Yola çıkışımızdan saatler sonra, hayatın karşıma çıkardığı bir başka gizem üzerine düşünüyordum. Saatlerdir yalnızca oturuyordum, ve bir şekilde bedenim kendini yolculuktan yorulmuş hissediyordu. Kendimi kısa uykulara dalıp çıkarken yakalıyordum. Dün gece uykusuz geçmişti, ve köyden uzaklaştıkça, omuzlarımdan bir yük kalkmış gibi hissediyordum. Yolculuk, bedenime iyi gelmese de, ruh halime kesinlikle olumlu yönde etki etmişti. Yüksek bir ovanın çayırlar ile açık patikasında ilerlerken, çiçeklerin kokusu burnuma doluyordu. Çatı katının basık tavanı altında geçirdiğim zamanın üzerine, burada olmak esaretten kurtulmuşluk hissi veriyordu.
"Küçük bir mola verip, bir şeyler atıştıralım. Beklediğimizden iyi yol yaptık" dedi ustam.
Onun geri dönüşünü fark etmemiştim bile. Kolcuyu yola çıktığımızdan bu yana ilk defa görüyordum. Araba ile mesafesini koruyup, yolun güvenliğinden emin olmuştu.
"Benim kızım çok dayanıklıdır. Yüzümü kara çıkarmadı" diyen genç çiftçi yere inmiş, yükümüzü çeken atın burnunu okşuyordu.
"Biraz ayaklarımı açmaya hayır demem" diye katıldı şifacı, yük kasasından atlarken.
Oturduğum yerden ciddi bir çabayla doğruldum. Kasanın ucuna geldiğimde, ustam aşağı inmem için yardım etti. Bu tarz yardımlara bile artık bozulmadığımı fark etmiştim. İnsanların size yardım edecek kadar önemsemesi o kadar kötü bir şey değildi. At arabası yolun kenarında duruyordu. Çiftçi atın koşumlarını açarken, biz de kuru otlar ve çiçekler ile kaplı çayıra çıktık.
"Bayan Manaste, eğer kısa bir yürüyüş yapmak niyetindeyseniz, birazcık doğumuzda bolca kralçiçeği ve duman kökü bitkisi gördüm" dedi ustam.
"Taze kralçiçeğine asla hayır demem. Duman kökü de lazım olabilir. Kimin bir dumanbaş tarafından ısırılacağı belli olmaz. Sinsi yaratıklardır. Doğu mu dedin? Siz erzakları hazırlayın, ben birazdan dönerim" diyerek uzaklaştı.
Ben de biraz dolaşmak isterdim. Bunun için yepyeni, ayak yiyen çizmeler giymeye bile razı olurdum şu anda. Fakat gözüme kestirdiğim bir taşın üzerine oturup, açık havanın tadını çıkarmak da o kadar fena değildi. Sallanmayan bir zemin, popomda daha dinlendirici etkiler yapabilirdi.
"Nasıl hissediyorsun, evlat" diye sordu ustam.
"Çok daha iyiyim. Seninle öncülük yapmak isterdim ama şikayet edemem. Dışarı olmayı özlemişim" dedim gülümseyerek.
"Tekrar gülümsediğini görmek güzel. Eh.. Birinin arkamızı izlemesi de önemli. Sende bu şanssızlık varken, kafilemizin her türlü yardıma ihtiyacı var" derken gülümsememe karşılık veriyordu.
Arabanın arka tarafını izlemekten çok, bir uykudan diğerine koşuyordum. Ustamın kendimi iyi hissetmem için beni yüreklendirdiğini farkındaydım.
"Şanssızlık mı? Hiç de bile" dedim.
"Evlat, Yalnızdağ köyünden olduğunu söylememiş miydin" diye sordu.
"Evet, en azından ben öyle biliyorum" dedim
"Demek oluyor ki, yanına yanaştığın dağlar, durup dururken patlamak gibi yeni alışkanlıklar ediniyorlar. Pek şanslı birisi olduğunu söylemem, evlat" dedi.
Ustam farkında olmadan, doğru bir noktaya parmak basıyordu. İkinci dağ olayının şansla bir ilgisi yoktu. Dağa alışkanlığını direkt ben kazandırmıştım.
"Ne diyebilirim ki, Bay Fernar... Hayat benimle hiç sıkıcı değil" dedim.
