-6. Bölüm-

3631 Kelimeler
Hamza ağa Devran işe gitmeden önce “Dur hele.” Diyerek onu bekletti. Devran babası yine ne diyecek diye bakarken “Hatice’yi de al, Nare’nin yanına gidin, dün ağlar dururdu, halini vaktini sorun, eksiği varsa alın sonra da hastaneye annesinin yanına götürün! Amcasını da yengesini de akşam yemeğe çağırın.” dedi. “Baba!” Devran karşı çıkmak için ilk kelimeyi söylediğinde Hamza ağa elini kaldırdı, “Kardeşim bugün olmasa yarın” deyip devamını getiremedi, “Bir emaneti var Devran! Gözün gibi bakacağın emanet! İşte o kadar!” deyip konuşmasını bitirirdi. Annesi babasına karşı çıkmasın diye oğluna kaş göz ederken ara bulucu bir tavırla “Hatice, kalk hayde kızım hazırlan, abini bekletme!” dedi. Kendinden başka herkesin rızası vardı, bir de asıl evlenecek olana sorulsaydı keşke. Bas bas bağırıyordu gözleri ama kimse görmek istemiyordu. Hatice acelece hazırlanıp çıktığında Nare’nin amcasının kaldığı konaktan bozma, nispeten daha küçük sıralanmış evlerin olduğu sokağa girdiler. Girdiler girmesine ama Hatice gördüğüyle iyice dikkat kesildi. Evin hemen yanında plakası yabancı bir araba vardı. Adam, birini zorla arabaya bindirmeye çalışıyordu. Nare, Yusuf’un sırtında merdivenlerden inerken hala çok kendinde değildi. Avludan çıkıp arabaya bindirilirken biraz canı gelmişti. Kolundan tutulup başına basarak arabaya katmaya çalışan Yusuf kaçmasın diye çok sıkı tutuyor oldukça canını yakıyordu. Zorla arabanın içine katmıştı, Nare beklemeden diğer kapıdan çıkarken Yusuf o tarafa dolanmıştı, belinden silahı çekip Nare’nin alnına dayamıştı. “Abi!” dedi Hatice korkarak “Nare değil mi o?” Devran uzak olmalarına rağmen uzun saçlarından tanımıştı, elbette Nare’ydi ve ona silah çeken adam, o adam kimdi? Cemal olamazdı en az 10 gün yatağından çıkamazdı ve korkusu ona Urfa’ya adım attırmazdı. Arabayı hızla sürüp aniden durdu. “Arabada kal Hatice!” deyip gözlerini Yusuf’a dikerek arabadan indi. ***** “Vur hadi!” Yusuf silahı alnıma dayamıştı, bununla beni korkutabileceğini sanıyordu, birkaç gün öncesi olsa korkardım, içine düştüğüm sevdanın vuslata ermeyecek olmasından Cemal’e hasret gitmekten, annemi geride koymaktan korkardım. Ama şimdi hayatımın önemi kalmamıştı, iki elim vardı, birini Cemal birini annem tutuyordu, Cemal gitmişti, bir elim boşta iki elimle anneme sarılırken dün onu da kaybedeceğimi öğrenmiştim. Doktorlar açıkça dememişti ‘sadece bir süre ilaçlar onun acısını hafifletecek, daha ağrısız geçecek’ diye konuşmuşlardı. Tedavi içeren hiç kelime yoktu ki, başka ne anlasaydım. Yakında ellerim boş kalacaktı, boş kalan bu eller neye tutunup yaşayacaktı? Sineme bassam, orada Cemal’in başlattığı, annemin harladığı yangını tutsam zapt edebilir miydim? Yoksa ellerimde mi yanardı? Yürek yangını başlamıştı bir kere öyle kolayca söner miydi? Yusuf’un yakışıklı çehresinde asla sevmediğim bir gülüş peyda oldu. Yakışıklı dediğime aldanmayın hiçbir zaman bana bakışlarını