İlk Hastalık

1964 Kelimeler
Gözlerim bir çatı katının, duvar kenarlarına doğru alçalan üçgenlerden oluşan ahşap tavanına bakıyordu. Nerede olduğum konusunda bir fikrim yoktu. Çevreme bakmak için doğrulmaya çalıştım fakat bedenimin başka planları olduğu açıktı. Hızla yitirdiğim fiziksel güç yüzünden yastığa geri düştüm. Derdin derin solumaya başlamamın tek sebebi harcadığım çaba değildi. En büyük etkiyi bir kabus gibi geri gelen hafızam yapmıştı. Neler olduğuna inanamıyordum. Bir kapının açılma sesi duydum. "Marver! On-ikilere şükürler olsun uyanmışsın! Hayır, hayır kalkmaya çalışma sakın" diyen ustam yatağın yanında bitti.  Duygularım karman çormandı. Onu ayakta görmek içimi mutluluk ile doldurmuştu ve aynı anda onu öldürmek istediğim anın hatırası karnıma bir suçluluk sancısı sokmuştu. Bedenimin titrediğini fark ettim. Başımı bile oynatamıyordum. Boynumdan süzülüp akan damlaları hissettim. Terliyordum. Benden hayatını şans eseri kurtarabilmiş olan adam, ıslak bir bezi alnıma koyuyordu. Bezin serinliği titreyişimi arttırdı.  Ölüyor olabileceğimi düşündüm. Kollarım ve bacaklarımdaki tüm kaslardan ürpertili sızılar yayılıyordu fakat en keskin acıyı göğsümde hissediyordum. Sanki yanık izim, çektirmeyi unuttuğu bir acıyı yeni hatırlayıp hemen işe koyulmuştu. Etrafa alevler saçıp, cinayet planları kuran bir deliden, ölüm döşeğindeki cılız bir oğlana dönmüştüm. Konuşmaya çalıştım. "Siz..." diyebildim sadece nasıl olduğunu sormaya çalışırken. Dilim bir tembellik ile, aklımın emrettiği kelimeleri şekillendirmeye yanaşmıyordu. "Her şey yolunda, Marver. İkimiz de hayattayız fakat ateşin hala çok yüksek. Konuşmaya çalışarak kendini yormamalısın. Üç gündür uyuyordun. Yerdümen 'e haber yollayıp, acil şifacı talebinde bulundum. Bu akşam ya da yarın sabah burada olur. O zamana kadar elinden geldiğince çok dinlen" diye yatıştırıcı bir tonda konuştu ustam.  Gözlerimi kapattım. Kendi iradeleri ile kapandılar demek daha doğru olurdu. Dinlenmekten başka yapabileceğim bir seçeneğim zaten yoktu. Eğer hala bilincim açıksa, bunu karanlık ruh halime ve göğsümdeki acıya borçluydum. Ellerimden alevler fışkırmıştı. O lanet ayıyı küllere çevirmiştim. Bir refleks ile  ellerimin yanık içinde olup olmadığını kontrol etmeyi denedim. Hiç bir şey olmadı. Tek bir parmağım bile oynamamıştı. Aklımı, kendi bedenim içine tutsak eden bir güçsüzlük yaşıyordum. Ateşler, patlayan dağ, donan toprak... Hepsini, ateşi çıkmış çarpık zihnimin yarattığı kabuslar olarak kabul etsem bile, o andaki hislerimi hatırlıyordum. Kibirle, küstahlıkla, kendine güvenle ve acımasızlıkla yoğurulmuş bir canavar olmuştum. Hayatını kurtarmak için düşünmeden ileri atıldığım adam, bana hiç bir şey ifade etmemişti. Bana neler olmuştu bilmiyordum. Son derece kötücül bir hayalet tarafından ele geçirilmiş gibiydim. Yetimhanede birbirimizi korkutmak için anlattığımız hikayelerdeki gibiydi. Belki de bu yüzden ölüyor olabilirdim. Şifacı yerine bir rahibe ihtiyacım