Gülümsemesi derinleşti. Kara mizah bazen stress ve yas ile başa çıkmanın en iyi yoluydu. Buna yetimhane çocukları tarafından onaylanmış bir hayatta kalma taktiği diyebilirdiniz. İnsan, üzerine gülümseyebildiği tatsızlıklar ile yaşamayı öğrenebiliyordu.
"Kuru etimiz var. Bakalım hancı ne hazırlamış" derken ekmek bohçasını açıyordu ustam.
"Eşim yanımıza almamız için biraz peynir ve haşlanmış yumurta da verdi, beyim" diyerek çiftçi de öğlen yemeğine geldi.
"Tortu peyniri mi yoksa" diye sorduğumda başıyla onayladı çiftçi. "İşte buna kahvaltı derim" diyerek güldüm.
Yetimhane kahvaltısı ile ilgili şakamı sadece ustam anlamış ve gülüşüme katılmıştı. Bazı gülüşler, belirli hüzünler ödenerek kazanılıyordu. Keyifle başlayan yemeğimize giriştikten biraz sonra, elinde topladığı bitkiler ile şifacı da gelip aramıza katıldı.
"Bu bölge çok bereketli. Keşke arada bir gelip ot toplayabilseydim" dedi ekmekten bir parça koparırken.
"Neye ihtiyacınız olursa ben ve çırağım emrinizdeyiz, Bayan Manaste. Birliğe dönerken, ormanda rastladığımız ihtiyaçlarınızı temin edebiliriz" dedi ustam.
"Çok düşüncelisiniz korucu efendi. Sözünüz aklımda olacak" dedi şifacı halinden memnun görünerek.
Yemeğin geri kalanında huzurlu sessizliğin keyfini çıkardık ve çok fazla oyalanmadan, yolculuğumuza kaldığımız yerden devam etmek üzere harekete geçtik.
Ustamı tekrar gördüğümde havanın kararmasına yalnızca bir saat kadar vardı. Araba ile mesafesini kapatmış, herkesin duyabileceği bir tonda konuşuyordu.
"On dakika kadar sonra önümüzdeki yol, kral yolu ile birleşiyor. Bu günlük hedefimiz olan han orada" diye bildirdi.
Arkama dönüp, indiğimiz yokuşun sonuna bakmaya çalıştım, fakat patika sağa doğru kıvrılıp görüş alanımdan çıkıyordu. Hanın konumunu hatırlıyordum. Köye yolculuğumuzda önünden geçmiştik. Bir gündüz vaktiydi ve han, o zaman terk edilmiş gibi görünüyordu. Dakikalar ilerledikçe görüş alanıma giren mekandan ise hayat taşıyordu. Hanın salonu ve odaları farklı yapılardı. Salon, iki yatakhane binasının ortasında duruyordu. Yatakhaneler ise iki katlıydı. İkinci katlarına çıkan merdivenler, binaların dışındaydı. Her odanın kapısı, doğrudan açık havaya çıkıyordu. Soldaki yatakhanenin diğer yanında ise, büyük bir ahır vardı. Bütün bu binalar arası bir insan trafiği yaşanıyordu. Salonun önüne arabayla yanaştığımızda, ustam inmem için yine yardım etti. Bayan Manaste benden önce yerdeydi bile. Grubumuzu karşılamak için hemen ahırdan bir seyis geldi.
"Hoş geldiniz efendiler, ve hanımefendi. Gece konaklayacak mısınız acaba" diye sordu çocuk yaşlarındaki seyis.
Ustamın başıyla onaylamasından sonra çocuk, becerikli eller ile arabaya bağlı atı çözüp, ahıra götürmek için işe koyuldu. Salonun içine girdiğimizde, içerisi tıklım tıklımdı. Hiçliğin ortasına kurulmuş bir han için oldukça etkileyiciydi. Ustam, barın hemen önündeki bir masaya doğru ilerledi. Bira içip, şarkı söyleyip, gülüşen kalabalığa çarpmamaya dikkat ederek ustamı takip ettim. Kalabalık taşkın köylülerden farklıydı. Alışık olduğum kasaba hanının aksine, buranın müşterileri daha munis görünüyorlardı. Hepimizi oturttuktan sonra, ustama sandalye kalmamıştı. Anında barın arkasından elinde bir tanesiyle koşarak gelen kadın, sorunumuzu çözdü.
"Dörtyol Durağı Hanı 'na hoş geldiniz. Size nasıl hizmet edebiliriz" diye sordu kadın.
