Ustamla beraber aynı anda donup, heykeller kadar kıpırtısız bir şekilde göl bölgesine baka kaldık. İki haftayı geçen bekleyişimizin ardından nihayet hayvan bize kendini göstermişti. Aramızdaki bir saatlik yürüyüş mesafesine rağmen, hayvanın cüssesi olması gerektiği kadar küçük değildi.
"On-ikiler adına..." diye fısıldadı ustam.
Kılıç talimimiz henüz bitmişti. Mataramızdaki suyu yudumlayıp soluklanırken, ayının görüntüsü bizi gafil avlamıştı.
Hızlanan kalp atışlarım eşliğinde telaşla konuştum. "Hay lanet... Kocaman! Şimdi ne yapacağız, Bay Fernar?"
"Göle doğru yanaşıyor. Şu anda tek yapmamız gereken, bir fırsat çıkana kadar onu güvenli bir mesafede göz hapsinde tutmak" dedi tecrübeli kolcu.
Hayvan tembel adımlarla göle gidip, su içti. Bu bölgede onu rahatsız etmeye gönüllü bir yırtıcı olacağından şüpheliydim. Onun da yürüyüşü, bu savımı doğrular rahatlıktaydı. Su kenarında bir süre oyalandıktan sonra, dağın eteğini takip edip, güney batıya doğru ilerledi. Köye de gidiyor olabilirdi. Bunu bilmenin bir yolu yoktu.
Yine de cevabını bildiğim soruyu istemsizce sordum. "Köye gidiyor olabilir mi?"
"Gidiyorsa bile şu anda bununla ilgili bir şey yapamayız. Zamanımız az evlat. Daha önce hiç yapmadığımız kadar hızlı hareket etmeliyiz" diyerek doğruldu ve sırt çantasından pençe tuzağını alıp heybesine attı. "Yanına gereksiz bir şey alma. Silahların yeterli."
Ustam yayını da omzuna attıktan sonra, yataklarımızı ve çantalarımızı arkamızda bırakarak, eğimli arazi boyunca ilerlemeye geçtik. Eğim hızımıza hız katıyordu. Artık orman zemininde yürümeye oldukça alışmıştım fakat normalden çok daha süratli gidiyorduk. Ustam bir kaç metre önümdeydi. Onun adımlarının rehberliği ile duraksız ilerliyorduk. Heyecanım, karnımı dev bir el gibi sıkıyordu. Ustam devrilmiş bir ağacın geniş gövdesinin üzerinden atladığında, onu taklit ederek zıpladım fakat konduğum yer nemli ve yosunluydu. Çizmemin tabanları zemini gerektiği kadar tutmadığı için kayıp popomun üstüne düştüm ve ciğerimdeki hava bir gürültüyle boşaldı.
"Bir şeyin var mı," diye sordu ustam
Kafamı olumsuz anlamda sallayıp anında toparlandım. Bütün bu çalışmalar boyunca, sayısız defa üstüne düştüğüm arka tarafım artık duruma aldırış etmiyordu bile. Üstüne sertçe düşülmek, popom için günlük hayatın bir parçasıydı. Kendi kendime kızmayı sürdürerek ustamın peşine düştüm. Islak ve kaygan orman zemini, sulak bölgenin yadsınamaz bir habercisiydi. Göle yaklaşıyorduk. Toplamda yarım saate yakın süren koşumuzun ardından kolcu yavaşladı ve sık ağaçlı bir bölgenin ortasında durdu. Yanına gittiğimde, yüzü bir ciddiyet maskesi gibiydi.
"Marver, bu ava gerçekten katılmak istiyor musun?" diye sordu.
Soruya bozuldum. Korktuğumu düşünüyordu. Gerçi korkuyordumda. Fakat ardıma dönüp kaçmayacaktım.
"Elbette istiyorum" dedim dürüst bir kararlılıkla.
"O zaman, sana gitmeni söylediğimde, durum ne olursa olsun, koşarak önce kampa, oradan da doğruca köye gideceğini bilmeliyim. Bu iş geçen seferki gibi olamaz, beni anlıyor musun?" diye sordu.