olabilirdi. Kurtarılmayı hak edip etmediğimden de emin değildim. Eğer ele geçirildiysem, o zaman yaşananlar benim suçum olmazdı. Bu teori her ne kadar zırvanın ötesi olsa da, ona tutunmak için yanıp tutuşuyordum. Ustamın yumuşak sesi kulaklarımı doldurdu. Uyumadığımı hissetmiş olmalıydı. Konuşmuyordu. Tatlı ve yavaş ezgili bir şarkı söylüyordu. "Bir gemi kalkıyor Anvar limanından, güneşli denizin kalbine Yelkenleri rüzgarla dolu, yolcuların kalbi  bekleyişle Bekleyenleri varmış hepsinin, en mutlu ülkenin sahilinde Bu geminin umuttan bir rotası var Bir gemi kalkıyor Anvar limanından, uslu okyanusun içine Balıkların yarıştığı gövdesi, ufuklara bakan yolcuların gözleriyle Adlarını sevgiyle ananlar varmış hepsinin, en mutlu ülkenin sahilinde Bu geminin özlemden bir rotası var"  Şarkının şefkatli dokunuşu ile zihnimin inatçılığı kırılmış ve sonunda uykuya dalmıştım. Ne kadar zamandır uyuduğumu kestirmem mümkün değildi. Oysa birinin beni öldürmeye çalıştığından emindim. Gözlerimi açtığımda boğuk bir inilti kopardım. Tüm vücuduma soğuk iğneler batıyordu. "Şşşş. Sakin ol küçüğüm. Ateşini düşürmek için bütün vücudunu güzelce ıslatmalıyız. Hey! Uslu durmazsan seni bu yatağa bağlarım" diye beni azarlayan ses, bir kadına aitti. Homurdanmalar eşliğinde direnmeye çalıştıysam da hiç bir sonuç alamadım.  Sonuna kadar açılmış gözlerle, işkence odamın o lanet ahşap tavanına bakıyordum. İç çamaşırıma kadar çıplaktım ve tanımadığım bir kadın, sanki bir çiftlik hayvanıymışım gibi, beni buz gibi sularla yıkıyordu. Dişlerim birbirine vuruyordu. Panikledim. Kadına def olup gitmesini söylemeyi istiyordum ama kontrolüm dışı hızla açılıp kapanan çenem buna mani oluyordu. Ustamın masmavi gözleri, tavanla arama girdi. Bir kaç yıl yaşlanmış gibi görüyordu. Sakalları uzamış, gözlerinin altları mordu.  "Marver, çok yakında hepsi bitecek. Sadece birazcık daha dayanman gerekiyor. Bunu beni için yapar mısın" diye sordu usulca, elleri saçlarımın arasında gezinirken. Onu öldürmeye çalıştıktan sonra, en azından bu istediğini gerçekleştirebilirdim. Gözlerimi sımsıkı yumup, soğuk suyun tenimde yarattığı hayali iğnelere dayanmaya çalıştım. Tepinmeyi bırakmıştım. En azından istemli olarak yaptığım tepinmeleri bırakmıştım fakat bedenim kendi başına da yeterince kıpırtı yaratıyordu. Titremem azalmıyordu. Kadın işkence  yöntemini değiştirerek, beni sırtımdan verdiği bir destekle doğrulttu ve tadı rezalet sıvıyı içmem için ağzıma bir bardak dayadı. Dilim, damağım kupkuruydu ve su içmeye nefes almak kadar çok ihtiyacım vardı, ama buna rağmen o sıvıyı yutmaya çalışırken kusmama ramak kalmıştı. Sıvı ağzımın kenarlarından dökülse de, büyük bir kısmı mideme gitmişti. Bedenimi yastığa geri koyarlarken, dünyam tekrar karardı. Hastalığımın altıncı gününün sabahı uyandığımda, kendimi daha iyi hissederken buldum. Titremiyordum ve ağrılarım da azalmıştı. Bu sefer uykudan sadece zihnim uyanmamıştı. Bedenim de komutlarımı gönülsüzce yerine getirecek kadar