Bir önceki gün, han salonundan öteye varamayan ilk denememin başarısızlığı beni durduramamıştı. Öğlen vakti, çatı katı odamın basıklığı, beni yeniden harekete geçirmişti. Hanın hemen karşısında, odamın penceresinden görüp gözüme kestirdiğim, alçak bir bahçe duvarının üzerinde oturup, sokaktan gelen geçenlere bakıyordum. Bir kasabada bile çok fazla sır olmazdı ki, böylesine küçük bir köyde, üzerimdeki yeşil korucu üniformasıyla kolayca tanınıyordum. Köy halkı, ustamın daha önce söylediği gibi bize sıcak davranıyordu. Gelip geçen insanlar başıyla selam verecek kadar kibarlardı. Çiftliğine gidip, ayı pençesi izlerini incelediğimiz Bay Gilber 'ı da görmüştüm. Halimi hatırımı soracak kadar bile yanımda oyalanmıştı. Fakat bu insanlara yardım etmiş olmak, içimdeki suçluluk duygusunu bastırmıyordu. O sabah ustam nasıl olduğumu kontrol ettikten sonra yine ortalardan kaybolmuştu. Hep yapılması gerektiğini söylediği, benim erişimim dışındaki bir noktada işleri oluyordu. Çiftlik arabasının ayarlanması, gerekli erzakların hazırlanması, yol durumu hakkında bilgi toplanması, kasabanın demircisinde silahlarımızın bilenmesi. Ona demirci ile ilgili sözlerini hatırlattığımda bile fikrini değiştirmemişti. Demircinin marifeti olan pençeli tuzaktaki çivi, çakıldığı taşın üzerinde kırılınca, ustam bu adamla iş yapılmayacağını söylemişti. Anlaşılan benim etrafımda olmaktan kaçınma fırsatı, bu riski almasını sağlıyordu. Hastalığım süresince üzerime titremişti ama hayati tehlikem geçip ayaklandığımda, ilgisinin yerini gözden kaçırılması imkansız bir mesafe almıştı. Etrafıma amaçsızca alevler ve ölüm saçmamı görmüş olabilir mi diye düşünüyordum. Yanına yürüyüp, hayatını alıp almamayı soğuk kanlılıkla değerlendirdikten sonra, bir daha dikkatimi ona vermemiştim. O sırada uyanmış olabilirdi. Bunun zayıf bir ihtimal olduğunu biliyordum. Başına aldığı yara ciddiydi ve hemen kendine gelebilmesi bir mucize olurdu. Öte yandan, ellerimden alev fışkırttığım bir dünyada her şey olasıydı. Ustamın uzaklığını buna bağlayabiliyordum. Kurtlarla yaşadığımız olay bile endişelenmesine yol açmıştı. Eğer yaptığım şeyi gerçekten gördüyse, koşarak kaçmasına şaşırmazdım. Bedenim zayıf olsa da, artık ince kuru bir dal gibi hissetmiyordum. İştahım biraz açılmıştı. Öğün sayım ve miktarı arttıkça, kısa mesafelerde hareket ediş kabiliyetim de artıyordu. Ruh halim ise başka bir konuydu. Orada işler iyiye gitmiyordu. Ustamın uzak durma çabaları, baş sallayışlar ile aldığım hak edilmemiş her selam, içimdeki birikintiye eklenen birer suçluluk damlasıydı. Birikinti içimi dolduruyordu. Köylüler dönüştüğüm şeyi bilselerdi, canavar ayıya sarılıp, evlerine evcil hayvan olarak almayı tercih ederlerdi.
"Pişt sen! Yeşilli. Senin yatakta...." derken konuşması hıçkırık ile bölündü kimliği belirsiz sesin. "...olman gerekmiyor mu?"
Dönüp sesin geldiği yöne, hemen arkamdaki bahçeye baktım. Suratına baktığım bu adam köyün daimi sarhoşlarındandı. Pencereden her baktığımda onu şu anda sızıp kaldığı bahçede, evin gölgesinde yatar halde görüyordum. Han salonu kapanırken, sarhoşluğu yüzünden uzaklaşamayıp, gelip salonun tekrar açılmasını sızarak burada bekliyor oluşu muhtemeldi. Karma karışık saçları beyazdı. Kirli yüzü ve sakallarından yaşını okumak mümkün değildi. Yaşlı olduğu kesindi. Üstünde hırpani çuval bezlerinden bozma pantolon ve tunik vardı. Bana bir ay öncesine kadar hayatım boyunca giydiğim kıyafetleri anımsatmıştı. Hayatın çok daha anlaşılır olduğu zamanları.