Yaralı kurtla ilgili olayı unutmamıştı. Ben de unutmamıştım. Üzerine konuşmuyorduk ama o akşamı ömrüm boyunca hatırlayacağımdan emindim. Ustam bir korkak olduğumu düşünmemişti. Beni korumaya çalışıyordu. Kendimi kontrol altına alamadan, sızı veren küçük bir mutluluk hissetmiştim. Fakat o an, aç bir yetim olmanın sırası değildi. Avcı olmalıydım.
Aynı ciddiyet ile, "Söz veriyorum" dedim.
Kafasını sallayarak sözüme olan güvenini onadı ve "Bunu da cebine at, o kadar büyük bir hedefi ıskalamayacak kadar iyisin" diyerek kendi fırlatma bıçağını da bana verdi.
Ustamdan aldığım bıçağı, pantolon cebime dikkatlice yerleştirdim. Kendisi yay ve oklarını kullanacaktı. Ben de yeteri kadar yakına girersem, ayı ile olan mücadeleye destek olabilirdim. Ona öldürücü bir darbe vermeye bıçaklar yetmezdi ama dikkatini dağıtabilir ya da yavaşlatabilirdim. Bulunduğumuz noktaya son hızla gelip, yolun büyük bir bölümünü katetmiştik. Ayı bir süredir görüş alanımızın dışındaydı. İlerleyişini hiç bozmadan yoluna devam etmişti. Rüzgar ters yönden esip varlığımızı ele verecek kokuları onun yönüne götürmemişti. Düşüşümü saymazsak, hızımıza rağmen sessizce ilerlemeyi başarmıştık. Bazen en detaylı planlar bile, tıpkı benim yaptığım gibi küçücük bir hata yüzünden felaket ile sonuçlanabilirdi. Bunu eğitimimin her safhasında tekrar tekrar öğrenmiştim. Şansımıza, düşüşüm başımıza herhangi bir iş açmamıştı. Daha yavaş fakat hala tempolu bir hızla yolumuza yeniden koyulduk. Bir süre sonra ormanın sınırında duruyorduk. Ustam açıklığa adım atmadan önce etrafı dikkatlice inceledi. Ben de gözlerimle etrafı taradım. Görünürde herhangi bir yırtıcı yoktu. Kulaklarıma artık, cılız şelaleden gelen suyun yere düşme sesi ve bin bir çeşit kuşun ötüşleri geliyordu. Ustamın anlattığı göre, bir zamanlar bu şelalenin sesi, yağmur mevsiminde köyden bile duyuluyormuş.
"Açıklığa çıkıp, göl kıyısına gideceğiz, kıyıyı takip edip, ayıyı ilk gördüğümüz yerdeki izleri araştıracağız" diye planımızı anlattı ustam.
Cevabımı beklemeden ormanın içerisinden çayıra adımını attı. Hemen arkasından ben de çıktım. Kısa yemyeşil çimlerle kaplı ovayı, beyazlı kırmızılı çiçekler süslüyordu. Bütün bu av meselesini görmezden gelirsek, burası oldukça güzel bir yerdi. Sık ağaçlarla dolu orman arazisinden buraya çıkmak, bir süredir tutulmuş bir nefesi bırakmak gibi bir etki yapıyordu. Aynı zamanda çıplak gibi hissetmemi de sağlamıştı. Ormanla ilgili garip koruculara has hisler geliştiriyor olmalıydım. Fakat durup bunları düşünecek zaman yoktu. Suyun bolluğu yüzünden hayat fışkırmış ovanın bitkilerle kaplı yüzeyini seri bir şekilde adımlayarak göl kıyısına yaklaştık. Suyun yüzeyinde daha önce görmediğim cinste sürüyle kuş vardı. Ara sıra durgun ve öğlen ışığında parlayan yüzey, içten yaratılmış dalgacıklarla sallanıyordu. Göl balık dolu olmalıydı. Uzun zamandır balık yememiştim. Eğer ayı ile olan maceramızdan sağ çıkarsak, ustamı belki balık tutmak için ikna edebilirdim. Kıyı boyu ilerlerken gözlerim, bembeyaz tüyleri olan, uzun boyunlu zarif kuşlara takıldı. Öyle gösterişli duruyorlardı ki, eğer kuşların içinde asil sınıfı varsa, bu kuşların oraya ait olduğuna emin oldum. Bu doğa güzelliklerini takdir eden düşüncelerim, gözlerim üzerinden geçerken, hızla suyun altına çekilen kuşun görüntüsü ile bozuldu. Hayvan bir an önce etrafına güzellik saçıyorken, bir an sonra ortadan yok olmuştu. Direnmeye fırsatı bile olmayan kuş, adeta bir anda göl tarafından yutulmuştu.