uyanıktı. Yatağımda doğrulup odamı gözden geçirdim. Ustam kendi yatağını, benim odama taşıtmıştı. Ne zaman uyanacak olsam etrafımda oluyordu. Kendisi de zor günler geçirmişti. Başına aldığı yara ile bilinçsiz bedenimi, göl bölgesinden Durman Köyü 'ne kadar, iki gün boyunca taşımıştı. Yol boyunca kan kaybedip zayıf düşmüştü. Bana günahlarımın bedeli olarak gönderilen zalim şifacı gelene kadar, kendi yarasıyla doğru dürüst ilgilenmemişti bile. Gölde olanları konuşmamıştık. İkimizin de dinlenip kendine gelmesi gerekiyordu. Sıkkınlığımı yansıtan derin bir soluk alıp verdim. Ustamın toplanmış yatağı boştu. Odada yalnızdım. Neredeyse bir haftadır bu odadan çıkmamış, sürekli olarak dinlenmiştim. Kendimi etrafta dolaşacak kadar dinç hissetmiyordum ama eğer o lanet tavanın altında bir süre daha kalacak olursam aklımı kaçıracaktım. En azından çıplak değildim. Ateşim düştükten sonra, ustam kalan itibarımı iade edip giyinmeme yardım etmişti. Durman 'ın tek hanı olan Demir Kazak 'ta kalıyorduk. Ayı sorununu onlar için çözdükten sonra, hancı ve köylülerin bize ellerinden geldiği kadar yardım ettiklerini duymuştum. Şifacı da handa kalmaya devam ediyor, bir kaç saatte bir beni görmeye geliyordu. Kendisiyle bir türlü anlaşamamıştık. Ustamın fikri, benim huysuzluk ettiğim yönündeydi. İyi bir ruh halinde olmadığım kesindi. Yatağa koyduğum ellerimden destek alarak doğruldum. Ayaklarımın üzerine kalktığımda, güvensiz bir şekilde titrediler. Birazcık açılmaya ihtiyaçları olduğunu düşünüyordum. Sarsak adımlarla, kapıya yöneldim. Artık gizemli hanın, diğer bölümlerini keşfetme zamanım gelmişti de geçiyordu bile. Kapım dar ve boş bir koridora açıldı. Hanın çatı katındaki tek oda bizimkiydi. Penceresiz koridor tek yöne, merdivenlere doğru gidiyordu. Daha güvenilir bir denge kazanmak için bir elimi duvara yaslayıp yürüdüm. Bacaklarım kendilerini henüz kanıtlamamışlardı. Merdivenin başına geldiğimde ise tırabzanları yakaladım. Merdivenin basamakları, bu işi kolay yoldan halletmeme izin vermeyecek kadar uzun ve yüksekti. Her bir basamağın üzerine iki ayağımı da koyarak, kısa molalar ile aşağı iniyordum. Güç bela bir alt kata ulaştığımda, hanın çatı katıyla birlikte toplam üç katlı olduğunu fark ettim. Daha en aşağı kadar uzun ve sancılı bir yolum vardı. Yolculuğumun süresini önceden tahmin edebilseydim, yanıma erzak, su  ve uyku postu alacağıma emindim. Nihayet hanın zeminine inen son merdiven dönemecine varmıştım. Durduğum yerden han salonunun büyük bir kısmı görünüyordu. Masalar tamamen boştu fakat görüş açıma henüz girmemiş alandan konuşma sesleri geliyordu. Tekleyerek ilerleyişimi son bir gayretle sürdürürken, ahşap zemin üzerinde ikinci bir kişinin ayak sesleri duyuldu. "Eh be çocuk! O merdivenlerden düşersen, yardığın kafanı dikmeyeceğime emin olabilirsin" dedi şifacı. Yaşlı kadın, sekerek ilerleyişimden kimliğimi tespit edip, bir avcı gibi fırlamıştı. Bana söylenmek için hiç bir fırsatı kaçırmıyordu. Somurtarak cevap verdim