"Ben de sizin için aynı şeyi söyleyebilirim, bayım. Güzel bir uykuya ihtiyacınız varmış gibi duruyorsunuz" dedim.
Sarhoş adam, bana bira severlerin evrensel lisanında cevap vermeye karar vererek uzunca bir süre geğirdi. Konuşma süresini sessizce taktir etsem de söylediğini anlamamıştım. Hasta olduğum, han salonunun müdavim sarhoşlarınca bile biliniyordu ya da hala kötü görünüyor olmalıydım.
"Benim hastalığım, cebimdeki para bitince çabucacık iyileşir" dedi ve elini ders veren bir rahip gibi havaya kaldırarak, kapalı yumruğundan işaret parmağını açtı. Eğer bunu yaparken hıçkırmasaydı, daha ciddi görünebilirdi. "Ne de olsa sarhoşluk, incelikleri olan, pahalı bir perişanlıktır" diyerek küçük dersini tamamladı.
Konuşma seslerimiz duyulmuş olacaktı ki, evin diğer yönüne bakan kapısının hızla açıldığını işittik. Bir kaç saniye sonra, görüş alanımıza elinde bir kova taşıyan orta yaşlarında bir kadın girdi. Hiç duraksamadan elindeki su kovasını, sarhoş adamın yerdeki, sırtı duvara yaslı bedenine boca etti.
"Senden bıktım artık Gebora! Ayyaş nefesin yüzünden canım bahçem birahane gibi kokuyor! Hem seni, hem de sana içki satan o hancı bozuntusunu sopalamama şu kadar kaldı!" diye bağırarak isyan etti kadın.
"Hanımefendi, güzelliğiniz sabah güneşini gölgede bırakıyor" dedi elleriyle ıslak yüzünü silip pişkince gülümseyen sarhoş.
"Akşam olacak neredeyse seni ahmak! Bana bak Gebora! Eğer kalkıp kulübene dönmezsen, on-ikilere yemin olsun köpeği salacağım!" diye tehdit etti kadın.
"Ah sizi üzmeyi nasıl göze alırım, güzel hanımefendi" dedi sarhoş hışımla arkasını dönüp giden kadının peşinden gülümseyerek.
Adam hırpani görünüşlü olabilirdi fakat sempatik bir yanı olduğu yadsınamazdı. Onu izlerken elimde olmadan neşelenip gülümsemiştim. Anlaşılan bazı durumlarda, kadınlara iltifat etmek, sövmek ile aynı etkiyi yapıyordu. Gizemli canlılardı doğrusu.
"Neden beni de ustana yapacağın gibi öldürüp acıma son vermiyorsun, evlat" dedi sarhoş adam gülümseyen yüzünü bana çevirip.
Kanım donmuştu. Gülümsemem anında söndü ve içimde buz gibi bir his tüm damarlarıma yayıldı.
"An-Anlamadım?" diye kekeledim.
"Neden doğrulmam için bu yaşlı adama yardım etmiyorsun dedim evlat. Sen iyi misin? Biraz daha rengin solarsa, cam gibi olup arkanı göstereceksin. Unut gitsin, kendim de doğrulabilirim" diyerek beceriksizce ayaklanmaya girişti.
Olduğum yerde kalakalmıştım. Adamın bambaşka bir şey söylediğini hayal etmiştim. Zihnim bana oyunlar oynuyordu. Yaşlı adam yalpalayarak patikadan ilerlerken arkasından izledim. İçimdeki huzursuzluk, verdiği molayı bırakıp görev başına dönmüştü.
Han salonuna döndüğümde, ustam ve şifacı masanın birinde konuşuyorlardı. Rengim olması gerekenden daha solgun olacaktı ki ustam ayağa kalkıp masaya kadar yürümeme yardım etmek üzere atılmıştı. Şifacının ateşimi ölçmesi ve dışarılarda kafasız tavuk gibi dolaşmak hakkında çektiği nutuk esnasında, taze yapılmış büyük bir kap geyik yahnisi sipariş etmişlerdi. Sarhoşla yaşanan olaydan sonra iştahım tekrar kaçmıştı fakat karşımda oturan ikilinin daha fazla söylenmemesi için yemeği olabildiğince mideme gönderdim.
"Bayan Manaste 'ye yarın sabah yola çıkacağımızdan bahsediyordum. Karanlığa kalmadan yol üstü uygun bir hana varabilmek için gün doğumu ile yola çıkacağız. Çiftçi şafak vaktinde hanın önünde bizi bekliyor olacak" diye açıkladı ustam.
"Handa mı kalacağız?" diye sordum.
Ustam ile yollara düştüğümüzde, hep açık havada kamp kurar, hem eğitimime çalışır hem doğanın tadını çıkarırdık. 'Beni gözden mi çıkarıyor' diye düşündüm.
Fakat lafa şifacı kadın girerek "Tabiki handa kalacağız. Karşıdaki duvarın üzerinde tembelce oturmanın bile suratına ne yaptığına bak. İyi bir yemek yeyip, gerçek bir yatak üzerinde uyuyacaksın" dedi.
Yüzümdeki rengin hastalığım ile ilgisi yoktu. En azından tamamen onunla ilgili değildi. Fakat onlara hayal gücümün oyunlarından bahsetmeyip, bu anıyı da diğer gizli olanların arasına kaldırıp içimde sakladım. Sıkkın bir teslimiyet ile başımı salladım. Artık her şey bitsin istiyordum.
"Bayan Manaste..." diye kadına yeni öğrendiğim adıyla seslendim.
Daha önce hayatımı kurtaran bu kadına, adını sorma nezaketinde bulunmamıştım bile. Kadın gözlerime bakınca, sözlerime devam ettim. "Sizce ben ne zaman eski halime dönerim" diye sordum.
Kadın, en az benim kadar ciddi bir yüz ile konuşmaya başladı ve "Seni ilk gördüğümde ölmene ramak kalmıştı. Kalbin çok zayıf atıyor, bilincin ise ateş yüzünden tamamen kapalıydı. Ustan durumunu sorduğunda, ona yaşamanın çok düşük olasılık olduğunu söylemiştim. Böylesi bir hastalıktan sonra tekrar ayaklarının üstünde durabiliyorsun. On-ikilere şükretmelisin" dedi.
"Yaptıklarınız için size minnettarım şifacı hanım. Fakat benim size sorduğum-"
"Ne sorduğunu biliyorum, çocuk. Kulaklarım işitiyor. Sorunun yanıtını bilmiyorum. Yerdümen 'de durumunu takip etmeye devam edeceğim. İlk bir kaç ayın iyi beslenme, ilaçlar ve istirahat ile geçeceğinden şüphem yok. Sonrasını birlikte göreceğiz" dedi.
En azından bir kaç ay işe çıkmamam gerekiyordu. Daha bu ilk işimdi. Kolcu birliği benim orada dinlenmeme izin vermeyebilirdi. Panik ile başımı ustama çevirdim.
"Kulağa o kadar da kötü gelmiyor, Marver" dedi sakince yüzümü okuyup.
"Peki ya çıraklığım, eğitimim ne olacak? Öylece yatıp kalacak mıyım kenarda? Yanımdan kaçıp duruyorsunuz Bay Fernar. Eğer bana söylemek istediğiniz bir şey varsa lütfen şimdi söyleyin" diye çıkıştım.
Sesim, söylediğim her kelime ile yükselip neredeyse isyankar bir hal almıştı. İçimdeki hüsran ve kırgınlığı böyle ortaya saçtığıma inanamadım. Sessizlik ile birlikte yeni bir utanç dalgası içimi kapladı.
"Özür dilerim Bay Fernar. Ben size o şekilde-"
"Ben siz ikinizi yalnız bırakayım. Konuşacaklarınız var gibi. İhtiyacınız olursa odamdayım" diyerek alışıla gelmiş bir şekilde lafımı böldü yaşlı kadın.
Ustam, kadın ağır adımlarla masadan kalkıp merdivenleri tırmanana kadar hiç bir şey söylemedi. Nihayet adım sesleri duyulmaz hale geldiğinde konuşmaya başladı.