"O da nesi" diye bir hayret nidası koyuverdim fısıldayarak.
Dönüp ustama baktığımda, aynı şeyi onun da gördüğünü fark ettim. Omuzlarını yukarı aşağı oynatarak sessizce bir fikri olmadığını belirtti. Sanırım su altı canlıları, ustamın uzmanlık alanına girmiyordu. En iyi tahminim; o dalgaları yaratan canlıların tamamının küçük masum balıklar olmadığıydı. Bir anda balık yemeği o kadar da özlemediğimi düşünüp gürültülü bir şekilde yutkundum.
Kısa bir yürüyüşün ardından, ayıyı uzaktan ilk fark ettiğimiz bölgeye gelmiştik. Yanaşıp su içtiği kıyıda, kocaman pençelerinin izleri vardı. Ustamla birlikte, aynı izlerden nemli çim zeminde de arıyorduk. Tam olarak pençe izi değildi aradığımız. O kadar ağır bir beden böylesi gür bir otlak alanda yürüdüğünde, bitki örtüsünü ezip, arkasında, diğerlerinden farklı açılara bükülüp renk değiştirmiş otlardan bir görüntü bırakırdı. Ustam adımı seslendiğinde dönüp ona baktım. Parmağı ile bana şelale tarafına doğru bir alanı gösteriyordu. Yansıyan güneş ışığında aradığımız renk değişikliğini çimlerin üzerinde görebildim. Ustamın peşi sıra, izlerin olduğu alana gittim. Hemen ilerisinde bir tane daha vardı. Taze izler bizi şelalenin düştüğü yere kadar getirmişti. Dağın zirvelerinden düşen su, rüzgar ile dağılıp, olduğumuz yere yağmur gibi çiseliyordu. Çok uzun zamandır tenimde yağmuru hissetmemiştim. Yağmur hem kısa süreli hem de nadir bir kutsanmaydı. Ferahlatıcı yapay yağmuru hissetmek için kısa süreliğine başımı yukarı kaldırdım. Su taneleri çabucak yüzümü ve giderek uzayan saçlarımı ıslattı. Bir an gözlerimi açtığımda, daha önce yalnızca bir kez tanık olduğum o güzelliği yeniden görebilmiştim. Düşen su, gökkuşağı yaratıyordu. Fakat ustam tekrar adımı seslendiğinde kendimi salak gibi hissetmiştim. Canavar bir ayı her an geri dönüp ikimizi de yiyebilecekken, burada hayallere dalabilmeme inanamamıştım. Gözlerimi ustamınkilerden mahcupça kaçırıp, hemen yanına gittim.
"Odaklan, çocuk. Ayının ini bu bölgede olmalı. Önümüzdeki arazi kayalık. Hayvan dışkısı hariç açık bir iz göremeyeceğiz. Gözün kayalardaki açıklıklarda, ve zemindeki farklılıklarda olsun. Ne kadar vaktimiz var bilmiyorum, ikimizin gözleri de bu iş için lazım, anlıyor musun?" diye sordu ustam ciddiyetle.
"Elbette, Bay Fernar" diye yanıtladım.
Aradığımız şeyi yalnızca bir kaç dakika içerisinde bulmuştuk ve üstelik izler hiç de zor seçilebilir değildi. Şelalenin sol yanında, sanki elle yontulmuş gibi düz kayalardan oluşan rampa gördük. Kısa tırmanışa sahip bu rampa, bir mağara ağzına çıkıyordu. Düz kayaların üstüne, yer yer irili ufaklı biçimsiz olanları düşmüştü, fakat rampa, tırmanmak için yeterince genişti. Eğer koca ayı buradan geçebiliyorsa, bu benim küçük bedenim için problem olmazdı.