ve yoluma hiç bir şey söylememiş gibi devam ettim. Ayaklarım zemine bastığında, en yakındaki sandalyeye kendimi zor attım. Amacım dışarı çıkıp temiz hava almaktı fakat bir adım atacak daha gücüm kalmamıştı. Bunu o yaşlı huysuz kadına itiraf edecek değildim. Sanki o masaya oturmak hayattaki tek hedefimmiş ve sonunda başarmışım gibi rahatça yerleştim. "Acaba içecek sıcak bir şeyler var mı?" diye şifacıyla aramdaki irade düellosunu izleyen hancıya bakarak sordum. "Tabi ki genç efendi. Dilersen ballı bir ada çayı getirebilirim hemen" dedi hancı barın arkasından. Yüzünde hancılara özgü o samimiyetsiz gülüş vardı. Bir kalabalık içinden, han işleten birini seçebileceğimi düşünüyordum artık. Zorunlu olarak, tüm hayatınız boyunca hoşnut bir ev sahibi rolü yapmak, insanın hareketlerine belirgin bir iz bırakıyordu. Gözlere ulaşmayan sahte bir gülümseme onlardan biriydi. Tam onaylayacaktım ki şifacı araya girdi. "Bundan iki tutamı biraz fısıltı biberiyesi ile karıştırıp taze süt içinde kaynatın Bay Brutsa. Oğlanın istediği gibi sıcak ve bitki çayından daha yararlı" diyerek hancıya deri bir kese uzattı.  Hancı onay almak için bana bakmamıştı bile. Barın arkasından kaybolup mutfağa, tadı kim bilir nasıl olacak içeceğimi hazırlamaya gitmişti.  "Geçen seferki tarifiniz mi, şifacı hanım? Tadı o kadar kötüydü ki..." Şifacı, serzenişimi yarıda keserek "Mımızlanmayı bırak, çocuk. Buraya üç günlük yoldan damak zevkin için gelmedim. Büyüklerine biraz saygı göstermeyi öğrenmelisin" diye payladı beni. Ona neden kızdığımı bilmiyordum. Kadın gerçekten de tüm enerjisiyle beni iyileştirmeye çalışmıştı ve bu tarz çabaların çoğu, belirli miktarda acılı işlemler içerirdi. Öfkemin hedefinin kendim olduğunu fark ettim. Göl kenarında geçirdiğim değişim, ustama yapmayı düşündüğüm şey, beni hem korkutuyor hem de kızdırıyordu. Şifacı kadını, öfkem için bir kılıç talim mankeni olarak kullanıyordum. Saygı hakkında söylediği şey beni utandırmıştı. Bakışlarım önüme, masanın üzerindeki ellerime düştü. "Sanırım haklısınız.. Şey.. Özür dilerim" diye geveledim masama yaklaşmakta olan kadına. Şifacı bir sandalye çekerek karşıma oturdu. Kadının saçları yaşını açık ediyordu. Ela gözlerinin yanlarında derin çizgiler vardı. Ellilerinde olmalıydı. Fakat yaşına rağmen dimdik bir duruşu vardı.  "Ustan hatırladığı kadarıyla yaşananları anlattı. Hastalığın ise çok kritik geçti. Zor zamanlar yaşadın, anlıyorum fakat sırf inat uğruna, o kadar çabamı heba edersen seni kendi ellerimle terbiye ederim. Eğer buraya kadar tamamsa, özrünü kabul ediyorum" dedi söylediğini yapmaktan çekinmeyeceğini belli eder bir tonla. Başımda onayladım. "İlk defa hasta oluyorum. Sanırım bu biraz beni huysuzlaştırdı. Odamda sıkılmıştım ve hava-"  "İlk defa mı hasta oluyorsun?" diyerek beni böldü.  