-7. Bölüm-

2764 Kelimeler
Yusuf Nare’yi kaçırmaya teşebbüs ettiği gün, Bilal amcasından bir sürü şamar yemişti. “Sen Nare’ye nasıl vurursun! Sen nasıl rızası olmadan o kızı götürürsün! Dayısının oğluna sözü var, sen kime bulaştığını sanırsın!” Bu gibi onları gecik cümleler duymuştu. Pişman olmak bir yana pişkin ifadeler Yusuf’un yüzünde var olurken ağzından ‘Nare’yi yıllardır seven, isteyen benim! Benim olmalı!’ sözlerinden başka laflar çıkmamıştı. Bilal Yusuf’un yanında abisi Mehmet’i arayıp olanları tek tek anlatmıştı. Devran ile karşı karşıya geldiklerini anlattığında ise Mehmet ‘o eşşek oğlana iki tane de benim yerime vur’ demiş yerinde oturamayacak kadar öfkelenmişti. Urfa’nın ağalarıyla uğraşmaya denk değillerdi. Yusuf’ta bunu bilir yine de bilmesi yapacak olduklarından onu uzaklaştırmazdı. Netice de deli Yusuf’tu. Yusuf öleceğini bilse de Nare’den caymazdı, onlara belli etmedi, tamam deyip Ağrı’ya döndü. Gitmeden Urfa’da ona kulak olabilecek birilerini de buldu. Şimdilik herkes onun vazgeçtiğini düşünsündü, Nare’yi kimseye veremeyecek düğünleri onların başlarına cenaze olarak kalacaktı. Çok kalabalık ağa düğünü, Yusuf çoğu kişi tarafından tanınmazken nasıl onu fark ederlerdi ki? Cebine bir puşu koymuştu, ola ki yüzünü gizlemek icap ederse diye. Düğünde Nare ve Devran’ın dansını daha bir delirerek izlemişti. Nare’nin yüzünde hayat bulan kısacık gülümsemeyi kıskanıp ‘Son gülüşlerin Nare!’ demişti içinden. Düğün alayı çok kalabalık olmasa içeri dalıp direkt silahını çekerdi ama daha uygun bir anın gelmesini bekledi. Hatice ve Nare’nin oyun yerinden uzaklaştığını görünce gözlerini onlardan ayırmadan peşlerinden gitti. Kendine yar olmayanı kimseye yar etmeyecekti. ****** Nare ve Hatice el ele olmuş bir oraya bir buraya bakıyor Yusuf onların üzerine doğru gidiyordu. Elindeki silahı kaldırmış onlara doğru nişan almışken buldukları en yakın odaya girdiler. İki kız korkudan ne yapacaklarını bilemeyerek titrek ellerle hareket ediyordu. Odayı kilitleyecek anahtar bu kez yoktu. Nare “Ne yapacağız?” diye bakarken Hatice’nin gözü pencereye ilişti. Terasa çıkabilir oradan kaçabilirlerdi. Yusuf kendilerine yaklaşmadan da muhakkak aşağı inmiş olurlardı. “Gel Nare, pencereden çıkacağız!” İkisi pencereden çıkarken Yusuf gelmiş odanın kapısını açmıştı. Hatice’yi tam Nare’nin ardından çıkarken görmüştü. Yusuf onlara yetişmek için koştu, elbise ve topuklu ayakkabılarla kızlara yetişmesi hiç zor olmadı. Nare bir adım önde arkadaki Hatice’nin koluna yapıştığı gibi çekip onu yere savururken Nare Hatice’nin sesini duyuncaya kadar birkaç adım uzaklaşmıştı silah hemen yakınında patlayınca korkuyla adımlarını durdurdu. Yusuf güldü, Nare ona arkası dönükken “Ceylanında kaçması yakalanacağı anı bilene kadardır!” dedi. Nare onlara dönüp baktığında Hatice yerde, üzerine Yusuf silahını hedef almış haldeydi. Aslında bu kez kurtulmak çok daha kolaydı, aşağıda kıyamet kadar kalabalık insan varken biri olmasa diğer biri onları görebilirdi ancak durum hiçte öyle değildi. Konağın arka tarafındaki avlu insanlarla dolu, yeri göğü kaplamış müzik sesi yalnız olmadıklarını hissettirirken aslında Nare ve Hatice orada yalnız, Yusuf’un elinden çıkacak olana asla mani olamayacak haldeydi. Nare’nin tek yapabileceği onu vazgeçirmekti. Korkudan koyulaşmış bakışlarını onun yüzüne çevirip “Yusuf!” dedi yumuşak bir sesle. “Güzellikle istedin olmadı, zorladın olmadı, bundan sonrası kendi hayatını da cehenneme çevirmektir.” Yusuf’a hiçbir zaman korku uğramamıştı, korku uğrasa koca düğünün içine delicesine karışıp yapacak olduğuna niyetlenir miydi? Hır gürden keyif alır, dayak yiyecek olsa bile kavgaya karışır, ne olacaksa olsun yapacağından dönmezdi. Silahı eline alması sevdiğini öldürmeye niyetlenmesi de bundandı. Bu konaktan sağ çıkabilmek pek mümkün değildi. Yine de Nare’yi bir başkasının yâri olarak bırakmayacaktı. “Zaten cehennem gibi! Onu cennet yapacak olan sendin! Sen istemedin! Neden istemedin Nare?” Yusuf’un gözlerinde hiçbir an sevgi görmemişti ki Nare, tiksindirecek kadar aç, uzak durmak isteyecek kadar deliydi bakışları. Ve hala bunu sevgi diye tanımlaması. Amcasının oğlu kesin hastaydı. “Sen bana vurdun! Defalarca acımadan! Acımadan acıttın canımı! Senin ki sevgi değildi ki Yusuf, sen sadece ben seni istemediğim için üstüne gittin, sahip olmak istedin!” Yusuf içinde bir yerlerde Nare’ye hak verecek gibi oluyor ama kör olmuş merhameti asla gün yüzüne çıkmıyordu. Koca sesiyle, öfkesiyle kustu ona olan hastalıklı sevgisini. “Sen bir kere, bir kere gözlerimin içine baktın mı Nare? Sevebilir miyim diye denedin mi? Düşündün mü? Yok. Ne zaman konuşmaya gelsem, ne zaman sana bakmaya çalışsam kendini benden sakındın!” Göğsünü şişiren öfkeli bir nefesi ciğerlerinde zapt ederken kızgınca konuşmasını sürdürdü. “Bana taş, daha dün geldiğin Urfa’ya gül attın! Neyim eksik lan benim! Sana veremeyeceğim ne var burada?” Yusuf bilemezdi tabi bu evliliğin ne şartlar altında gerçekleştiğini. Cemal’in onu yüzüstü bırakmasından sonra kendine ceza kesercesine Devran’a evet dediğini. Yusuf bilemez, Nare anlatamazdı. Konuşarak onu daha da kızdırdığını fark edince susmaya karar verdi. “Madem gül olup burada açmak istersin! Senin kanın Urfa’ya helaldir!” Yusuf silahı Hatice’den çekip Nare’ye yöneltti. Genç kız narin bedeniyle korkudan bir adım geri attı. Silahın karşısında titrek bir serçe gibi duruyordu, Hatice korku dolu gözlerle yerinden kıpırdayamazken Yusuf, Nare’ye son veda sözlerini söylemeye hazırlanıyordu. Biri gelse bile hiç iyi şeyler olmayacaktı ya iki kız da korkudan sus pus olmuşlardı. Hatice onun Nare’yi vuracağına emin olurken burnu sızladı, ağzı açık kaldı, gözlerine çoktan yaşlar birikmeye başladı. “Yapma!” diye fısıldayabildi sadece lakin sesi duyulmadı. Onları gören bir kişi vardı oysa Afran düğün yerinden, avludan çıkalı çok olmuştu. Önce bir sigara içmiş kafasını dağıtmaya yetmeyince kendini içkiye vermişti. Sarhoş olmadan biraz gevşetecek kadar şişeden birkaç yudum almıştı. Ardından düğün yerine dönmek üzereyken terasta duran Nare’yi görmüştü. Konağın her yeri sarı ışıklarla şavkarken Nare’yi ışıl ışıl, beyaz, gösterişli elbisenin içinde tanımamak olmazdı zaten. Karşısında bilmediği birini görünce merakla merdivenlere yöneldi. Basamaklarla terasa ulaştığında Yusuf ve silahını gördü. Kız kardeşi yerdeydi, hayra olmadığını o an fark etti. Hemen beline davranıp silahını çıkaracakken Yusuf onu görüp kolunu yana savurdu ve beklemeden Afran’a ateş etti. Afran’da Yusuf’a. Nare ellerini kulaklarına kapatıp kendini yere atarken Hatice korkudan gözünü bile kırpmamıştı. Afran yere düşmüş silahı hala elindeyken Yusuf’a isabet etmeyen silahını bir kez daha hızla ateşledi. Yusuf acıyla bağırdı, silahı elinden düştü. Afran’ı vurduğu gibi Yusuf’ta vurulmuştu ama koşacak gücü kuvveti vardı. Elini kanayan omuzuna bastırırken başını çevirdiğinde Afran’ın yeniden ateş edeceğini gördü, beklemeden geri geri uzaklaştı, terasın sonunda kaçabileceği bir yer yoktu. Yoktu yok olmasına ama gerekirse kuş olup uçacaktı. Vurulunca can acısı tatlı gelmiş Nare’yi öldürmeyi unutup bir an önce gitmek için terastan aşağı atlamıştı. “Ulan!” diye bağırdı Afran arkasından. Vurulduğu yerin acısını daha yeni hissediyordu. Yusuf’u haklamayı düşünürken yere düşmesine rağmen yarasını yok saymıştı. Nare yerde hala gözleri kapalı dururken Hatice “Abi iyi misin?” deyip aceleden ayağa kalkmadan adeta emekleyerek Afran’ın yanına gelmişti. Gözlerini alan kan onu korkutuyordu. Nare Afran’ın acıyla karışık aldığı nefes sesini duyunca gözlerini açtı. Yusuf yoktu, Hatice iyiydi ama Afran? Afran kalbinin üstü köprücük kemiğinin aşağısından vurulmuştu. “Hatice koş! Birilerini çağır!” Afran yattığı yerden dişlerini sıkarak ağrısını hafifletmeye çalışıyordu ama imkanı yoktu. Hatice koşarak gitti, düğün alayının içine girmeden babası, amcası Veysel kim olursa en yakın tanıdık birilerini aradı ama öylesine kalabalıktı ki bulamadı. Sonunda ağıttan hallice bir yakarışla sesini duyurmaya çalıştı, etrafına doluştular ne olduğunu sordular. İlk duyanlar hemen terasa koştu. Nare Hatice gittikten sonra Afran’ın dibine sokulup kurşunun deldiği yere baktı. “Ne, ne yapacağız? Ne olacak?” Eli ayağına dolaşmış panikle Afran’ın yarı baygın gözlerine baktı. Kendini bırakmasın diye kırılgan sesiyle umut vermeye çalıştı. “Afran! Şimdi, şimdi gelecekler! İyi olacaksın!” Korkusundan kelimeleri 3 – 5 kez tekrarlıyordu Nare. Kınalı, beyaz ellerini onun yarasına dokunmak için kaldırdı ama yapamadı. “İyi, iyi olacaksın! Gözlerini kapatma! Beni korkutma!” Afran'nın kulakları sözleri duyar ama idrak edemez halde, bakışları bir kapanıp bir açılırken sesiyle gözlerini açtı. Açtığı gibi saçları yanlara dalga dalga dökülmüş, üzgün bir peri kızıyla karşılaştı. Beyaz kıyafetinin içinde, gözlerinde hep hüzün gezen, narin ve ilk gördüğü andan beri ela gözlerine kurban olmak istediği masumu. Elini dokunmak isteyerek kaldırdı. Kendine ne söylendiğini anlamasa da sesi sanki şarkı söyler gibi kalbini yumuşatıyordu. Yanağına deyince vücudu da ısınınca Afran gülümsedi. “Nare!” dedi. Genç kız yanağına değen eli yavaşça kendi kucağına indirdi, sebebini sorgulamaya sorgulasa bile anlamlandırmaya uygun olmayan bir korkuda geziniyordu aklı. Afran gözlerini kapattı, bileğini tutan ince eli sıkıca kavradı. Nare’nin bakışları birleşen ellerine inerken merdivenin başında Devran belirdi. “Afran!” ****** Devran şiddetle yerde yatan kardeşinin başına çökerken, Afran’ın elinden yavaşça elimi kurtardım, Devran’ın bunu görmemiş olmasını diledim. Görmemişti de, endişe dolu gözleri kardeşinin kanayan yarasındaydı. Afran’ın yüzünü avuçlarının arasına aldı, korkudan iri iri açılmış gözlerini kapatıp sakin olmak için kendini zorlar vaziyette “İyi olacaksın koçum! Hastaneye gideceğiz! Afran! Sakın kendini bırakma!” dedi. Afran zorlukla gülümsemeye çalıştı gözleri kapalı, “İyiyim, iyiyim!” dedi. Söylediğinin tersine öyle cılız çıkmıştı ki sesi, bu Devran’ı daha da korkuttu. Korkusuyla da birden başını kaldırıp bana baktı. Yakıp yıkmak istediği gözleri kalbimi delip geçti, daha da çekinir ne yapacağımı bilmez oldum. “Kim yaptı?” diye sordu, o an bir kuyu olsaydı etrafımızda beklemeden kendimi atardım. Atardım ki Devran’ın gazabının uğrayacağı ben olmayayım. Ancak bendim işte, ben yapmasam da benim yüzümden olmuştu. Merdivene doluşmuş insanlar, Afran’ın başına çöken Veysel, kalabalığı yarıp geçmeye çalışan dayımlar herkes onlarca sözü gecenin karanlığına feryad-ı figân yayarken hala benden cevap isteyerek bakan Devran’a “Yusuf.” Diye söyledim. Sesimi duymamıştı, o kadar çok gürültü vardı ki, dudaklarımı okur gibi bakmıştı ağzımdan çıkacak olana. Kimin vurduğunu anlayınca da bakışları daha bir sertleşmişti. Ambulansın siren sesleri biraz olsun tantanayı keserken yalnızca Zêrgül yengemin dinmiyordu sesi. Oğluna yaktığı ağıtları kulaktan kulağa dolaşırken Afran sedyeye alınıp götürülmüştü. Zaten hazırda bekleyen gözyaşlarım akmayı sürdürürken annesinin evladı için olan yakarışları birde benim yüzümden oluşu daha da kuvvetlendirmişti. Artık çok daha fazla ağlıyordum. Gözümü alan mavi kırmızı ışıklar giderek uzaklaşırken Hamza dayım, kızları tanıdığım herkes arabaya doluşup ambulansın peşinden gitti bende öylece bakakaldım. Onlarla gitmeye cesaret edemedim. Bir ara Hayri dayımı görür gibi oldum, ardından Zelal yengem kolumu tutup beni içeri çekti. Odalardan birine girerken “Hatice bir şeyler dedi, ne oldu Nare?” diye sordu. Kırışmış teninin çevrelediği gözlerinde merak çokça da şok ifadesi vardı. Herkes şaşkın ve korkuluydu işte. Ben ağzımı açıp konuşacakken kapı açıldı içeri Hayri dayım girdi, o da sordu neler olduğunu, anlattım. Defalarca sordu, üzerinde ne olduğunu, gözünü, yüzünü boyunu posunu. Yusuf’a dair her detayı en ince ayrıntısına kadar istedi. Hatırlayabildiğim ne varsa söyledim, dayım beklemeden çalımla dışarı çıktı. Hastaneye gitmek istedim, Afran benim yüzümden o haldeyken burada oturmak çok daha kötü hissettiriyordu. “Yenge, bizde gitsek hastaneye, ben me-“ Lafımı ağzıma tıktı. “Olmaz! Zaten hastaneye o kadar kişi gitti, biz eksik kalalım! Yusuf bulunmadan bir adım dışarısı bize haram Nare!” İtiraz edecektim de o yüz bile kalmamıştı. Kapı yeniden açılıp içeri annem girdiğinde yüzü sarargın gözü yaşlı titreyerek “Nare!” dedi. Yorgunlukla kendini ilk bulduğu divanın üzerine attı “Kan düştü! Düğüne kan düştü kızım!” diye bağırıyordu. Gözlerinin beni gördüğü yoktu, başını eğmiş ağlarken onun yanına gitmek istedim Zelal yenge benim önüme geçip anneme eğilirken “Hasret sus!” dedi kızarak. “Nasıl susayım? Keramette gitti, hikmette! Bir namussuz uğurunu çaldı düğünün! Kadersiz doğdu kızım, kadersiz yaşayacak aynı ben gibi!” Zelal yenge bir şeyler fısıldadı, duyamıyordum ama annem ağzını kapatsa eli durmuyor ağlamaya devam ederek dizini dövüyordu. İçinde tutamadığı acısını böyle dışarı vuruyordu. Sanki bilmediğim bir şeyi konuşuyorlar gibiydi. Anlamaya çalışsam da anlayamıyordum. Yengem onu “Gel yüzünü yıkayalım!” diyerek kaldırınca yanlarında gittim. Annemi odasına çıkarıp yatağına yatırırken hala için için ağlamaya devam ediyordu. Bu gece gözyaşlarım hiç dinmiyor her ağlayanla yeni bir üzüntünün akıntısıyla coşup tekrar ve tekrar akıyordu gözlerimden. Annem yorgunca uyuya kalırken Zelal yengem beni çağırdı. Odadan çıkarken bir şey söylemiyordu, nereye gittiğimizi de bilmiyordum. En üst katın merdivenlerine yönelince içimi bir huzursuzluk kapladı. Onca olandan sonra bizim için hazırlanmış kata çıkmak… Yatak odasının önüne geldiğimizde “Yenge!” dedim, ama nasıl titrek çıkmıştı sesim. “Afran vuruldu! Herkes hastanede ben…” Zar zor, sıkkınca konuşurken devamını beklemeyip “Gir içeri, anlatacağım!” dedi. Bir şeyleri anlatmak için buraya girmemize gerek var mıydı? Odanın kapısını kapattı, bana dönünce neler diyeceğini bekleyerek siyah gözlerinin içine baktım. “Çok şükür! Afran iyiymiş!” Sözlerini duyunca öyle bir rahatlık hissettim ki ilk önce inanamadım. Yeniden ağlarken “Gerçekten mi?” diye sordum. Başını aşağı yukarı salladı. “Hastane de tek Mahir kalacak! Diğer hepsi buraya geliyorlarmış!” “Nare! Herkes kızgın, üzgün! Birkaç gün kimseye görünmeyeceksin! Biri laf edip sataşmaya çalışırsa duymayacaksın! Afran hastaneden çıkar, bir gün acı diner unutulur! Bir şey diyeceksen o zaman dersin! Sende istemezdin düğün gününde böyle olsun! Oldu işte kızım, ne yapacağız? Mecburen oluruna bırakacağız. Bu lafları unutma sakın hep aklında olsun.” Afran’ın iyi olması bazı şeyleri değiştirmeyecekti. Herkes yüreği ağzında büyük bir korkuya düşmüştü. Yengem de olacakları şimdiden söylerdi. Ağzım buruldu, kalbim acıdı o an. Ama katlanacaktım. Hakkım olan öfkeye karşı susacaktım. “Afran iyi ya, varsın ne derlerse desinler yenge, ben suçumu bilip susacağım!” Bunları söylemek kolaydı ama çok başka bir acı beni benden almıştı. İnsanın arkası güçlü olursa güçlü olurdu bu hayatta. Ben babasız kalmış, baba tarafından dışlanmış, annesinin baba ocağına mecbur bırakılmıştım. Gidecek neresi vardı ki, çekip gitseydim ya da biri laf ettiğinde dik durabilseydim. Yoktu işte, aynı annem gibi vardığım koca evinde boynu bükük kalmıştım. “Suçu günahı olan biri varsa o da amcan Mehmet’tir! Oğlunun yularını iyi tutaydı da bunlar başa gelmeyeydi! Sahip çıkaydı! Babalık doğurtmakla olmuyor! Bir deli Yusuf’un kahrı kaç kişiye dert oluyor!” Kızgınca söyleyen yengeme de bir şey diyemedim. Yapabildiğim tek şeyi yapıp ağlamaya devam ettim. Daha yumuşak ve umut dolu sesle “Ağlayıp durma artık, yüzün gözün şişti. Polis Yusuf’u bulmuş, sen dert etme! Bu kez Devran hepten çare bulur ona! Polise de bırakmazlar!” dedi. Doğru söylüyor mu diye yüzüne baktım, hafifçe gülüyordu, doğruydu. Kaç yaşında kadın, bu konaktaki yaşayan herkesi çok iyi tanıyordu. “Şimdi.” Deyip derin bir nefes aldı. “Ne olduysa oldu, evlendiniz! Bu gece düğün geceniz Nare.” “Düğün gecesi bitti, sıra geldi gerdeğe…” Kuruladığım yaşlar yüzüme dağılırken ondan bakışlarımı kaçırdım. Dolabın kapanma sesini duyarken yengem elime bir gecelik tutuşturdu, “Devran gelmeden yüzünü gözünü yıka, kendine gel. Böyle ağlamakla olmaz. Evlendiniz, düğününüz de oldu, şimdi de karı koca olacaksınız! Uzak durma kocandan Nare, o senden daha üzgün, kardeş kolay değil amma şu kapı kapandıktan sonra her şey dışarı da kalmış olacak!” “Zaten güzel gepegenç kızsın, azıcık gül kızım. Suratı bozmakla olmaz.” Kolumdan tutup beni yatağa oturturken kendisi de oturdu. Devran’ın huyundan suyundan başlayıp bu gecenin nasıl bitmesi gerektiğine kadar anlattı, konuştu. Bazı sözleri hiç duymayı istemezdim ancak çoktan kulağımdan girmişti. Giyinmemi, onu hazır halde beklememi söyleyip odadan çıkmıştı. Çıktığından beri de öyle yatağın üstünde oturmuş, çokça düşünmüş çokça da ağlamıştım. Elime verdiği geceliği kenara bırakırken söylediklerinin hiçbirini yapabileceğim halimin olmadığını fark ettim. Üstelik Devran’ın da buna yeltenmeyeceğini düşünüyordum. Kardeşi vurulmuştu, hastanedeydi, iyi olması kalbe işleyen üzüntüyü hemen yok eder miydi? Annemin de dediği gibi kerameti gitmişti bu gecenin. Kapının kolu hiçte yavaş denmeyecek şekilde sertçe açılınca başımı korkuyla kaldırdım. Devran’dan başka kimsenin gelmeyeceğini bile bile düşüncelere daldığımdan bir ân korkmuştum işte. Yatağın üzerine oturmuş onu beklerken içime saldığı korku, bakışlarına yer edinmiş öfkeyle daha da büyüdü. Gözleri, gözlerimde değildi, bana bakmıyor ancak ayan beyan görünüyordu. Yine de bu gece çok hakkımdı bu bakışları, Devran öfkeli olmasın da kim öfkeli olsundu. Bana uğramayan bakışlarıyla başımı eğdim, ona bakamadım. Ellerim dizlerimin üzerinde parmaklarım birbirine kavuşurken Devran çaprazıma düşen koyu gri koltuğa oturdu. Ben zaten ona bakmıyordum ama o da bana bakmıyordu, baksaydı eğer hissederdim. Onun öfkesi altında Zelal yengemin nasıl yapabilirdim ki dediklerini. İmkânı yoktu işte. Sessizlik gerginliği doğururken odada sanki kimse yok gibiydi. Sadece saatin tik takları kulağıma doluyordu. Afran’ın nasıl olduğunu sorsam bir dert sormasam daha bir dertti. Zelal yenge asla sormayacaksın demişti ama içim iyiden iyiye onun nasıl olduğunu merak edip duruyordu. Keşke yengemi dinlemeyip uyusaydım. En azından ne olacak, Devran ne diyecek düşüncesiyle gerilmezdim. Üzerimde ki beyaz, kolları bol altın rengi işlemeleri olan kaftanı çıkarmamıştım ama şu halde bile kıvrılıp uyumaya razıydım. Bir hareketlenme hissedince azıcık cesaret edip başımı kaldırdım. Devran ceketinin cebinden bir kutu çıkarıp yatağın üstüne yanıma attı. “Aç!” Sesindeki o acımasız tonlamayı görmezden gelmeye çalıştım ancak kalp, beynin mantığına göre hareket etmiyor kırılıyor engel olamıyordum işte. Devran beni kırıp dökecekti anlamıştım. Ne aldığı umurumda değildi yine de kutuyu açtım. “Bu yüz görümlülüğün!” Ben ne olduğuna bakmazken beklemeden ayağa kalktı, ceketini çıkardı. Birkaç adım atıp bana yaklaştı, karşımda boylu boyunca dururken “Sonra takarsın, uğraşacak halim yok!” dedi. Gömleğinin düğmelerini açmaya başladığında yine başımı eğdim, Devran’ın aceleci tavırları beni daha çekimser yapıyordu. Böyle olacağına hiç olmasaydı diyeceğim bakışlarla bana bakarken başka ne hissedebilirdim. “Çok öfkeliyim Nare!” dedi. Sesi, onu anlamamı istiyor gibiydi. Gömleğini tamamen çıkarıp üstü çıplak kaldığında elimi kabaca tutup kuvvetli bir süratle beni ayağa kaldırdı. Bakışları saçlarımda, omuzlarımda dolaştı ardından yanağımda dudağımda gezindi. İster istemez yanaklarım utançla alev alev yanıyordu, “O denli öfkeliyim ki, hiçbir şeyle uğraşacak halim yok!” Her defasında daha sert çıkan sesiyle konuşurken yüzümde gezinen bakışları sonunda gözlerimde durdu. Çok kararlıydı. Ben ne dersem diyeyim vazgeçmeyecek gibiydi. “Soyun! Üzerinde tek kıyafet kalmayacak!”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE