“Güvendiğiniz dağlara kar yağdığında en güzel çare, dağ ile karı baş başa bırakmaktır. gün gelip karlar eridiğinde; dağ yolunuzu gözleyince, en güzel cevap, başka bir dağdan selam yollamaktır.”
Mevlana
İnsanlar kadar karmaşık varlıklar yoktur herhalde bu dünya üzerinde. Neyi neden yaptıklarını veya ne düşündüklerini anlamak imkansız. Zihinlerinden geçen şeylerin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu asla anlayamayız.
Düşünce denizine oltasını atmış bekleyen sorular, hala cevaplarını bekliyorlardı. Her geçen gün daha da karmaşık ve içinden çıkılmaz hale gelen zihnim giderek berraklaşmaktan çok öte bulanmaya başlamıştı.
Ne düşünmem gerektiğini bile bilmiyordum. Gediz neden yalan söylüyordu? Yoksa asıl yalancı ben miydim?
İkinci soruyu düşünmek dahi istememekle birlikte hayal olmasına ihtimal bile vermiyordum. Konuşmuştuk… istediği kadar inkar etmeye devam etsin. Neyin peşinde olduğunu bilmiyordum ama kesinlikle bir şeyler çeviriyordu. Uzman bir doktor olabilirdi. Ve mesleği gereği diğer insanları da kandırabilirdi. Ama beni manipüle ederek kendimle çeliştirmesine asla izin vermeyecektim. Ben deli değildim…
Sadece yardım eli bekleyen ,çaresizlik içinde kalan bir insandım. Benim deli olduğumu kimse söyleyemezdi. Her ne kadar sorunlarım olsa da aklımı kaybeden ben değildim.
Gayet yerli yerindeydi işte her şey. Nedenini , niyesini bilmiyordum şimdilik ama elbette ortaya çıkacaktı . Pes eden ben olmayacaktım.
Odada ayaklanmış, bir ileri bir geri turluyordum hızla. Vücudumdaki ağrılar geçmişti bile. Zihnimde ki sorularımın cevapları için aynanda her şeyi düşünmemeli , teker teker giderek tüm parçaları yerine koymalıydım. Resmin bütününe ancak öyle ulaşabilirdim.
Sedef hemşire her şeyi biliyor olmalıydı. Ama Aybars’a sorduğumda hastanede öyle birinin olmadığını söylemesi üzerine şüphem iyice artmıştı.
İnsan aklından yüz uyduramazdı. Ben de bu kadar ayrıntılı hayal kuramazdım. O genç hemşirenin yüzü her detayıyla aklımdaydı. Elbette senide bulurum ben…
Odanın kapısının açılmasıyla içeriye benim yaşlarımda olduğunu düşündüğüm erkek hemşire girdi.
-Kardelen Hanım. Tek başınıza ayağa kalkmamanız gerekiyordu.
Endişeyle konuşurken yavaşça ona doğru yürüyerek önünde durdum.
-Biliyorum ama çok sıkıldım yatmaktan,oturmaktan. Vücudum uyuşuyor artık.
-Anladım. Ama düğmeye basarak bizi çağırın bir dahaki sefere lütfen. Ani bir komplikasyon geçirirseniz eğer yere düşebilirsiniz. O yüzden yanınızda biri olmalı.
Dediklerini dikkatle dinlerken hak verdim.
-Haklısınız… Bir daha ki sefere haber vereceğim.
Memnuniyetle gülümserken birkaç şeyi kontrol etti. Tam çıkacaktı ki hızla konuştum.
-Şey bir şey isteyebilir miyim?
Arkasını dönmüşken sesimi duymasıyla geri bana yöneldi.
-Tabii buyurun.
-Aslında bir kalem ve defter verseniz çok iyi olur.
-Kardelen Hanım dışarıdan herhangi bir şey vermemiz yasak.
-Tahmin etmiştim zaten ama gerçekten canım çok fazla sıkılıyor. Birkaç bir şey karalamak istiyorum sadece.
Masum çıkan sesime karşı kararsız bakışları ikilemde kaldığını gösterirken biraz düşündü.
-Ben bir Aybars hocayla konuşayım o zaman. Çünkü bunu ondan habersiz yaparsam başım derde girebilir.
Hafifçe gülümsedim.
-Peki. Çok teşekkür ederim.
O da gülümseyerek odadan çıktı.
Kağıt kalem istememin sebebi aklımda ki şeyleri yazmak istememdendi. Çünkü hemen unuttuğum olaylar oluyordu.
Eğer aklımdaki şeyleri yazarsam unutmamı engellerdim ve böylelikle her şey daha kolay çözüme kavuşurdu. Bana benden daha fazla yardım edecek kimse yoktu sonuç olarak.
Sedyeye oturarak pencereden dışarıya doğru baktım. Eğer bir ailem varsa neden burada değillerdi ki?
Aybars geldiğinde bunu sormak için aklımın bir köşesine unutmama dileği ile not ettim. Bakışlarımı masmavi gökyüzüne doğrulttum. Oturduğum yerden öylece bakıyordum.
Buradan çıkınca ne yapacağımı düşünmeye başladım. Önce bir deniz kenarına giderek, o temiz kokuyu içime çekecektim. Sonra belki pamuk şekeri de yerdim. Yüzümde ki gülümsemeye engel olamadım. Çocuk gibiydim…
Kesinlikle piknikte yapmalıydım bu güzel havada,yemyeşil çimleri olan bir yerde. Sonra bir fotoğraf makinesi almak için söz verdim kendime. Unuttuğum tüm güzelliklere inat her yeri en baştan bir daha gezip, tek tek fotoğraflarını çekecektim.
Herhangi bir ara sokağa dalıp kaybolacaktım belki de. Çok az kişinin gördüğü güzellikleri görürdüm kim bilir…
Aniden bir yaz yağmuru bastırırdı sonra. Yağan yağmurun altında özgürce, kimseden çekinip utanmadan ıslanırdım…
Kendime çiçek desenli bir elbise almalıydım. Bu havada çok güzel olurdu onu giymek. Belki birde hasır bir şapka. Ama gezerken yanıma fazla eşya almam. Ne de olsa birde onları taşımakla uğraşamazdım.
Mavi gökyüzüne dalan bakışlarım,yüzümde ufak bir tebessümle öylece geleceğimi düşünüyordum. Yapacaktım hepsini de. Her şeye, herkese hatta kendime bile inat bir bir gerçekleştirecektim…
-Hep gülmelisin.
-Hı?
Duyduğum sesle hızla o tarafa dönerken ne zaman odaya girdiğini anlamadığım Aybars öylece durmuş bana bakıyordu.
Kaşları merakla havaya kalkarken yüzümde ki aptal sırıtmayı sildim hızla ve boğazımı temizleyerek duruşumu dikleştirdim.
- Dalmışım. Fark etmedim geldiğini.
-Anladım onu zaten. Ne düşünüyordun?
Kafası hafif yana eğilirken neden bu kadar ciddi olduğunu sorguladım bir an. Onun böyle olması beni de geriyordu. Sevmiyordum ciddiyeti ben…
-Buradan çıkarsam neler yapacağımı…
Yüzümde yine hafif bir gülümseme oluştu. Planlar yaptıkça içim daha da bir kıpır kıpır oluyordu.
Aybars ise merakla bakmaya devam etti. Kollarını göğsünde birleştirerek dikkatle mimiklerimi takip ettiğini gördüm.
-Neymiş onlar?
-Söyleyeceğimi düşünmüyorsun herhalde.
Dudaklarını birbirine bastırdı ve kafasını hafifçe yana doğru eğerek daha da dikkatle baktı.
-Doktorunum ama. Düşüncelerini bana anlatmalısın.
Kafamı olumsuzca iki yana sallamamla tekrar konuştu.
-Hiç mi şansım yok?
Dilimi damağıma vurarak onaylamadığımı belirttim.
-Düşüncelerimi söylerim ama hayallerimi söylemem.
-Şansımı zorlamayayım o zaman.
Dediği şeyle güldüm. O ise başka bir konu için gelmiş olacak ki hafifçe boğazını temizleyerek devam etti. Gülsen ölürsün falan… Maazallah
-Kağan hemşireden istediklerini getirdim.
Önce anlamadım fakat elinde ki kalem ve ajandayı hafifçe görmem için havaya kaldırmasıyla jetonum düştü.
-İzin var yani?
Yavaş adımlarla yanıma yaklaşarak oturduğum sedyenin tam önünde durdu. Kafasını hafifçe eğdiği zaman boylarımız eşitlenmişti.
-Evet. Tabii beni kalemle öldürme planları yapmıyorsan eğer neden olmasın?
Kaşlarım hafifçe havaya kalkarken fısıldadığı şeylerle hafifçe güldüm.
Elinde ki kalemi alarak havaya kaldırdım.
-Tedbiri elden bırakma yine de.
-Korkmalı mıyım?
Yalancı bir tedirginlikle sorduğu soruya dudaklarımı gülmemek için birbirine bastırdım.
-Biri bana korkmanın iyi bir şey olduğunu söylemişti. O yüzden…
Onu kast ettiğimi anladığında çok hafif dudakları kıvrıldı. Gözlerim saniyelik orada takılırken hemen çektim ve tekrar gözlerine tırmandı bakışlarım.
-Korkmalısın.
Fısıldayarak söylediğim kelime üzerine bir süre duraksadı. Birkaç saniye oluşan sessizliği bozmak için hafifçe geriye çekildi ve aramıza mesafe koydu.
-Bu da ajandan. Ama senden bir şey isteyeceğim.
Elinde açık mavi üzeri çiçek desenleriyle kaplı defterden ona yöneldi bakışlarım.
-Ne isteyeceksin?
Merakla sormam üzerine elindeki ajandayı bana uzatarak devam etti.
-Günlük yazmanı istiyorum bu ajandaya. İstediğin,hayal ettiğin,düşündüğün ama sesli söyleyemediğin her şeyi. Kelimesi kelimesine yazmanı istiyorum deniz kızı…
Sertçe yutkundum.
-Sen okuyacak mısın? Ya da başka biri?
-Hayır tabii ki de. O senin kişisel eşyan. Kimse okumayacak.
Dediği şey üzerine içim rahatlamıştı. Kimsenin okumasını istemezdim sonuçta ama açıkçası günlük yazmaktan pek de emin değildim. Yine de denemeye değerdi.
Hafifçe sırıtarak ona döndü ajandanın üzerinde ki bakışlarım.
-Sana istediğim kadar sövebilirim yani.
Gözleri hafifçe kısılırken sinsi sırıtmama baktı.
-Kulaklarım iyi çınlayacak anlaşılan.
Dediklerine gülerken bir süre gülen yüzümde oyalandı bakışları.
-Teşekkür ederim Aybars. Gerçekten… Her şey için teşekkür ederim.
Hafifçe omzunu silkti.
-Önemli değil… Neyse ben artık gideyim tekrar uğrarım yanına bir ara.
Başımı onaylarcasına salladım.
Odadan dışarı çıkmasıyla bende ajandama yazmak için hemen ilk sayfayı açtım.
Ama ilk sayfada bir şeyler yazıyordu.
Adın ve Soyadın Kardelen Umut. 26 yaşındasın. Sınıf öğretmenisin. Ailenden de bahsetmek istiyorum ama bunu yüz yüze konuşmamız daha doğru olur. Şimdilik bunlar yeterli. Hafızanı çok yormamaya çalış. Birde bana çok fazla sövme lütfen:)
Yakışıklı uzman doktorun Aybars…
Yazdığı şeyleri ilk başta büyük bir ciddiyetle okurken sonunda ufak bir kahkaha atmıştım. Ona söveceğimi söylemeden önce birde tahmin edip yazmış ciddi ciddi…
Gülmem durduktan sonra ilk satırlara tekrar döndüm. Benim için birkaç şey yazmıştı. Ona olan minnetimi her gün ikiye katlıyordu. Elim yazdığı satırlarda dolanırken sanki okuduğum ben değilmişim gibiydim. Demek sınıf öğretmeniydim.
Aklıma kopuk kopuk görüntüler doluşuyordu. Ama yine de pek hatırladığım söylenemezdi. Öğretmendim ben… Tuhafıma gitmişti. Çünkü hatırlamadığım için içimde hissedemiyordum pek o duyguyu. Acaba çalışmış mıydım hiç? Öğrencilerim var mıydı? O an gülümsediğimi fark ettim elimde olmadan. Çocukları düşündüğüm zaman nedense içim ısınmıştı. Anlaşılan mesleğimi seviyordum.
Çocukları zaten çok sevdiğimi içimde oluşan sıcaklıkla hissettim. Her şeyi arkamda bırakarak buradan bir kuş gibi kanatlarımı çırpıp özgürce uçmak, çıkmak istiyordum.
Elime kalemi alarak ajandanın ikinci sayfasını açtım. Sağ üste tarihi atacakken elim bir anda durdu. Gerçekten bunu nasıl düşünememiştim ki? Daha tarihi bilmiyordum. Yılı bile…
Sakin kalmaya gayret gösterirken dolan gözlerimden birkaç damla yaş tertemiz sayfaya düşmüştü bile. Bunu görmemle daha da çok ağlamaya başladım bu sefer. Sanki çok büyük bir dertmiş gibi saçma sapan bir şeye ağlıyordum şuan.
Bunu fark etmemle dudaklarımın arasından ufak bir hıçkırık kaçtı. Tam mücadele edeceğim zaman pes etmenin kıyısına yaklaşıyordum hemen. O kadar depresif hissediyordum ki kendimi kelimelere dökecek gücüm bile yoktu bunu. Ağlamamın durmayacağını biliyordum. Sanırım bu bir tür sinir boşalmasıydı. Bir anda elimden kayıp yere düşen ajandanın çıkardığı gürültüyle irkildim. Yerden almak üzere hafifçe eğildim.
Elime aldığımdaysa açılan sayfanın takvim olduğunu ve bir şeyler yazdığını daha yeni fark ediyordum.
Başında kocaman 2021 yazıyordu. Aralık ayının 17’si işaretlenmişti. Ve yanında da minik bir notta şu yazıyordu:
“Tarihi hatırlayamazsan eğer…”
Aybars yazmıştı… Bu adamın ufacık notu bile anında gülümsetiyordu beni. Hafifçe burnumu çekerken yüzümde ki gülümsemeyi silmeden elime aldığım kalemle yazmaya başladım.
Tarihi dikkatle yazdım ilk başta. Daha sonra ise içimde tutup dilime dökemediğim ne varsa… Bazen kendime ağladım ama en çok da güldüm. Hayallerimi de yazdım.
İlk gideceğim yerin deniz kenarı olacağını, piknik yapmak istediğimi,ara sokaklara dalacağımı,bir fotoğraf makinesi alacağımı,çiçekli elbise giyeceğimi… Ve elbette pamuk şeker yiyeceğimi… Hepsini yazdım. Gerçekleşmeleri için ne kadar umut ettiğimi de ekledim en son.
En son yazdıklarıma şöyle bir gezdirirken akan gözyaşlarımın kuruyarak sayfaların üzerinde dalgalı bir iz bıraktığını fark ettim.
Gerçekten iyi gelmişti yazmak. Sanki omuzlarımda ki yük gitmişti bir anda. Kendimi daha hafiflemiş hissediyordum. Derin bir nefes bırakırken ajandanın en son sayfasını açtım.
Aklımda ki parçaları birleştirmek adına hatırlayabildiğim ayrıntıları da buraya yazacaktım.
Kendimi fazla zorlamamaya çalışırken zihnimde ufak bir seyahate çıktım.
Ve kalemime yön vererek düşüncelerime can verdim.
Aybars beni hayal dünyamdan çıkaran, yardım eden doktorumdu. Gediz…
Onun adının yanına ise doktor yazıp soru işareti koydum. Kim olduğunu henüz bilmiyordum. Camlardan ördüğüm hayal dünyama kapanmışken onun yüzünü görüyordum hep ama aslında onun olmadığını Aybars’ı görmemle anlamıştım. Sonrasında ise sanki hep yanımdaymış gibi davranmıştı fakat şimdi inkar ediyordu her şeyi.
Aklıma başka bir suretin gelmesiyle düşündüm. M ile başlayan şu çocuğun adını tam hatırlamaya çalışıyordum. Neydi adı neydi?... Mert. Bir anda zihnime doluşan ismi dudaklarımın arasından istemsizce kaçmıştı. Mert… Evet adı Mert’ti. Tanıdığım biriydi. Bay bir yakınım olmalıydı. Biraz daha zihnimi zorlarken aklıma bir kesit düştü.
Kahkahalar atıyorduk beraber. Ama adımı değil de başka bir şey söylüyordu bana sanki.
Ne dediğini hatırlamaya çalışmak için biraz daha zorladım zihnimi. İkimizde aynı evdeydik. Sonra bahçe gibi bir yerde koşuyorduk. Daha çok ben onu kovalıyordum.
Hatırladıklarımı çok derinlerde bir yerlerde hissedebiliyordum. İçimi ısıtıyordu… İstemsizce bir gülümseme oluştu dudaklarımda.
-Ya ne yaptım sanki ne kadar abarttın!
Bana sitem edercesine çıkan sesiyle kaçarken böyle bağırdığını anımsadım.
-Ne mi yaptın? Bak birde ne diyor bana? Gel buraya!
Ben ise hafif bağırarak söylüyordum ama bir yandan da gülüyordum kahkahalarla.
-Ya abla yaa!
Ne?! Abla evet. Bana böyle sesleniyordu. Abla… Hızla oturduğum yerden ayağa kalkarak sedyenin yanında ki düğmeye bastım. Benim bir kardeşim vardı. Hızla aklıma doluşan anılarla neye uğradığımı şaşırırken düğmeye ardı ardına basıyordum. Benim çok sevdiğim bir kardeşim vardı. Nasıl unutmuştum ben bunu?
Düğmeyi kırarcasına ardı ardına basarken odaya hızla biri girdi. Gördüğüm kişiyle yüz yüze gelmem üzerine düğmeye basan elim havada asılı kaldı.
Gediz… Nefes nefese içeri dalmış,kocaman açılan gözleriyle ban bakıyordu.
Koşar adım yanıma gelirken kolumdan çekiştirerek sedyeye oturdu ve kısaca bedenimi taradı.
-Ağrın mı var? Bir şey mi oldu? Ne oldu Kardelen?
Endişeli bir şekilde hızlı hızlı konuşurken haşa kolumu tutan elini hissetmemle hızla kolumu geriye çektim.
-Yok bir şeyim. İyiyim.
Kolumu çekmemle rahatsız olduğumu anlamış olacak ki birkaç adım geri çekildi. Söylediğim şeylerle rahatlamış gibiydi.
-Ödüm koptu. O kadar çok basınca düğmeye…
Mavi gözlerinde ki endişe hızla kaybolarak yerini parıltılara bıraktı. Sesi ,kokusu her şeyi yabancı geliyordu bana artık.
-Neden bastın düğmeye bir şey mi oldu?
Sorusu üzerine kuruyan dudaklarımı hafifçe ıslatırken bakışlarımı ondan kaçırdım.
-Bir şeyler hatırladım da…
Ona güvenmiyordum fakat her ne kadar yabancı gelse de sonuçta doktordu. Benim bu dengesiz tavırlarımın bana zarar vermekten başka bir şeye yaramadığını fark etmiştim. Tek başıma içinden çıkabileceğim bir durum değildi bu sonuçta.
-Ne hatırladın?
Kaşları aniden çatılırken dikkatle yüzüme bakıyordu.
-Ailemden birini… Benim bir kardeşim mi var?
Eli sıkıntıyla ensesini bulurken dudaklarını birbirine bastırdı.
-Bunu daha sonra konuşuruz. Şimdi dinlen istersen biraz.
-Gediz.
İsminin ağzımdan çıkmasıyla hızla gözleri gözlerimi buldu.
-Ailemin buraya gelmesi neden yasak?
Tuzak soru Gediz… Kaşları hafifçe çatılırken yüz mimiklerimi incelediğini fark ettim. Bana ailemin gelmesini yasak olduğuyla ilgili birkaç şey zırvalamıştı. Fakat kendisi benim hayal gördüğümü iddia ettiği için soruma ne cevap vereceğini bekliyordum.
-Ailenle görüşmen yasak değil fakat henüz her şeyi tam hatırlamadan görüşmeniz tehlikeli olabilir. Neyin sende travma yarattığını bilmiyoruz henüz çünkü.
Ben kimi neye düşürmeye çalışıyordum ki sahi?! Adam psikiyatrist. Daha ne olsun?!!
-Anladım. Sağol.
Hafifçe yutkunurken içtenlikten ve samimiyetten çok uzak gülümsememe kaydı bakışları. Sende bir şeyler var Gediz… Benden sakladığın bir şeyler var.
Kaşları hafifçe havaya kalkarken benim aksime içten bir şekilde gülümsedi.
-Sanırım hala benim bir yalancı olduğumu düşünüyorsun…
Öylesin çünkü.
-Hayır düşünmüyorum. Sonuçta gerçekler benim düşüncemle değişmez. İnsan neyse o dur…
Hafifçe omzumu silktim.
-Önemli olan insanın kendini ne olarak gördüğüdür.
Beni dikkatle dinlerken biten sözlerim üzerine bir adım yaklaştı.
-Peki sen kendini ne olarak görüyorsun?
Biraz düşündüm. Sonrasında ise hafifçe gülerek etrafımı işaret ettim gözlerimi gözlerinden ayırmadan.
-Burada , bu sedyede yatan biri olarak ne olabilirim?
-Kendi gözünden soruyorum seni sana. Sen kendini ne olarak görüyorsun?
Son cümlesinin üzerini vurgulayarak söylemişti.
-Kimsenin sözüne güvenmediği,yaşadıklarının gerçekliğine kendi eminken başkalarının bunu sorgulaması hatta manipüle ederek kendi doğrularına inandırmak için elinden ne geliyorsa yaptıkları bir dünyada esir olmuş biraz aklı kırık bir kız görüyorum.
Çok normal bir şeymiş gibi söylediğim şeylerde ona laf sokmayı da ihmal etmedim elbette. Yüzünde oluşan sırıtmayla bir süre durdu.
-Biliyor musun Kardelen…
Bir adım daha atmasıyla aramızda ki mesafe kapanırken kendimi geriye çektim. Tekrar oluşan ufak mesafe içimi rahatlatmıyordu. Bu adamdan bana geçen kötü bir şeyler vardı. Enerjisini sevmemiştim…
O ise aramızda ki boşluğu da kapatarak fısıldayarak devam etti.
-Sen buradaki herkesten daha zekisin. Ama dediğin gibi… Düşünceler insanın ne olduğunu değiştirmez. Seni de düşüncelerin değiştirmeyecek. Neysen hep o olarak kalacaksın.
Bana deli demeye getiriyordu lafı. Delisin ve hep de böyle aklını kaçırmış gibi oturacaksın. Kendimi değiştirmek için uğraştığımın da farkındaydı ama değişmeyeceğimi söylüyordu. Her ne kadar üzülmedim desem de kalbimde ufak bir sızı hissetmiştim. Dediklerinin altında ezilirken sertçe yutkundum.
Gözlerime istemsizce yansıyan kırgınlığım ve hırsımın harmanlanması benimde istediğim bir şey değildi. İfadesiz olmayı isterdim ama lafları ağır gelmişti.
Gözlerime dikkatle bakarken ne kadar canımın yandığını görmüş olacak ki bir an için gözlerinden anlayamadığım bir ifade geçti. Birkaç gözlerini kırpıştırırken hafifçe geriye doğru çekilerek aramıza bu sefer o mesafe koydu.
Allah aşına hangi doktor hastasına böyle davranır? Bu adam da bir şeyler vardı kesinlikle. Sanki özellikle yapıyordu. Beni deli olduğuma ikna etmek için elinden ne geliyorsa yapıyordu.
Kapının ilk defa sakince açıldığına şahit olurken hangi insancıl özelliğe sahip insan evladının geldiğine baktım. Kafam o tarafa doğru çevrilirken içeri gelenin Aybars olduğunu gördüm.
Gözleri bana değil de hemen önümde duran Gediz’le kesişmişti. Hey! İlk bizim göz göze gelmemiz gerekiyordu! Saçmalayan zihnimin sesini sustururken ilk konuşan Aybars oldu.
-Gediz. Bir şey mi oldu?
Gözleri şükür beni bulurken ifadesine endişe bulaşmıştı.
-Hayır hayır. Sadece kontrole geldim.
Ben gözlerimi Aybars’tan çekerken karşımda ki duvara odaklandı bakışlarım. İstemeden yine andan sıyrılıp kendi dünyama doğru yolculuğa gidiyordum. Zihnimde ki yüzen düşüncelerin arasına ben de katıldım. Bakışlarım olduğu yerden ayrılmazken yavaş yavaş etrafımda ki her şey silinmeye başladı.
İçimi sanki bir huzur sarmalamıştı saniyelik de olsa. Her şeyden,herkesten uzaklaşmıştım.
Kulağıma gelen sesler o kadar uzaktaydı ki… Zihnim tercüme etmekle uğraşmıyordu bile. Fakat tanıdık bir ses duyar gibi oldum. Aybars’ın sesiydi sanırım.
-Ne dedin ona? Sana diyorum Gediz ne dedin söylesene?
Sinirli gelen sesine aldırmazken uyuşuk bir gülümseme oluştu dudaklarımda.
Bir an yüzümde hissettiğim dokunuşla bedenimden ürperti geçti. Fakat gözlerimi sabitlediğim noktadan ayıramıyordum. Ayırırsam her şeyin sonu gelecekti sanki.
-Deniz kızı…
Duyduğum kelimeyle eş zamanlı gözlerimi ayırarak hemen önümde duran kişiye çevirdi.
Karşılaştığım yeşiller en koyu tonuna bürünmüş, endişeyle yanarken birkaç kez kırpıştırdım gözlerimi.
-Beni duyuyorsun biliyorum. Hadi güzelim odaklan.
Ne dediğini anlamazken yavaş yavaş beni içine çeken ve etrafımı saran beyazlığı fark ettim o an. İçimdeki tüm huzur bir anda uçup giderken korku boğmaya başlamıştı . Bir anda tüm beyazlık siyaha bürünüp üzerime doğru gelmeye başladı. Yüzümde hissettiğim ellerin dokunuşuyla Aybars’ın varlığını hatırladım tekrar.
Ellerinin üzerine ellerimi koyarken kalp atışlarım hızlanmış karanlığın beni yutmasını öylece bekliyordum.
-Odaklan ve uyan. Yapabileceğini biliyorum.
Kafamı olumsuzca iki yana salladım.
-Yapamıyorum.
Titreyen sesimle cevap verirken yavaş yavaş bulunduğum yerden uzaklaştığım hissine kapıldım.
Olmuyordu. Sıyrılamıyordum. Yine hayal dünyamın tutsaklığına mahkumluğuna dönecektim.
-Sen deniz kızısın. Ne kadar güçlü olduğunu biliyorum. Sen çok güçlüsün duydun mu beni? Uyan şimdi.
Dedikleriyle kendine gele zihnim son kelimesiyle hırçınlığını bir kenara bırakmıştı.
Aniden uzaklaşan karanlık yakamı bırakırken boğuluyormuşum gibi derin bir nefes aldım.
-B-ben…
Kekelerken doğru düzgün konuşamıyordum bile. Titreyen bedenim korkudan toz olup uçacaktı sanki. Ne olmuştu öyle az önce? Bilincim kapanmaya başlamıştı resmen.
Hızla çarpan kalbim bir an olsun yavaşlamazken ağlayamıyordum bile. Fakat ruhum kendini teslim etmişti çoktan…
-Tamam geçti. Bitti tamam mı? Buradasın.
Aybars’ın sakinleştirmek için söylediği şeyleri kafamla onaylıyordum.
-Buradayım. Uyumadım.
-Uyumadın…
Gözlerim gözlerini bulurken etrafıma bakamıyordum bile. Sanki bir an olsun başka bir yere bakarsam boğulacak gibiydim.
-Sarılayım mi?
Fısıldayarak sorduğum soruya hafifçe gülerken cevap verme gereksinimi duymadı bile. Kolları hızla beni sarıp sarmalarken boşta kalan ellerimi iri bedenine doladım.
Ölüyorum zannetmiştim. İlk defa ölüyorum zannetmiştim…
Titrek bir nefes verirken ellerim hala titremeye devam ediyordu.
-Sen gerçekten çok güçlüsün deniz kızı…
Dediği şeylerle kollarımı daha da sıkılaştırırken başımı göğsüne iyice gömdüm. Hani gece uykunuzdan kabus görür de kalkarsınız sonra içinizi o sessizlikte,karanlıkta bir korku sarar ya. Ne ağlayabilirsiniz ne bağırabilirsiniz… Ama sonra anneniz gelir sarılır ve tüm o korkular biter,kabuslar kaçar gider… İşte aynı o duyguyu yaşıyordum şuan.
Hissettiğim huzurla rahat bir nefes çektim içime. Korkunun köklerini sökü attım içimden. İçime dolan güvenle biraz olsun rahatlarken hızlı atan kalbin benim olmadığını anlamam uzun sürmedi.
Kafamı göğsüne yasladığım adamın kalbi benden daha hızlı çarpıyordu. Aybars…