"Dinle, Marver. Geçmişte ne kadar tehlikeli işler yaptığımı, hayatımızın nasıl olduğunu artık biliyorsun. Otuzlu yaşlarıma geliyorum. Bu zamana kadar evlenip bir yuva kurmadıysam, bu ailesini yitirmiş bir çocuğun neler yaşayabileceğini bilmemden kaynaklanıyor. Sonra bir gün o nehir kıyısında seninle karşılaştık. Orman yaratığı gibi koşturduğun günden bahsediyorum. Bana belki benzer nedenlerle ile ertelediğim çırak alma işini tekrar düşünmemi sağladın" derken bakışları artık gözlerimde değil, masanın üstündeydi.
"Bir zamanlar, hala ablam ile yetimhanedeyken, kendim gibi bir çocuğu ortada bırakmayacağıma sözler vermiştim. Saf ve cahildim. İnsanın, gerçekten dikkatli olursa ölümden kaçabileceğini düşünüyordum. Kendi aileme kızgınlığım, mantıklı olmama engel oluyordu." dedi
"Ben, bunu anlayabilirim Bay Fernar" dedim.
Gözleri tekrar bana bakan kolcu "Başımdan yaralı bir şekilde uyandığımda, senin yerde hareketsiz bedenini gördüm. Kan vücudundan çekilmiş gibi bembeyazdın. Nefes alışını bile duyamadım ilk başta. Dünya başıma yıkıldı. Etrafıma bakındım, patlayan dağı, etraftaki volkanik taşları gördüm. Orada bir ahmak gibi düşmüş, seni mutlak bir ölüme terk etmiştim. Kendime öfkem köpürürken, hırıltılı nefesini duydum. Bak... Biliyorum... Senden kaçmam haksızlıktı. Sadece senden özür dilemeden önce, kendimi de affetmem gerekiyordu. Bu kadar zaman aldığı için de üzgünüm" dedi ustam.
Sözleri ılık ılık içime akmıştı adamın. Gözlerim nem ile parıldadı. Hem mutlu olmuştum, hen de suçluluğum daha da artmıştı. Ustam bütün o yıkımın, dağın bir volkan gibi doğal nedenler yüzünden patladığını düşünüyordu. Ne yaptığımı daha fark edemeden çoktan sandalyemden ayağa kalmış, usta kolcuya sarılmıştım. Hayatımda ilk defa birine sarılıyordum. Bir an sonra, ustamın elini sırtımda beni bağrına bastırırken hissettiğimde, hayatımda hep eksik olan şeyin adını koyabildim. Adını koymak için, kendi yetimhane yatağımda düşünüp durduğum gecelerin ardından, artık biliyordum. O şeyin adı, umursanmaktı. Ben kendi haklı suçluluğumu taşırken, kolcu haksız yere kendinkini yüklenmişti. Asla hak etmediğim adamın kollarından çıkıp, gözlerine baktım.
"Özür dilenecek bir şey yok, Bay Fernar. Siz sahip olabileceğim en iyi ustasınız. Üstelik kendi ustanız da bana aynı şeyi söylemişti" dedim nemli gözlerimi kurutmak adına gerekli bir gülümseme çabasıyla.
"Bay Mila mı? O huysuz ihtiyarın böyle söylediğini duy da inanma. Hayat sürprizler ile dolu gerçekten" derken o da cılız gülümsememe karşılık verdi.
Ustama, ne kadar iyi bir yol gösterici, ne kadar sabırlı bir eğitmen olduğunu anlatıp, kendini daha iyi hissetmesini sağlamak istiyordum. Fakat ben daha lafa giremeden önce, han kapısı gürültülü bir şekilde açıldı. İçeri giren üç silahlı adam, kraliyet devriyesindendi. Üzerlerindeki deri zırh ve kraliyet kırmızısı tabard* şüpheye mahal bırakmıyordu. Hızlıca ilerleyip, bara gitmeden önce gözleri benim ve ustamın üzerinde durdu. Gürültülü kapı sesi, hancıyı alarma geçirmiş, mutfaktan koşarak barın arkasına gelmesini sağlamıştı.
"Hoş geldiniz baylar. Mütevazi işletmemizde sizleri görmek ne şeref. Nasıl hizmet edebilirim?" diye sordu hancı yaltaklanır bir gülüşle.
"Bir kaç gece önce, kraliyet yolu üzerinde bir pusu oldu. Buraya bir günlük mesafe bile olmayan bir yerde. İzler bize, kanunsuzların köye kadar geldiğini gösteriyor. Son bir kaç gün içerisinde hana şüpheli misafirlerin geldi mi, hancı?" diye sordu diğer ikisinin önünde duran adam.
"İşlerin durgun olduğu bir dönemdeyiz beyim. Son bir haftadır tek misafirimiz korucu efendi ve çırağı. Bir de şifacıları iştirak ettiler" diyerek bizden tarafa baktı hancı.
Bir çeşit komutan olduğu belli olan adam, arkasını bara dönerek bize doğru ilerledi.
"Selamlar. Ben Kraliyet Devriye Alaylarından Onbaşı Branis. Burada resmi bir iş için mi bulunuyorsunuz korucu?" diye resmi bir tavırla sordu.
Onbaşının miğfersiz başı, yağlı kısa saçlarını gösteriyordu. Sesi ölçülü olsa da, gri gözleri bizi orada gördüğü için sinirlenmiş gibi bakıyordu.
"Selamlar Onbaşı. Ben Kolcu Tom Fernar ve bu da çırağım Marver. Resmi birlik görevi için burada bulunuyorduk, işimiz yakın bir zamanda tamamlandı. Eğer iz sürmek için garnizonun yardıma ihtiyacı varsa, sevislerimiz devriyenizin emirlerine amade. İzleri nerede buldum demiştiniz?" diyerek aynı resmi üslüda cevap verdi ustam.
"Kendi işimi göremediğim gün, kılıcımın üzerine doğru tökezlenmeyi tercih ederim Kolcu" derken suratında sevimsiz bir sırıtma vardı. "Hal-i hazırda zaten bir kaç tanesini yakaladık. Köyü daha fazlası var mı diye didik didik arayacağız. Sen akıllı bir tipe benziyorsun kolcu. Madem işiniz bitti, çırağını ve şifacını alıp köyden git. Böyle derin soruşturmalarda istenmeyen kazalar olur" diye devam etti.
Onbaşı ustamın bir korucu değil de kolcu olduğunu duyduğu zaman, resmi üslubunu bırakıp yerine üstü kapalı düşmanca bir tane tercih etmişti. Belki de, yanlış iz sürdüğünün düşünülmesini istemiyordu. Onbaşının ne düşündüğünü hiç bilmiyordum fakat bizden hoşlanmadığı gün gibi aşikardı.
Ustam bir baş sallamasının ardından "Elbette Onbaşı" demekle yetindi.
Askerlerin han kapısına doğru ilerleyip, dışarı çıkmalarını gözlerimiz ile takip ettik. Kapı arkalarından kapandığında konuşmaya başladım.
"Bizden hoşlandıklarını pek sanmıyorum, Bay Fernar" dedim.
"İlginç. Bunu bizi tehdit etmelerinden mi çıkardın yoksa, akıllı çocuk? O üçü, burnunun ucundaki bin tane yaban domuzunun bile izini takip edemez. Her neyin peşindelerse, bunun hayırlı bir şey olmadığına eminim" dedi düşünceli bir şekilde.
"O halde planımız ne usta?" diye sordum, Onbaşının yüzündeki aptal sırıtışı silme hevesiyle.
"Planımız, evlat... Seni öldürmeden Yerdümen 'e taşımak ve kendi işimize bakmak. Bizim bu krallığa sunacak gerçek hizmetlerimiz var" dedi.
Hayal kırıklığına uğramıştım. Bir kabadayıya haddini bildirmeyeli uzun zaman olmuştu ve biraz hareket belki bozulmuş sinirlerime iyi gelebilirdi.
"Yaa, evet. Hizmetler... Aylarca yatarak vereceğim gibi" diyerek memnuniyetsizliğimi gösterdim.
"Kimse yatacağını söylemedi. İşleri ağırdan alırken ezberlenecek bir sürü harita, öğrenilecek kurallar, tanıyacak hayvan davranışları ve atılacak bir sürü düğüm olacak. Bedenin dinlenirken, kafanın çalışmasına şifacının itirazı olmaz" dedi.
Önümüzdeki bir kaç ayın tatsız geçeceği artık garantilenmişti. Belki fırsatını yakalayıp gittiğimde, Kırmızı Kardeş Tapınağında bulacağım cevaplar, tüm bu sıkıntılara değerdi.
---------------------------
Tabard: Zırhların üstüne giyilen, kraliyet, hane, ya da birlik armaları taşıyan kolsuz cüppeler.