"Bu kayalar eskiden çok daha geniş akan şelale tarafından yontulmuş olmalı. Mağara büyük ihtimalle akan suyun arkasında kalıyordu. İçeri göz atıp, ayının burayı sahiplendiğinden emin olmalıyız. Arkamda kal" dedi ustam.
Ustamın peşi sıra rampaya tırmanışa geçtim. Çok dik değildi. Mağara ağzına vardığımızda ustam beni eliyle durdurdu.
"Önce ben bir göz atacağım. Burada bekle" deyip mağaradan içeri girdi.
Mağaranın giriş yolu aşağı doğru eğimliydi. Ustam biraz yürüdükten sonra görüş alanımdan çıktı. Bir kaç dakikalık bekleyişin ardından, iyice endişelenmeye başlamıştım. Arada bir istemsizce arkama bakıp, ayının çıka gelmediğinden emin oluyordum. Başım mağaranın girişi ve rampa yolu arasında mekik dokurken, ustam tekrar görüş alanıma girdi.
"Kesinlikle ayı mağarası. İçeride kemikler ve taze dışkılar var. Üstelik hayvanın kokusu bile hala nemli mağara içerisinde" diye bildirdi.
"Şimdi ne yapıyoruz?" diye sordum gönülsüz heyecanla.
"Şimdi, evlat, tuzağımızı kuruyoruz..." dedi.
Kesin bir sessizlik içinde ayının dönüşünü bekliyorduk. Rampadan aşağı inip, şelalenin tersine doğru ilerleyip gövdemizi saklayacak kadar büyük bir kaç kaya bulmuştuk. Bedenlerimizi kayaların arkasına uzanarak saklayıp, pusuda bekliyorduk. Mağara girişine giden rampa yolunu rahatça görebiliyorduk. Ustam, mağaranın girişinden ayrılmadan önce, yanında getirdiği kapanı girişe koymuş, bana da etraftan toprak, çimen, küçük çakıl taşları ile karışık bir yığın toplatmıştı. Elimizden geldiğince tuzağın demirini gözlerden saklamıştık. Planımız; hayvan gelip tuzağa gelinceye kadar bekleyip, sonra arkasından saldırıya geçmekti. Tuzak bir yere çivili değildi ama yinede tuzağın ayıyı hareketsiz kılmak ya da en azından işi bitirebileceğimiz kadar zaman kazandırmak için yeterli olacağını düşünüyorduk. Normal şartlar altında, bu ayıyı avlamak için bir çok avcı gerekirdi. Fakat o korkmuş köylülerin şu anda bizden başkası yoktu. Garnizon böyle konularda yardım etmezdi ve yeterli sayıda korucu toplamak aylar sürerdi. Ustam bu işi bitirmek konusunda kararlıydı. Sessizlik aşamasına geçmeden önce ustam benden ayı ile karşılaşmamızda geride durmamı, yalnızca yayını bırakıp palasını çıkarırsa müdahale etmemi söylemişti. O zaman da, iki fırlatma bıçağını ayıya atıp, hızla kamp bölgesine geri çekilecektim. Bunları söyledikten sonra işlerin oraya varmayacağına dair inancını yineleyip, bana moral vermesi gerekmişti. Bekleyişimiz akşam saatlerinde son buldu. Devasa ayı tembel yürüyüşü ile şelalenin önüne kadar gelmişti. Uzun süredir kıpırtısız bir şekilde, karnımızın üzerinde yatıyorduk ve kaslarım tutulmuştu. Fakat şelale yağmuruyla ıslanmış kısa siyah kıllarla kaplı kürkü ile karşımızda olan ayı, en ufak bir şekilde kıpırdamama dahi mani oluyordu. Devasa hayvanın görüntüsü yüreğime korku salmıştı. Kalbimin atışı sessizce üzerine uzandığım çimleri dövüyordu. Hayvanın açıklıkta zaman geçirmesi bizim için çok tehlikeliydi. Her an işgüzar bir rüzgar kokumuzu 'avımıza' taşıyabilirdi. Eğer bu şekilde, yakınlarda yatarken varlığımızdan haberdar olursa, rolleri değişebileceğimize dair güçlü hislerim vardı. Hayvan, rampanın başına gelerek, rahat bir tavırla bedenini sallayıp, etrafa su damlaları saçtı. Şansımıza daha fazla oyalanmadan rampayı tırmanmaya geçti. Ayı gözden kaybolduğunda hemen sağımda, fırlamaya hazır bekleyen ustama baktım. Bana cesaret vermek için başını sallayıp önüne döndü. Artık tüm dikkatimizle dinliyorduk. Pençenin kapanma sesi ya da hayvanın bağırması saldırıya geçmek için işaretimiz olacaktı. Fakat henüz etrafta cılız şelalenin sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Kuşlar bile sanki ötmeyi kesmişti. Her saniye gerginlikle uzuyordu. Derken metalik bir ses ile karışık güçlü homurtular duyuldu. Ustam anında yerinden fırlayıp çayır boyunca koşmaya başlamıştı. Ben de doğrulup yerimden çıktım fakat tembih edildiği üzere ustamı takip etmiyordum. İçimde bir yanım buna itiraz ediyordu - aptal bir yanım -. Ustam, mağarayı görüş alanına sokabilmek için açıktan açıktan son sürat koşuyordu. Aradığı açıyı bulmuş olacaktı ki, hiç vakit kaybetmeden sadağından bir ok alıp yayına taktı. Hareketlerinde ölümcül bir zarafet vardı. Duruşu, oku yerleştirip yayı gerişi. Birbirini izleyen hareketler silsilesi, kesintisiz tek bir tane halinde görünecek kadar akıcıydı. İlk okunu anında fırlattı. Mesafeye rağmen, okun havayı yarıp tok bir şekilde isabet ettiğiniz duyabilmiştim. Hemen ardından hayvanın sinirli homurtuları daha da yükseldi. Ustam geri geri yürüyüp, bir kaç tane daha ok attı. Bir an sonra planımızda bir kusur olduğunu görmüştüm. Ustamın geri çekilme sebebi, hayvanın koşarak rampanın başına kadar inmesiydi. Sırtında ve göğsünde toplam üç ok çıkıntı yapıyordu ve arka ayaklarından bir tanesinde pençeli kapan duruyordu. Fakat bu hayvanı yavaşlatmamıştı bile. Kapanı metal bir ayakkabı gibi giymişti sanki. Devasa hayvan iki ayağının üstüne kalkıp korkunç bir kükreme sesi çıkardı. Bağırırken ağzından köpükler fışkırıyordu. Açık ağzı benim üst gövdemi tek hamlede yutabilirmiş gibi geliyordu. Ustam ok atmayı kesmedi, sırtından yeni bir ok alıp anında onu dev hayvana gönderdi. Hedefini bulan ok, iki ayağı üzerindeki ayının gövdesine saplandı. Hayvan saldırıya geçmek için tekrar dört ayak üzerine düştü. Yere çarpan iri patilerinin sesine, keskin kırılma sesleri eşlik etti, fakat bu sesler hayvanın üzerinde durduğu kayadan gelmiyordu. Sesler hızla artarak, bütün göl bölgesini doldurdu. Mağaranın yukarısındaki gevşek kaya yığını kopmuş, dağa çarpa çarpa yuvarlanarak düşüyordu. Gök gürültüsüne benzer sesler bu kanlı karşılaşmanın bütün taraflarını olduğu yerde dondurmuştu. Ustam kendini yana doğru fırlatıp takla atarak, iri bir kayanın yolundan çekildi. Hemen ardından başka bir tanesi taş zemine bir gümbürtü ile çarparak parçalara bölündü. Adeta patlamış gibiydi. Bir an sonra taklasını tamamlayıp toparlanmaya çalışan ustamın geriye doğru savrularak düştüğünü gördüm. İstem dışı olarak çoktan ona doğru koşmaya başlamıştım bile. Ayı, kayalardan sakınmak için dövüşü bırakıp yaralı olarak şelalenin altına doğru çekiliyordu. Ustamın yanına vardığımda, başından sızan kanı gördüm. Bilinci kapalıydı. Sarstığım halde kendine gelmedi. Dağın tepesinden yağan ölüm yağmuru hala sürüyordu. Onu oradan götürmek zorundaydım. Ustamı, başının önünde diz çöküp koltuk altlarından tuttum. O sırada benzer bir gümbürtü ile başka bir kaya düşerek etrafa parçalarını etrafa kustu. Omzuma ve bacağıma isabet aldım. Acıdan bayılmama az kalmıştı. Bir an gözlerim karardı. Kendimi sırt üstü yerde buldum. Anında doğrulup ayağa kalkmaya çalıştım fakat sola doğru yalpaladım. Görüşüm netleşir gibi olduğunda, nihai tabloyu gördüm. Kayaların düşüşü durmuştu. Şimdi bizi ölümle tehdit eden şey kayalar değil, kaçtığı yerden geri dönen ayıydı. Kanlı karşılaşmaya verdiğimiz kısa mola bitmişti. Hayvanla göz göze geldiğimizde üzerime koşmaya başladı. Aklıma gelen ilk düşünce, onu ustamdan uzaklaştırmak oldu. Dönüp göle doğru koşmaya başladım. Ayı da, ben de yaralıydık fakat bunun adil bir dövüş olması mümkün değildi. Aksayan bacağıma rağmen elimden geldiğince hızlı koştum. Ayının öfkeli homurtularından ve metalin çimi dövmesinden oluşan sesler giderek yaklaşıyordu. Göle varıp kendimi atabilirsem, belki takibi bırakırdı. Son anda ayıların iyi birer yüzücü olduğunu hatırladım. Bacağım ve omzumdaki acı çok keskindi. Bilincimi korumak için korkuma sonuna kadar sarılıyordum. Ayının konumunu görmek için başımı arkaya çevirdim. Aramızda en fazla on metre kalmıştı. Ondan kaçmam mümkün değildi. Zekice planlar ile kendini kurtarmak buraya kadardı. Bir korkak gibi dizlerimin üzerinde ölmeyi reddettim. En azından dövüşerek ölmeliydim. Bunu yerde bilinçsiz yatan ustama borçluydum. Koşarken belimden fırlatma bıçağını çıkardım. Bir çırpıda aniden durup dönerken bütün kaslarım gerildi. Taşların açtığı yaralardan yayılan acı mideme kramplar sokuyordu. Kendimi son anda kontrol edip, tüm gücümle bıçağı fırlattım. Bıçak, ölüme son isyanım olarak havada taklalar atarak ilerledi ve ucu yerine sapı ayıya vurunca, göğsünden sekerek yere düştü. Gider ayak kendimi hayal kırıklığına uğratmıştım. Bir attan daha cüsseli hayvan yaptığım aptallığa şaşırmış gibi durmuştu. Gözlerinin içine baktım. Orada intikam vardı. Ayının avlanma bölgesine girip, evini istila etmiştik. Üstüne bir de saldırmıştık. Bir an sonra saldırıya geçip, beni parçalarıma ayıracağından şüphe duymuyordum. En azından ustamı sağ bırakabilir diye umut ettim. Korku ve teslimiyetten yapılma bir korkuluk gibi orada dikilirken, bedenime saplanan acı ile bağırdım. Dayanılmaz acı omzumdan ya da bacağımdan gelmiyordu. Kaynağı göğsümdeki yanık iziydi. Sanki kalbim dağlanıyor, göğüs kafesim ikiye yarılarak açılıyordu. Bağırırken acıyla iki elimi de göğsüme götürerek dizlerimin üzerine düştüm. Sanki acıyı söküp atabilirmişim gibi, ceketimi iki yakasından tutup çekiyordum. Sonsuzluk gibi gelen bir an sonra acı durdu.
Gözlerimi açtığımda, siyah ayının üzerime hızla koştuğunu gördüm. Gözlerinde bir yırtıcının avlanırken sahip olduğu o tanıdık pırıltı vardı. Hayvanın küstahlığına bir an inanamadım. Benim karşımda herhangi bir şansı varmış gibi üzerime geliyordu. Benim adım, şeydi... Adımı hatırlamıyordum. Garipti. Kendim hakkında bildiğim bir şey varsa, o da bu kıllı yaratık tarafından tehdit edilemeyeceğimdi. Sakince iki ayağımın üzerinde doğruldum. Zavallı ayı yanıma vardığında beni taklit ederek doğrulmaya çalıştı. Kendince bir hamle yapacaktı belki. Bu saçma oyuna harcayacak zamanım yoktu. İleri atılarak, henüz tamamlanmamış doğruluşunu, havaya kaldırmaya çalıştığı ön ayaklarından birini tutarak durdurdum. Boyu benimkinden uzundu. Bunun bir önemi yoktu. Ayağını aşağı doğru çekip yüzünü göz hizama kadar düşürttüm ve sağ elimle uzanıp gırtlağındaki deriyi avuçladım. Tuttuğum elini zayıfça kaçırmaya çalışırken, diğeriyle beni pençelemek için tekrar doğrulmaya çalıştı. Kendimi olduğum yerde döndürerek, onu metrelerce uzağa fırlattım. Aptal hayvan o pençelerin bana zarar verebileceğini düşünüyordu. Bu fikir beni eğlendirmişti. Az ilerimde bir insan bedeni yatıyordu. Sakin adımlarla ona doğru yürüdüm. Yanına vardığımda yüzü tanıdık geldi. 'Marver...' Evet, adım buydu. Adımı nasıl unutabilmiştim bilmiyorum. Yerde yatan adam ise kolcuydu, sözde beni eğitmesi gereken adam. Yerde biçare bir av gibi yatıyordu. Onu buracıkta öldürüp utancına son versem daha iyi olurdu. Fırlattığım ayı kendine gelmiş ve bana kükrüyordu. Bazıları nerede durması gerektiğini asla öğrenemiyordu. Dönüp ben de ona kükredim. Sesim hayal ettiğimden daha az korkutucu gelmişti kulağıma. Sanki daha iyisini yapabilirdim. İçime uzanıp, korumu yakaladım. Bir korum vardı. Bunu biliyordum fakat nereden bildiğim hakkında bir fikrim yoktu. Ona uzanmak çok doğal gelmişti. Korumdan yayılan güç benliğimi doldurdu. Eğer ayı savaş istiyorsa, ona istediği şeyi verecektim. Ateşe seslendim. Çevremde harlı ateş yoktu. Önemli değildi. Bastığım toprağı, benliğimden taşan güç ile irademe boyun eğdirdim. Dipsiz bir kuyu gibi, bütün enerjisini emmeye başladım. Ayaklarımın altından başlayarak soğuyan toprak, üzerindeki çiçeklerle, otlarla birlikte donmaya başladı. Bütün ısısı çekilmiş bölge genişleyerek suya ulaştı. Kristalleşen suyun sesi duyuldu. Kollarımı uzatıp, avuçlarımı üzerime koşan talihsiz ayıya çevirdim. Bedenimi ak kor gibi saran sıcaklığı yönlendirerek kollarıma sardım, sonra avuç içlerimde yoğunlaştırıp onu hedefime ittim. Alevlerden oluşan kesintisiz bir hat, kükreyerek avuçlarım ile ayının arasını doldurdu. Hayvan göz açıp kapayıncaya kadar yok oldu. Fakat kendimi durduramıyordum. İçimde yanan güç ile alevler daha da harlanıp ayının arkasındaki dağı dövmeye başlamıştı. Taşlar eriyip lav halinde aktılar. Kayalar patlayıp etrafa saçıldı. Avuçlarımdan akan alev nehirleri dağın yüzeyini yutuyordu. Bütün irademle durmaya çalışıyordum. Kontrolümü kaybetmiş gibiydim. Parmaklarımı güçlükle bükebildim ve tüm çabam ile parmaklarımı avuçlarım üzerine kapattım. Kollarım rüzgarda uçuşan yapraklar gibi cansızca iki yanıma düştü ve hemen sonra gözlerim karardı. Ben de düşüyordum.