Anlaşılan hanın sahibi bir kadındı. Değilse bile müşteriler ile o ilgileniyordu. Yüzünde o hancı sırıtışından yoktu fakat yeterince sıcak kanlı bir yüzü vardı.
"Teşekkürler. Gece için iki oda istiyoruz. Biz beyler bir odaya sıkışırız, fakat hanımefendi için bir tane fazladan istiyoruz mümkünse" dedi ustam.
"Merak etmeyin, hala bir kaç boş odamız var. Yiyecek ya da içecek alır mıydınız? Taze güvecim ve ülkenin her yerinden bira ve şaraplarım var" diye sordu hancı.
"Hepimiz o taze güveçten alalım. Ben bir tane de Anvar birası alırım. Ya siz Bay Gilber, Bayan Manaste" diye sordu başı ile yoldaşlarına bakarak.
"Ben de bir Anvar birası alırım" diye hepsinden önce cevap verdim gülümseyerek.
Masadakiler şaşırmıştı.
"Evlat, Anvar birası çocuklar için uygun bir içecek değildir. Sana bir kök birası söyleyelim" dedi ustam.
"Bence çektiklerimden sonra, şu biranın tadına bakmayı hak ettim" diyerek biraz kendimi acındırdım.
"Bırakın denesin. Belki bu gece iyi bir uyku çekmesine yardım eder. Hancı, birayı biraz sulandırırsınız. Bana da kırmızı hafif bir şarap lütfen" dedi şifacı hanım.
Şifacı bana destek çıkmıştı. Kadın istediğinde tatlı biri olabiliyordu. Sorun, bunu çok nadir istemesiydi. Çiftçi sadece su istemişti. Benim Anvar birası istememin sebebi, bana ustamın söylediği güzel şarkıyı anımsatmasıydı. Tadına bakarsam, belki oraları hayal edebilirim gibi saçma bir düşünceye kapılmıştım. Ustam da itiraz etmemişti. Şifacının yanında, yediklerim ve içtiklerime pek karışmıyor, kararı kadına bırakıyordu. Günde bir kaç defa, Bayan Manaste 'nin tadı acı ilaçlarından içiyorsam, biraz da istediğim şeyleri içmem bana gayet adil gelmişti. Sırtım salonun geri kalanına dönüktü. Yakınlarımda bir yerden, ahşap masa üstünde düzenli tıkırdamaların ardı arkasında kesilmeyince, merakım galip gelip, baktım.
"Burası, köye giderken bomboştu. Kim bu tipler" diye sordum ortaya.
"Tamamı gelip geçen yolcu. Sabah saatlerinde buralarda kimse olmaz, evlat.Herkes yoluna devam etmek üzere ayrılır. Bir günlük mesafede başka bir han yok. O yüzden konaklamak için her çeşit tüccar, seyyah ve sıradan yolcular tarafından uğranır" diye açıkladı ustam.
Kalabalık bir grup masaya zar atıp, etraflarını zafer ve perişanlık seslerine aynı anda boğuyorlardı. Bu tarz zar ve kağıt oyunları hakkında hiç bir şey bilmezdim. Yetimhanede en sevilen oyun, taş tekmeydi. Birbirine belirli mesafede duran çocuklar, tek ayaklarını zemine sabitlerdi, diğer ayakları ile, parlak zemin üzerinde kayabilecek düz bir taşı, tek hamle ile birbirlerine doğru hesaplanmış bir hızla aynı anda iterlerdi. Hakem görevini üstlenen çocuk, kimin taşının rakibinin sabit ayağına daha yakın durduğunu tespit eder, kazananı açıklardı. Eğer taşınız fazla hızlı gidip, rakibin ayağına değer ya da geçerse baştan kaybederdiniz. Taşlar çarpışırsa, iki taraf da kaybederdi. Kaybedenin cezası ise, kazanın ayağını öpmekti. Bütün gün toz toprak içinde yalın ayak koşturmuş bir ayağı ağza değdirmek yeterince caydırıcı bir cezaydı. Etrafta zar atanların taş tekme oyununu bildiklerinden şüpheliydim. Barın ahalisi ile farklı oyunların insanlarıydık. Fakat az sonra masamıza gelen biralar, bizi anında ortak bir noktada buluşturdu.
"İlk gerçek biran olduğuna göre, neyin şerefine içtiğimizi söylemek sana düşer, Marver" dedi ustam.
Biraz düşündükten sonra "Anvar limanına" dedim.
Ustam önce biraz şaşırıp sonra gülümsedi. Belki de o şarkıyı söylerken çoktan uyuduğumu düşünüyordu. Masadakilerin gözleri, bardağı ağzıma götürürken benim üzerime odaklandı. Biranın tadı hakkında ne düşüneceğimi merak ediyorlardı. Bir yudum alıp, onları daha fazla bekletmedim.
"On-ikiler aşkına! Sizin ilaçlarınızı aratmıyor Bayan Manaste!" dedim yudumumu zorla mideme yollarken.
İçeceğin kendine has bir tadı ve yakıcılığı vardı. İnsanların onda ne bulduğunu anlayamadım. Çiftçi ve korucunun gülüşlerine, şifacı kadın bile bir gülümseme ile eşlik etti. Biranın tadını bastırmak için, güvecime giriştim. Hem tabağım hem de bardağım boşalana kadar aynı şeyi yapmaya devam ettim. Aslında, bir kaç yudumdan sonra içecek o kadar da rezalet gelmemeye başlamıştı. Genel olarak hayat ile ilgili de aynı şeyi söyleyebilirdim. Alkolün ruh haline olan bu etkisi, bu kadar popüler oluşunu açıklayabilirdi. Zaten son zamanlarda iyice küçülmüş olan midem, içeri başka bir şey yollayamayacağım kadar dolmuştu. Bu gece güzel bir uyku çekeceğimden hiç şüphem kalmamıştı. Yola çıktığımızdan bu yana işlerin ne kadar olumlu geliştiğini düşünürken, sandalyemin sırt kısmına aldığım darbe yüzünden, az kalsın olanca ağırlığımla kafamı masaya çarpıyordum. Ellerimin çarpmasıyla, bir an önce önümde duran boş tabak yerinden fırlamış ve yere düşmüştü. Daha ben neler olduğunu bile anlayamadan ustam ayağa kalkıp, arkama doğru atılmıştı.
"Seni hilebaz pezevenk!" diye bağırıyordu adamın biri.
"Beyler! Masamızda bir hanımefendi ve çocuk var. Lütfen dikkatli olun" diye uyardı ustam itişerek beni masaya yapıştırmasına ramak kalmış ikiliyi.
Arkamı dönmüş, sinirli sarhoşları izliyordum.
"Sen bu işe karışma yeşilli zibidi!" diye ustama cevap verdikten sonra, öfkesinin asıl odağına geri döndü. "Senin o zar tutan ellerini kesmeyeceğimi mi sanıyorsun budala!" dedi göbekli, orta yaşlarındaki uzun saçlı adam.
"Yenilince bir bebek gibi ağlıyorsun. Bir Trista tüccarıyla asla kumar oynanmayacağını bilmeliydim" dedi rakibine göre daha cılız ama bir o kadar sarhoş olan adam.
"Seni Murnasil dölü seni! Bakalım arkasına saklanacak bir sur duvarı olmadığında o kadar cesur olabiliyor musunuz!" diyerek Murnasil 'li adamın üstüne yürüdü.
Bir şekilde, bu tartışmalarını izlemek bana tatsız gelmemişti. Hiç bir şeyin doğa üstü olmadığı, sıradan bir sarhoş kavgasını ilk başlatan, salladığı yumruk ile göbekli Trista 'lı oldu. Murnasil 'li adam, suratına aldığı darbe ile sarsıldıysa da, bir karşı saldırı gerçekleştirebilecek kadar kendindeydi. Koşup Trista 'lı adamın üstüne atladı. Geri geri tökezleyen göbekli sarhoş, kavga ile aramıza kendini siper etmiş olan ustama çarptı. Ustam, yaptıkları şamatadan sıkılmış olacaktı ki, birbirileri ile güreşen sarhoş çifti, ayağının tabanı ile iterek başka bir masaya gönderdi. Kazandıkları ivme ile, gittikleri masayı devirdiler. Masadaki üç adam kalkıp sarhoşlara girince, Trista 'lı ve Murnasil 'linin yol arkadaşları da işe karıştı. Kısa bir süre sonra, han salonunda büyük bir kavga patlak verdi. Ustamın tekmesiyle gönderilip talan edilmiş masadan birisi koşup, deneyimli kolcuya yumruk atmaya çalıştı. Ustam hızla eğilip, adamın boşluğa attığı darbeden sonra yumruğu aynen iade etti. Bilincini kaybeden adam zeminden kalkmadı. Aynı masada oturan iki kişi önce yerde yatan arkadaşlarına, sonra ustama baktılar. Sanki sözleşmiş gibi, aynı anda saldırıya geçtiler. Ben bütün olanları hala koruduğum neşe ile izliyordum. Bir parça çakır keyif oluşumun, bu neşede parmağı olabilirdi. Yere eğilip, bir şarap şişesini kaptığımda, kollarım tüy kadar hafif gibiydi sanki. Şişeyi doğrudan, ustama koşan adamlardan birine attım. Tabanı, adamın yüzüne isabet eden şişe kırılmamıştı. Atışımdaki güçsüzlük nedeni ile hasar da verememiştim ama ustama yeteri kadar zaman kazandırmıştım. Hala önde koşmakta olan adamı yumrukla devirdikten sonra, şişe kurbanı olanını da etkisiz hale getirdi.
"Yerinden kıpırdayan bu geceyi sokakta, kırık kemikler ile geçirir!" diye bağırdı mutfaktan çıkan devasa adam elindeki sopayı barın üstüne gümbürtüyle indirdikten sonra.
Küçük devin peşinden, hancı da barın arkasında yerini almıştı. Kalabalık bir anda, iri adama bakakalıp dövüşlerini bıraktılar. Hancı eliyle kavgayı ilk başlatan kumarbazları gösterdiğinde, iri adam cüssesinden beklenmeyecek bir hızla ilerleyip, adamları birer kedi yavrusu gibi enselerinden yakaladı.
"Bu seferlik kemiklerini kırma. Onları salonumdan atman yeterli" dedi hancı.
"Tamam, anne" dedi saçsız ve kaşsız yüzü ile küçük dev.
O minnacık hancıdan, böylesine bir devin doğduğunu düşünmek enteresandı. Aynı şey herkesin kafasından geçiyormuş gibi, salonun sakinleri bir hancıya, bir de küçük deve bakıyorlardı. Devin, adamları sokak kapısından dışarı fırlatmasıyla, insanlar da masalarına geri döndüler. Bir kaç dakikanın ardından, sanki kavga hiç yaşanmamış gibiydi. Kahkahalar ve hararetli sohbetler, masaya inen bardak sesleri eşliğinde salonu yeniden doldurdu.
"İlk biran için, uygun bir şov oldu" dedi ustam masaya oturup, ceketini düzeltirken.
"Sizi bilmem ama ben bir akşam için yeterince beyinsiz teke gördüm. İzninizle odama çekileceğim" dedi şifacı kadın bıkkın bir edayla.
Etliye, sütlüye karışmamış olan çiftçi de izin isteyip, paylaşacağımız odaya doğru gitti. İkisine de, odalarını göstermek üzere hancının yardımcıları eşlik etti. Ustamla baş başa kalmıştık.
"Bir parça çakır keyif olmuş olabilirim, Bay Fernar" diye durumumu açıkladım.
"Suratından okunabiliyor evlat. Yanaklarındaki kızarıklığın sebebinin ateşli bir hastalıktan, alkollü içeceklere bu kadar hızlı geçişi pek beklenmedikti" dedi ustam.
"Anvar adını duyunca, biranın tadını merak ettim" dedim.
Ustamın gözlerinden bir bulut geçtiyse de, içten bir gülümsemesini korudu.
"Ne zaman hasta olsam, ya da zor bir gün yaşasam, ablam söylerdi bana o şarkıyı yetimhanede" dedi korucu.
"Çok güzel bir şarkı. Bana söylediğiniz için teşekkür ederim, Bay Fernar" dedim samimiyetle.
"Eh... İlaç, dua, şarkı. Her türden yardıma ihtiyacın vardı. Beğendiğine sevindim. Artık daha fazla oyalanmayalım. Seni yatağa götürüp, bir güzel dinlenmeni sağlamalıyız. Daha iki gün yollarda olacağız" diyerek ayaklandı.
Ustamın gözetiminde, ağır adımlarla salondan ayrıldık ve bize ayrılan odanın yolunu tuttuk. Odama girmeden önce, açık havanın ılık rüzgarları ile ciğerlerimi yıkadım. Dışarıda uyumayı, bir yatağa tercih eder olmuştum. Ağır aksak, gerçek bir kolcu oluyordum belki de.