Anlaşılan şifacı, söyleyeceklerimin yalnızca ilginç bulduğu yerlerini dinlemeye tahammül edebiliyordu, zira konuşmamı bölmesi bir rutin haline gelmişti. "Böylesi ilk defa. Sağımı solumu incittiğim olmuştu" dedim. "Peki ya ateş? Halsizlik? Uzun süren ishal? Peki ya Sıtma?" diye soru yağmuruna tuttu beni. Sıtmanın ne demek olduğuna dair en ufak bir fikrim bile yoktu ama eğer yersiz bir vücut morluğu değilse, onu geçirmediğime emindim. "Hiç biri. Benim burnum bile akmaz. Yetimhane hemşireleri, besili bir çiftlik domuzu kadar sağlıklı olduğumu söylerlerdi hep" diyerek soruların hepsini aynı anda cevapladım. "Bak işte bu garip. Seni bulduğumda, mevcut olan bütün hastalıkları aynı anda geçiriyor gibiydin. O zayıf bünyeyle, bu yaşa kadar nasıl hayatta kaldığını anlayamamıştım bile. Sanırım o küçük domuzcuk , artık çiftlikten kovuldu" dedi şifacı. "Nasıl yani?" diye sordum "Yanisi... Bedenin bu durumdayken, hastalıklara karşı direncin falan yok. Belki son zamanlarda yeterince beslenip, düzenli uyumadığın içindir. Ustanla konuşacağım bu konuyu. Heh, soğutmadan iç bakalım" bakalım dedi hancının masamıza getirdiği sıcak içeceği görünce. "Bu arada, Bay Fernar 'ın nerede olduğunu biliyor musunuz," diye sordum. "Evet. Çiftlikleri dolaşıp uygun bir at arabası bulmaya çalışacaktı. Bir kaç gün içinde Yerdümen 'e doğru yola çıkacağız" dedi şifacı. "At arabası mı?" "Ne o, yürümeyi mi planlıyordun? O medivenleri kafa üstü inmene az kalmıştı" dedi dürüstçe kadın. Bu köyde bir aya yakın kalıp, hayat boyu peşimi bırakmayacak anılar edinmiştim. Birliğe dönmeye herhangi bir itirazım yoktu. Bu görüp geçirmiş kadına başıma gelenleri anlatıp bir şeyler öğrenebilir miyim diye düşündüm fakat bundan hemen vazgeçtim. Hikayemin hangi bölümünü anlatırsam anlatayım,  ateşli hastalık geçiren bir çocuğun hayalleri gibi göreceği kesindi. Kim ellerinden alev kusan, kalpsiz bir alçağa dönüştüğüme inanırdı ki. Gerçi kadın için kalpsiz bir alçak oluşuma dair, huysuzluğum sebebi ile bir çok delil sunmuştum. Hayır, ihtiyacım olan bir şifacı değil, daha mistik işlerle uğraşan biriydi. 'Bir rahip ya da keşiş gibi...' diye düşündüm. Köylerde tapınaklar olmazdı. Bu küçük köyün bir istisna olmadığına emindim, zira ava çıkmadan önce etrafı dolanıp köylüler ile konuşmuştuk. Bu sırada tek bir tapınak binası görmemiştim. Fakat birliğin kasabasındayken, bir Kızıl Kardeş tapınağı görmüştüm. Kızıl Kardeş ölüler diyarının bekçisi, ölümcül hastaların ve sakatların tanrısıydı. Ona adanan tapınakları gözden kaçırmak mümkün olmazdı. Kapısının önünde her zaman kalbur üstü insanların cenaze törenleri,  şifa bulmak için duaya gelenler, düşmanlarının göçüp gitmesi için adak adayanlardan bir güruh olurdu. Belki oranın rahiplerinden biri bana yardımcı olabilirdi. Tam tanrılarına göre bir vakaydım. Ölüm saçan, sevdiklerini bile ölümle tehdit eden, hemen sonrasındaysa ölüme yaklaşacak kadar ateşli hastalıklar geçiren biri olup çıkmıştım. Şu anda başıma gelenleri anlamak için en iyi şansım Kızıl Kardeş tapınağıydı. Bir hafta sonra, kasabaya vardığımızda nihayet bazı cevaplar bulabilirdim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE