Akşam saatlerine yaklaşırken, şifacı hanımın da indiği han salonunda üç kişilik grubumuz yemek yiyordu. Diğer gecelerde, halsiz olduğumdan dolayı akşam yemeklerini odamda yemiştim. Hayatın biraz daha normalleşmesi güzeldi.
"Bence Onbaşı doğru demiş. Burada gerektiğinden bir dakika daha fazla kalmak istemem. Kasabada ilgilenmem gereken hastalar, ve ebeliğime ihtiyaç duyan hamileler var" dedi şifacı.
"Merak etmeyin, Bayan Manaste. Konuştuğumuz gibi gün ışığı ile yola çıkacağız" diyerek temin etti ustam.
"Bay Fernar, yolları kesen şu eşkıyalar hakkında endişelenmeli miyiz" diye sordum.
"Eşkıyalar, ele geçirilecek değerli şeyleri olanlara saldırır. Şifacı hanımın otları ve bizim bir kaç dahnemiz ilgilerini çekmeyecektir. Fakat yine de ben arabanın önünden gidip, bir pusuya düşmeyeceğimize emin olacağım" diye cevap verdi kolcu.
Tabağımdaki yemeği bitirdiğimde, köy meydanından gelen kalabalığın sesini duydum. Han hemen meydana kurulu olduğu için, yüksek sesli bağırışmaları, ve bot seslerini net bir şekilde seçebilmiştik.
"Hancı!" diye seslendi üst katlardan birinde olan adama ustam.
Bir dakika sonra, gürültülü ayak sesleri eşliğinde hancı salona indi.
"Buyrun korucu beyim" dedi adam.
"Dışarıdaki bu gürültüde nesi?" diye sordu ustam.
"Az önce pencereden gördüm beyim. Askerler bir grup insanı zincirleyip meydana getirdiler" diye yanıtladı hancı.
"Ben bir göz atsam iyi olur" diyerek masadaki yerinden doğruldu ustam.
"Ben de geleceğim, usta" dedim.
Ustam cevabını vermeden önce şifacı kadına baktı. Bayan Manaste bezgin bir ifade ile omuz silkince ustam "Gel bakalım..." dedi.
Yaşlı kadın bana laf anlatmaktan usanmıştı. Ona kalsa, bütün gün heykel gibi yatakta kalmamı tercih ederdi. Kim çıldırmak pahasına iyileşmek isterdi ki? Bir kaç sene yetecek kadar uyumuştum. Ustam yine de han kapısına doğru yürürken ağır adım ilerliyordu. Arkasından koşturmam gerekmemişti. Hoş bunu yapabileceğimden değildi ya. Tekrar onu bir yerlere doğru takip ediyor olmak iyi geliyordu. Handan çıktığımız meydana, evlerinden çıkan köy halkı doluşuyordu. Meydanın ortasında, cömert bir gölgesi olduğunu düşündüğüm, çok büyük bir çınar ağacının altına askerler doluşmuştu. On kişiye yakın asker grubundan bir tanesi, bizi tehdit eden onbaşıydı. Asker grubu, dört kişiden oluşan, dizleri üstüne çökertilip, zincirlenmiş tutukluların önündeydi. Tutukluların hepsi hırpani görünüşlü tiplerdi. Aralarından en yaşlı olanı hemen tanımıştım. Bu korkulu gözlerle etrafa bakan adam, köyün daimi sarhoşuydu. Yüzü çürümüş, ağzının kenarında ise kurumuş kan vardı.
"Gebora..." diye hayret dolu bir fısıltı kopardım.
"Ne dedin, evlat" diye sordu gürültü yüzünden söylediğimi duyamayan ustam.
"O adam... Şu yaşlı olan tutuklu. Onunla daha bu sabah konuşuyordum. Buranın her zamanki berduşlarından" diyerek elimle tutukluyu gösterdim.
Ustam hemen kendi eliyle, benim işaret eden elimi indirdi.
"Dikkat çekmeden izleyip neler olduğunu anlayalım önce" diye ihtiyatla konuştu deneyimli kolcu.
Köy halkından, meydana katılan her bir yeni üye, önce askerlere, sonra mahkumlara baktıktan sonra, çevresindeki tanıdıklar ile hararetli bir fısıldaşma içine giriyordu. Ortaya ise gürültülü bir uğultu çıkıyordu. Bir süre sonra, onbaşı toplanan kalabalığa doğru dönerek konuşmaya başladı.
"Durman köyünün ahalisi! Krallığımız, yaşanan kanunsuzlukları durdurup, düzeni sağlamak için iş başında. Buradaki mahkumlar; hırsızlık, gasp, eşkıyalık suçlarından hüküm giydiler" diye bağırdı.
Sayılan suçları işiten kalabalığın homurtusu yükseldi. Askerlerin duruşunun dikleştiğini fark ettim. Köylüler gerilince, onlar da gerilmişti. Köylülerden biri öne çıkarak konuştu
"Bir yanlışlık olmalı beyim. O en başta duran genç, biçare bir dilsizdir. Dili olmadığı için belki derdini anlatamamıştır size. Eşkıya filan değildir kendisi. Bütün köy olarak onu besler, bakarız" dedi
"Bir tüccar soymak için dile ihtiyacın yok! Bıçak tutan tek bir el kafi. Gördüğüm kadarıyla da bu adamda iki tane var. Onun üç akşam önce nerede olduğunu biliyor muydun?" diye sordu onbaşı tehditkar bir tonda.
Köylü ya adamın nerede olduğunu bilmiyordu ya da korkmuştu. Sebep ne olursa olsun, kalabalığın arasına geri döndü.
"N'olur bırakın gideyim! Ben suçsuzum!" diye bağırdı mahkumlardan tanımadığım biri
Arkasında duran asker, dizleri üstündeki adamın sırtını tekmeleyince mahkum suratı üstüne yere kapaklandı. Eserine göz atmak isteyen asker, eğilip adamı saçlarından kaldırıp, tekrar dizleri üstündeki eski pozisyonuna geri getirdi.
"Sessizlik! İşledikleri her bir suçun cezası idamdır! Mahkumlar köy meydanında asılacaklar ve işledikleri her bir suç için bedenleri, ibret olarak bir hafta süreyle asılı kalacak. Onları indirmeye çalışanların kaderi de aynı olacak" diye hükmü bağırdı onbaşı.
O sempatik yaşlı adam eşkıyalardan birisi olamazdı. Bunu düşünmemin sebebi adamın eğlenceli birisi oluşu değildi. Üç gün önce, aslında bütün hafta boyunca adamı sürekli aynı yerde, bahçe avlusunda görmüştüm. Kesinlikle bir yanlışlık yapılıyordu. Buna engel olabilirdim. Ustamın yanından ayrılıp, kendimi kalabalığın önüne attım.
"Ben şu yaşlı adam için şahitlik yapabilirim. Bay Gebora üç gün önce sürekli olarak hanın önündeydi" diye onbaşıya hitaben konuştum.
Onbaşı başını öfkeyle bana çevirmiş, konuşmam bitince de hızlı adımlarla yanıma doğru ilerlemişti. Fakat ondan önce ustam arkama gelip, elini omzuma koydu. İlerleyişini kesen onbaşının öfkeli bakışlarını artık ustam ile paylaşıyorduk. İşine karışmamızdan kesinlikle hoşlanmamıştı. Yanına koşar adım gelen başka bir asker, onbaşının kulağına bir şeyler fısıldadığında, öfkeli bakışları yerini kötücül bir gülümsemeye bıraktı.
"Madem saygıdeğer kolcu çırağı, adamın eşkıyalık suçlamasına karşı ifade veriyor, bunu görmezden gelemeyiz" diye bildirdi onbaşı.
Bir an rahatlamıştım. Masum bir insanın ipten dönmesi bana bir zafer duygusu kazandırmıştı. Tam bir teşekkür dile getirecekken, onbaşı devam etti.
"Fakat aynı zamanda, kendisi mülk sahibinin rızası olmadan onun evine girmiş, ve bunun üzerine devriye birliğine şikayet edilmiştir. Hırsızlığa teşebbüsün cezası da aynı şekilde idamdır!" dedi gözlerime bakarak.
O sırada, sarhoş adamın başına su döken kadın da öne çıktı.
"Beyim... Ben şikayet ederken onu biraz korkutursunuz sanmıştım. Kendisi asla bir hırsız-" derken sözü kesildi.
"Seni kim bir kraliyet yüksek yargıcı olarak atadı, kadın! Bir suç bildirisinde bulundun ve suçlu yakalanarak, hükmü kanunlara göre verildi. Bu kadar şamata yeter!" dedi on başı.
Dönüp askerlere başını salladığında, bölük hızla çınar ağacının yüksek dallarına ipler atmaya başladılar. Mahkumlar sızlanıp ağlamaya başladı. Sarhoşa su döken kadın da göz yaşları içinde olduğu yerde kala kalmıştı. Ustam bir şeyler söylemeye çalışacağımı hissetmiş olacaktı ki anında koluma yapışıp beni gerisin geri kalabalığın içine soktu. Hızını kesmeden hana doğru ilerliyordu. Çekiştirmesine direnemeyecek kadar zayıftım. Adını bir kaç defa seslenmeme rağmen, ne dönüp bana baktı, ne de hızını yavaşlattı. Han kapısından içeri girdiğimizde nihayet durdu.
"Bu yaptıkları adaletsiz, Bay Fernar. O adam kendi cebindeki parayı bile çalamaz. Size söylü-"
"Marver, sen aptal bir çocuk değilsin. Bu yaptıklarının adalet ile uzaktan yakından ilgisi olmadığını biliyorsun" diye payladı beni.
"O zaman bir şeyler yapmalıyız!" diye çıkıştım.
"Kolunu çekiştirip debelenmeyi bırak! Meydandaki insanları ve askerleri gördün, ortamın ne kadar gergin olduğunu biliyorsun. Eğer daha fazla üstelersen, o meydandaki herkesin canını tehlikeye atarsın. Otoritesi sorgulanan kraliyet askerleri, bunu hemen isyan olarak değerlendirip güç kullanırlar! Beni duyuyor musun, çocuk" diye bağırdı ustam.
Başım öne düşmüştü. Buna inanamıyordum.
"Sana ormanda, askerlerin hem yargıç hem cellat olmaları ile ilgili ne söylediğimi hatırlıyor musun? Bu yetkinin kazandırdığı zamana karşın, bedeli bu. Üzgünüm evlat, ama o insanlar için yapabileceğin hiç bir şey yok. Şimdi odana çık ve şafağa kadar oradan ayrılma" diyerek beni yukarı gönderdi.
Yüzü tartışma kabul etmez bir sertlikteydi. Bu durumun onu da derinden rahatsız ettiğini, ormandaki o konuşmada anlattıklarından biliyordum. Eğer elimizden gelecek herhangi bir şey olsaydı, ustamın bunu yapacağını biliyordum. Bir kabulleniş ile odama çıktım.
Şafak yeni atıyordu. Tüm gece boyunca yalnızca bir saat kadar huzursuzca uyumuştum. Kalabalığın homurtusunu, önce mahkumların çığlık ve bağırışları, daha sonra ise mutlak bir sessizlik takip etmişti. Bir süre sonra ise, dağılan kalabalığın ayak sesleri duyuldu. Bu sesler içerisinde toprağı döven postalların sesi de vardı. Eğer pencereden dışarı bakabilseydim, orada sadece sallanan dört ceset göreceğimi biliyordum. Odaya girdiğimden beri pencereden bakmamıştım. Bir haksızlıkla karşılaştığım zaman, ilk içgüdüm müdahale etmek olsa da, her zaman kendimi durdurup, mantıklı bir plan ile sonuca gitmeyi seçerdim. Burada mantıklı bir son yoktu. Ne yaparsam yapayım, o insanların hayatı geri gelmeyecekti. Askerlere bir şey yapma şansım da yoktu. Deneyimli bir askerin, en iyi günümde bile ben daha palamı kınından çekemeden kellemi uçurabileceğine şüphem yoktu. Kendi düşüncelerim ile doluyken, odamın kapısı açıldı ve ustam girdi.
"Uyanık mısın? Güzel. Çiftçi arabayla geldi. Eşyalarını ben getireceğim. Sen acele etmeden salona in" dedi.
Yatakta doğrulup, sonra ayaklandım. Artık alıştığım bitkinlik beni bugün de yalnız bırakmamıştı. Düşmemeye gayret ederek, bıkkınlık verecek kadar uzun bir sürede han salonuna indim. Hancı, Bayan Manaste 'ye bir bohça veriyordu.
"Hala sıcaktır. İki gün boyunca taze kalır bu ekmek. Yolculuk için.." dedi hancı gülümseyerek.
Sabahın bu saatinde bile o gülümsemeyi takınabiliyordu. Tam bir profesyoneldi. İster istemez adamı taktir ettim. Şifacı, ekmek için teşekkür ederken ben de geri durmadım.
"Bize gösterdiğiniz sabır ve alakanız için teşekkür ederim" dedim.
"Ne zaman dilerseniz kapımız size açık, genç efendi" dedi hancı, gülümsemesinden bana da bir pay vererek.
Genel nezaket kurallarına da uyduktan sonra, arkamı dönüp dış kapıya doğru yürüdüm. At arabası hemen kapının önündeydi. Dışarı adımımı attığım anda, kafam refleks olarak çınar ağacına döndü. Rüzgarda sallanan çıplak bir kaç ayak gördüğümde, kafamı tekrar arabaya çevirdim. O yaşlı sarhoşun ölü yüzünü görmek istemiyordum. Onu, kendisini ölüme götüren kadına attığı laflar ve gülen yüzü ile hatırlamak istiyordum. Ustamın arabasını kiraladığı çiftçiyi tanımıştım.
"Günaydın Bay Gilber. Bize Yerdüme 'e kadar eşlik etmeniz ne hoş" dedim.
"Sizin için en azından bunu yapabilirim" dedi genç çiftçi.
Adamın hafızama kazınmış olan, ilk karşılaştığımızdaki korkulu yüzünün yerine, sıkıntılı bir tane gelmişti. Az ilerisinde sallanan, tanıdık cansız suratlar vardı. Bir ay boyunca, sallanmaya devam edip bütün köyün moralini aynı şekilde bozacaktı. Belki Bay Gilber için, bizimle beraber bir süre için buradan uzaklaşmak en iyisiydi. Tıpkı şifacı gibi, benim de burada fazla bir saniye bile oyalanmaya niyetim yoktu. Çiftçi, sürücü bölmesinden atlayıp, arabanın yük kasasına binmeme yardım etti. Kendimi yukarı çekecek gücü bulamamıştım. Bindiğimde, minnet ile teşekkür ettim. Arkamı meydanın kaçındığım görüntüsüne dönerek, kasaya oturdum. Huysuzlanan at, kişneme sesleri çıkarıyordu. Hayvan da manzarasını sevmemişti. Benim ardımdan şifacı kadın da gelerek, çevik bir hamle ile arabaya çıktı. Ustamın gelmesi bir kaç dakikayı bulmuştu. Eli kolu eşyalarımızla dolu bir şekilde han kapısında görüldü. Arabaya yaklaşıp, benim yüklerimi ve kendi sırt çantasını, yük kasasına, yanıma doğru bıraktı.
"Hazırız Bay Gilber. Yola çıkalım" dedi ustam çiftçiye.
Başıyla onaylayan genç çiftçi, tekrar sürücü bölümüne çıkarak huzursuz atını çıkardığı bir ses ile harekete geçirdi. Rahvan hızda meydanı geçerken, gözlerimi oturduğum kasanın tahta zemininden ayırmıyordum.
"Onun için elinden geleni yaptığını duydum" deyi verdi şifacı kadın.
"Ve hiç bir işe yaramadı" dedim başımı yerden kaldırmadan.
"Huysuz bir çocuk olsan da cesursun. Benim hayatım elimden geleni yapıp kaybettiğim insanlar, hastalar ile dolu. İçimizde hepsinin yükünü taşıyamayız. Hep, bir sonraki için güçlü olmamız gerek" dedi yatıştırır bir tonda.
İstemsizce başımı kaldırıp uzaklaşan manzaraya baktım sonunda. Günün doğuşuna rağmen, dumanı tüten köy evlerinden kimse dışarı çıkmıyordu. Bu katı bir adaletsizlik totemi gibi insanın karşısına dikilen görüntüden tek saklanan ben değildim. Burası, ilk geldiğimde vahşi bir hayvanın zulmü ile mutsuzdu. Şimdi ayrılırken, ondan çok daha vahşi birininki ile yeni bir mutsuzluk yaşıyordu. Eğer o yaşlı sarhoşu kurtarabilseydim, belki kendi karanlık yanımı affedebilirdim. Belkide böyle bencilce düşündüğüm için bile pisliğin tekiydim. Yaşlı kadına cevap olarak sadece başımı salladım.
"Kızıl Kardeş, bahçesinde onları merhametle kucaklasın" diye dua etti şifacı.
Benim de Kızıl Kardeş ile bir işim vardı. Umarım aynı merhameti bana da gösterirdi. Düşüncelerimi dağıtıp, manzaramı değiştirmek için arkama, atın ilerlediği yöne baktım. Ustam tutturduğu hızlı tempo ile aramızdaki mesafeyi açıyordu. Güney batıya ilerleyen yol yokuş yukarıydı ve etrafı geniş çayırlıklar ile açıktı. Artık böyle açıklıkların tehlikeli olduğunu biliyordum. Bütün dikkatli gözler için, gün ışığı gibi ortada olurdunuz. Eşkıya tehditinin çok ciddi olmamasını diledim. Sahip olduğum fiziksel güç ile, atın kıçından ayrılıp üzerime konan sinekleri bile zor kovuyordum. Bir kılıç dövüşünde kimseye faydam olmazdı. Elim istemsizce fırlatma bıçağına gitti. Onu atacak kuvvetim de yoktu. Üstelik onu son fırlattığımda, kendimi yarı yolda bırakmıştım. Hayatta kalmak için, yetimhaneye yeni gelmiş cılız bir bebek gibi kollanmaya ihtiyacım vardı. Bu duyguyu hiç sevmemiştim. Ben hep kendime yetebilmiştim. Bu nahoş yetersizlik hissinden kurtulmak için, hem aradığım cevapları bulup, hem çok daha fazla beceri kazanmak için çalışacaktım.
"Ruhlara gerçekten inanır mısınız Bayan Manaste?" diye sordum tekrar rahat bir pozisyon alırken.
"Tabi. Elbette, inanıyorum. Ne garip bir soru" dedi şifacı.
"Bir ruh tam olarak nedir?" dedim.
"Tam olarak ruhun ne olduğunu bilemem, çocuk. Ona inanıyorum çünkü etkilerini gördüm. Bazen her şey yolunda giderken, sanki yanacak başka bir odunu kalmamış şömineler gibi sönen insanlar gördüm. Bazen asla kurtulamaz dediklerim, daha hafifiyle bir çoklarını ölüme götürmüş hastalıklardan dönenleri de... Senin gibi mesela... Sadece bedenlerden ibaret olsaydık, şifacılık simya kadar kesin bir ilim olurdu" diye açıkladı kadın.
Bu soruları yalnızca, şimdi soracağım garip görünmesin diye dillendirmiştim.
"Peki ya ölen insanların ruhları... Siz hayaletlere inanır mısınız?" diyerek asıl istediğim noktaya gelmiştim.
Önümde hala bir kaç günlük yolculuk vardı. Beklerken en azından faydalı bir şeyler yapıp, elimdeki kaynaktan biraz araştırma yapabilirdim.
"Bak, evlat. Ölüm kabul edilmesi zor bir durumdur. Eminim, o zavallı insanların ruhları şu anda hiç acı çekmedikleri, mutlu bir yerdedir" diye deneyimli bir şifacı olarak beni teselli etmeye çalıştı kadın.
"Yani, etrafta mutsuzca dolaşıp kötülük yapmazlar" diyerek asıl sormak istediğimi, meydandaki ölülere bağlamıştım.
"Eğer sorduğun gerçekten kötü hayaletlerse, bunca ölüm görmüş biri olarak hiç birine denk gelmedim. Ölüler, yalnızca onları arkamızda bırakmadığımızda bize kötülük yapabilirler. Sevdiğin birinin artık yaşamadığını kabul edip, hayatına devam etmen gerekir. Böylelikle hem senin hem onun ruhu huzur bulurlar. Bundan ötesi, çocuklar için gece masallarıdır" dedi.
Kadının, eğer benim yaşadıklarımı yaşasaydı ne denli emin konuşabileceğini merak ettim. Eğer kötücül ruhlar yoksa, yaşadığım şeyin sebebi neydi. Belki de sadece bir deliydim. Kendimi kaybedip kötülük yapacak yer aramıştım. Ellerimden ateşler filan da çıkmamıştı. Ustamın dediği gibi dağ volkan yüzünden patlamıştı... Bunların doğru olmadığını biliyordum. Zihnim sadece mantıklı bir açıklama getirmek istiyordu. Daha fazla bilgiye ihtiyacım vardı. Şifacının bana veremeyeceği türden bilgiler. Büyülü şeylere, gizemli güçlere dair bilgiler.