasına sapan yolda arabadan inerek, çiftçiye teşekkür etmiş, yaşlı şifacıyı kendi evine götürmesi için ayrılmalarını izlemiştik. Yolculuğun yorgunluğu, hasta bedenimi çok daha zayıf düşürmüştü. Ustamdan destek alarak, birlik binasına girdiğimizde, Bay Mila yalnız değildi. İçeri girdiğimizde, mutfak bölümünden bir kadın ve bir erkek çıkmışlardı. Kadın, ustamı görür görmez koşarak boynuna sarılmıştı. Kadın ustamın ablasıydı. Bay ve Bayan Sinder, hiç vakit kaybetmeden ustama ziyaretlerinin sebebini açıklamaya girişmişlerdi. Bu öylesine yapılmış, sosyal bir yolculuk değildi. Çift buraya Dikenaltı köyünden geliyorlardı. Ustamın söylediğine göre köy, ülkenin en güney batı sınırına yakındı ve yolculuk at üzerinde haftalar sürüyordu. Anlaşılan Bay Sinder 'in üzüm bağcılığı işi giderek büyümüş, ülkenin farklı yerlerindeki damıtımhanelere şarap yapılmak üzere sulu posa naklediyordu. Uzun süren son seferine Bayan Sinder 'de katılmış ve Dikenaltı 'na döndüklerinde, tatsız bir süprizle karşılaşmışlardı. Çiftlik evleri talan edilmiş, değerli ne varsa çalınmış, ve dışarıdaki ahırlar ve ambarlar dahil çoğu yer yanmıştı. Fakat çiftin Yerdüme 'e kadar süren uzun yolu katetmelerinin asıl sebebi, evin en dış kapısına kazınmış olan semboldü. Bir yay içerisine yerleştirilmiş, kedigil pati izi... Birileri ustama mesaj vermek için, kız kardeşi ve eşinin bütün hayatını altüst etmişti. Ustam aldığı habere derinden üzülüp, sayısız defa çiftten özür dilemişti. Bay ve Bayan Sinder de, defalarca suçlunun ustam değil, evlerini talan edenler olduğunu hatırlatmışlardı. İkisinin de ustama yaklaşımları gözüme samimi görünmüştü. Ustama kızmadıkları belliydi, fakat yine de çift üzgün ve sinirli bir ruh halindeydiler. Ustamın bu işi yapanlar hakkında bir tahmini vardı. Serseri Prens isimli bir hayduttan bahsetti. Büyük Temizlik zamanı iki sene kadar bu adamın izini sürmüş, organizasyonunu dağıttıysa bile adamın kendini asla yakalayamamıştı. Ustama göre, adam tam bir hayaletti. Kimse eşgalini ve yerini bilmiyordu. Büyük Temizlik 'den sonra, namını duyan olmadığı için, devlet tarafından çoktan ölü sayılmıştı. Ustam buna hiç inanmadığını söylemişti. Bir takip sırasında, Serseri Prens 'in sığınaklarından birini bulup, içeridekiler ile kavgaya girdiklerini anlatmıştı. Ustam, kırk kişilik bir kraliyet birliğine izcilik ediyormuş. Sığınakta yer alan eşkiyaların sayısı çok daha fazlaymış. Amansız bir sürpriz saldırı ile sığınak olarak kullanılan mağarayı basıp, içeride kim varsa kılıçtan geçirmişler. Ustamın bizzat ellerinden ölümcül yaralanan bir eşkiya, Serseri Prens 'in kardeşi olduğunu iddia edip, abisinin intikamı ile ustamı tehdit etmiş. Geçen yıllarda ne Serseri Prens, ne de söz verilmiş intikam gün yüzüne çıkmış. Ustama göre, on seneden fazla bir süre sonra, bütün yaşananlar bu intikam ile ilgiliydi. Kardeşe karşın kardeş. Bize hikayesini anlattıktan sonra, Bay ve Bayan Sinder 'den, bütün bu işler çözülene kadar Dikenaltı 'na dönmemelerini söylemişti. Hayatlarının tehlikede olmalı ihtimali vardı. Eğer çiftliğe geldiklerinde, ikili evde olsaydı, ikisinin de ölmüş olacağını söylemişti. Çift gelirken, ambarlarından kurtulmuş olan bütün ürünleri alıp, gerçekleştirebilecekleri son teslimatları yapmak için hazırlanmışlardı. İşleri bittiğinde, ustama haber gönderip, geçici olarak olarak yerleşecekleri sığınağın yerini bildireceklerdi. Çiftin kılığı kıyafeti düzgündü ve paranın sorun olmayacağını hissetmiştim. Bu yönde hiç bir endişeleri yok gibiydi. Onlar gelecek hasatlarını, yuvalarını ve söz verilmiş teslimatlarını düşünüyorlardı. Çift ertesi gün acele ile yola çıkıp, ustamı konu üzerinde çalışması için yalnız bırakmışlardı. Ustam, yapılacak ilk işin, şüphelerinin doğruluğunu anlamak olduğunu söylemişti. Bunun için Dikenaltı köyüne gidip, çiftliği incelemeli ve soğumuş izleri elinden geldiğince geriye doğru sürmeliydi. Bu iş uzun bir yolculuk ve ciddi bir fiziksel dayanıklılık gerektirdiğinden, beni yanına alamayacağını söylemişti. Kararı neredeyse gözlerimi dolduruyordu fakat onu anlamıştım da. Eğer iyileşmemi bekleseydi, kalan izler sonsuza kadar yok olabilirdi ve o hasta halimle, bir aya yakın süren yolculuktan sağ çıkmam mümkün olmazdı. Kalbimde sıcak bir sızı ile ustamın bir kaç gün içinde gerekli ayarlamaları yapıp, yolculuğa hazırlanmasını izlemiştim. Giderken, döndüğünde beni tamamen iyileşmiş ve eğitimime kaldığım yerden devam etmeye hazır görmek istediğini söyleyip sarılmıştı. Onun yokluğunda Bayan Manaste ve Bay Mila, iyileşebilmem için beni sık boğaz edebilmek adına tüm yetkiye sahiplerdi. İkisi de bu yetkiyi kullanmaktan hiç çekinmiyorlardı. İlk iki hafta boyunca, yataktan bile çıkmamıştım. Bir aya yakın zaman, sayısız şurup ve azar sonra nihayet artık ateşlenmez olmuştum. Vücudum giderek tekrar eski gücüne kavuşmaya başlamıştı. Bay Mila odamdan çıkıp, evdeki işlere yardım etmeme izin vermiş, haritaları çalıştırıp, eski korucu maceralarından ders almamı sağlamıştı. Fakat kasabaya çıkmam konusunda hala gönülsüzdü. Bayan Manaste, vücudum tekrar dirençli hale gelene kadar, elimden geldiğinde az insan ile kaynaşmamı salık vermişti ve Bay Mila bunu, sanki On-İkiler 'den biri söylemiş gibi şevk ile tatbik ediyordu.
Bir aydan biraz fazla bir süredir dışarı çıkabiliyordum. Ustam gideli üç ay geçmişti ve tek bir haber almamıştık. O kadar uzaktan haber yollaması için uygun bir araba bulmasının imkansıza yakın olduğunu biliyordum, fakat onu düşündükçe endişelenmeme engel olamıyordum. Kendimi, kişisel hedefime yoğunlaşmaya zorlamıştım. Dışarı adım attığım ilk günde, kendimi Kızıl Kardeş tapınağının önünde bulmuştum. Artık iyice ayaklandığım için, yaşlı şifacıyı birlik binasına kadar yormayıp, düzenli kontrollerimi gerçekleştirmesi için ona benim gitmemi teklif ettiğimde önerimi kabul etmişti. Belli ki şifacı da, sürekli aynı yolları tepmekten bunalmıştı. Bayan Manaste 'nin kulübesi, kasabanın diğer ucunda, dik bir tepenin üzerindeydi. Oraya giderken zaten Kızıl Kardeş tapınağının önünden geçmem gerekiyordu. Tapınak, kasaba meydanı ile, kulube arasında kalıyordu. Tapınağın önü şifa bekleyen, kutsanma dilenen insanlar ile dolu olduğu için, meydana tezgah kuran esnafın, doluluk yaşandığında tapınak yönüne doğru kayma eğilimi vardı. Bitmeyen yaz mevsimi ve yetersiz beslenme, ölümcül hastalıkların görülme sayısını arttırıyordu. Tapınak önünde, hasta yakınlarından oluşan kalabalık, ilk gittiğim günde onlarca kişiden oluşuyordu. Ara sıra, tapınak içerisinden bahçeye çıkan bir rahip, bağırarak bahçeyi dolduran insanlara şifa diliyor, kutsamalar sunuyordu. Yerlere kadar kapanıp saygı gösteren kalabalıktan, rahibin ayağına yapışıp bir yakını için özel dua isteyenler de oluyordu. İnsanlar gerçekten sevdikleri birileri için, çok şey yapabiliyorlardı. O günkü kalabalıkta, rahiple konuşmama imkan olmadığını düşünerek şifacıya gitmiştim. Bunu günlük bir rutin haline getirdim. Şifacıya haftada bir gün uğruyordum ama her gün tapınağa gidip uygun bir fırsat kolluyordum. Beklediğim fırsat bir hafta boyunca gelmemişti. Sonunda fırsatın hiç gelmeyeceğine emin olarak, tapınağın bahçesine girip, kalabalığın arasına karışmıştım. Tapınağın binası yeterli büyükteydi, yine de bu insanların içeri girmesine müsaade edilmiyordu. Bekleyişim sürerken, insanlar birbirlerine şifa dilekleri iletip, bir tür anlayış içerisinde dayanışma sergiliyorlardı. Ben de bu insancıl davranıştan payımı almıştım.
"On-ikiler sizi kutsasın, genç adam" demişti beli bükük halde, elindeki bastonla bana yaklaşan adam.
"Sizi de, efendim" diye cevap vermiştim.
Adam üzerinde oturduğum iç bahçe duvarına iyice yaklaşıp, hemen yanıma oturmuştu.
"Dizlerim artık avluda yere kapanamayacak kadar yaşlı ama sen Kızıl Kardeş 'e yakarışını orada, dizlerinin üzerinde duyurmalısın, genç adam" derken, baston tutmayan elini, biraz ilerimizdeki kalabalığa doğru uzatmıştı.
"Neden bizi içeri almıyorlar" diye sormuştum.
"Aralarında bunca hasta olan bir kabalığı sen içeri sokar mıydın? Bazı ölümler pire gibi bir ölümlüden hop diğerine sıçrayıverir" diye açıklamıştı yaşlı adam.
Benim içeri girip, hassas konuyu bir rahiple başbaşa konuşmam gerekiyordu. Bunun için, onları hasta olmadığıma ikna etmem şarttı. Yapabileceğim tek şey, üzerimdeki üniformayı kullanmaktı. Başka türlü, çılgınca soruları olan aptal bir çocuktan farklı görünmezdim. Yaşlı adama teşekkür dahi etmeyi düşünemeden oturduğum yerden fırlayıp, yürürken aklımda şekillenen planı uygulamaya koymuştum. Kalabalıktaki insanları rahatsız etmeden çevrelerinden dolaşmış, tapınağın ana kapısının önüne gelmiştim. Kaliteli gümüşten tokmağı, kakmalı ahşap kapının üzerine bir kaç defa indirmiştim. Bir kaç dakika sonra, tekrar aynı şeyi kapacakken, kapının gözetleme bölmesinden, genç bir çocuğun yüzü görünmüştü.
"Ne vardı" diye sormuştu.
"Kraliyet korucu birliği, üzerinde çalıştığımız bir meselede Kızıl Kardeş tapınağının bilgeliğinden istifade etmek istiyor" diye resmi bir tonda konuşmuştum kapıdaki çocukla.
Yüzü, bir an ne yapacağını bilemez ifade ile kaplanan çocuk, sıkıntılı bir düşünme sürecinin ardından tahta kapının sürgülerini açmıştı. Dönüp baktığımda, arkamdaki kalabalığın, umut dolu gözlerle sürgü sesi gelen kapıya baktığını görmüştüm. Fakat kapıdan dışarı çıkıp onları kutsayacak bir rahip yoktu. İçeri girecek bir yalancı vardı. Sürgünün sesi yalnızca dışarıdan değil, içeriden de duyulmuş olacaktı ki, ben daha tapınak binasına adım atarken, bulunduğum giriş salonuna çıkan bir koridorun önünde, dazla kafalı ve orta yaşlı bir rahip peydah olmuştu.
"Sana kapıyı ne olursa olsun açmamanı söylemiştim!" diye paylamıştı, yeni bir çırak olduğunu düşündüğüm çocuğu.
"Kendisinin bir suçu yok saygıdeğer rahip. Kraliyet korucu birliğinin resmi bir işi için buradayım. Deneyimli bir Kızıl Kardeş rahibinden fikir almak istiyoruz" diye sinmiş çırağı olası bir cezadan kurtarmaya çalışarak.
"Korucuların bizimle ne işi olur? Sürmeniz gereken çoban köpeği izleriniz mi bitti?" diyerek durumdan hoşnutsuzluğunu saklamadan dile getirmişti rahip.
"Eğer size bir kaç soru sormama izin verirseniz, daha sonra üzerinde çalıştığım konunun detaylarını sizinle paylaşabilirim" demiştim bir blöf yaparak.
"Kim olduğun ve ne yaptığın umrumda bile değil çocuk. Eğer soru sormak ya da salonda özel bir kutsanma istiyorsan herkes gibi 25 dahne ödeyeceksin. Bizim zamanımız kıymetlidir" demişti rahip duygusuz bir tüccar gibi.
Yanımda hiç para yoktu. Daha doğrusu hayatım boyunca yanımda daha önce hiç para olmamıştı. Çıraklıktan kazandığım para, doğruca yalanlarla ihanet ettiğim üniformama ve malzemelerimin borcuna sayılıyordu. Fakat bunu rahibe söyleyemezdim. Blöfümü sürdürmem gerekmişti.
"Henüz bir çırak olduğum için cahilliğime verin saygı değer rahip. İzninizle birliğime dönüp, kıymetli zamanınızı karşılayacak miktarı temin ederek döneyim" demiştim hızlı bir düşünce ile.
"Bir daha ki sefer şu kapıdan cebi boş girersen, seni garizon askerlerine bizzat kırbaçlatırım" diyerek beni kapı dışarı etmişti rahip.
Sonraki adımımı düşünürken, çabucak tapınak bölgesinden ayrılıp, amaçsızca yürümeye başlamıştım. Göl bölgesinde yaşadığım olayları çözmem gerekiyordu. Ellerimden lanet ateşler fışkırtmış, ve tamamen kalpsiz bir pislik haline dönüşmüştüm. Yetimhaneden Göbek bile benim yanımda yeni doğmuş bir bebek kadar masum kalırdı. 25 dahneyi bulmak zorundaydım. Bu parayı birlikten isteyemezdim. Belki istesem bana borç verebilirlerdi ama bu bir sürü soru ve açıklama gerektirirdi. Oysa ben ikisini de yapmak istemiyordum. Bu benim kişisel meselemdi. Bir saate yakın süredir atılmış rotasız adımlarım beni geçici olarak çalışacağım ve ilk defa bir kıza bir şeyler hissedeceğim yer olan çiftlik arazisine kadar getirmişti.