beğenmemiştim. Yiyecek gibiydi gözleri, dişleri aslanın ki gibi sivri olsa ısırır parçalardı beni, öyle pis bakıyordu. Hep tiksinmiştim. “N’oldu nazlı ceylan? Ağrı’dan çıkınca aslan mı kesildin başıma?” Alaycı sözlerine en ufak bir duygum yoktu, Yusuf ile konuşmaktan, aynı yerde bulunmaktan hep kaçınırdım, hiçbir zaman söylediklerine kışkırtmalarına karşılık vermez uzaklaşırdım. Vurmasını istediğime şaşırmıştı. Yusuf beni öldürse ney, öldürmese neydi? “Seninle gitmem! Öldürsen de, süründürsen de, korkutsan da gitmem!” Ölmek bir şey değildi, ona kendimi teslim etmeyecektim. Silahı çekip parmaklarımla çenemi kavradı başımı öne çekip arabaya sertçe vurdu. Canım çok acımıştı yine beynimin içinde yoğun bir sarsıntı baş göstermişti hatta kulaklarım bile çınlamıştı, ağzımdan o denli bir ses çıkmasını bende ummuyordum. Acılı sesime gülümsedi. “Öyle vur demekle oluyor mu? Yakarım, canını yakarım Nare!” deyip sertçe bir daha tokat attı. Ondan yediğim bu kaçıncı tokattı hatırlamıyorum ama saymayı karıştıracak kadar çok olduğunu biliyorum. “Canını çok yakarım Nare!” diye tekrarladı. “Öyle böyle değil hem de çok yakarım! Bin şu arabaya!” Yusuf’un sözleri bir yana dursun dediğini asla yapmayacakken bir ses doldu kulaklarıma. Bir araba hızlıca durdu. Yusuf’tan sonra bende başımı çevirip baktım. Devran arabadan indi. “Lan! İt dölü! Bırak kızı lan!” Elini kaldırıp Yusuf’a bağırırken bir yandan da bize doğru geliyordu. Yusuf hızla beni kendine çekip silahı Devran’a doğrulttu. “Git işine! Bulaşma buraya!” Bakışları daha keskin parlarken “Sana Nare’yi bırak dedim!” diye tekrar etti. Yusuf o zaman yine şaşırdı, onun öylesine biri olduğunu sanarken tanıdık biri çıkması bozguna uğratmış gibiydi. Ama kaybetmek istemeyen hırsı, deli öfkesiyle Devran’ın dur demesine aldırış etmezdi. Bilirdim. “O benim amcamın kızı, kimseye sormayacağım ne yapacağımı!” Devran silaha rağmen ağır bir adım daha attı. “Benimde halamın kızı!” Devran duymuyordu ama Yusuf “Demek bu ite he dedin?” diye sinirle fısıldıyordu. “Beni istemeyip onu istedin!” Onu da istememiştim ki, istediğim elimi bıraktığında ordaydı, istemediğim başıma silah dayamış yine burdaydı. Devran’ı canı gönülden istemesem de yanımdaydı. Yusuf’un sözlerine ses etmedim tabi, Devran’da belinden silah çıkarıp Yusuf’a doğrultunca gerginliğin ortasında kala kaldım. “Kimin sözünün geçeceğine kararı silahlarımız verecekse bırak Nare’yi, bırak da hangimiz yiğit görelim!” Devran’ın resti Yusuf’u güldürdü. Zaten hep pişmiş kelle gibi sırıtır gülerdi ama Devran’ı ciddiye almadığından değil, bu sözlerle onu korkutamayacağından. Rest varsa Yusuf üstüne giderdi, Devran’ın lafı onu geri itmeye değil anca daha da çekmeye yarardı. Devran’a bakıp buna kalkışmaması için başımı sağa sola salladım. Yapmaması gerekti çünkü Yusuf gözünü kırpmadan o tetiği çekerdi. Devran’ın gözleri beni bulunca kulağımın dibinde keskin ve ani bir ses duydum. Yusuf silahı ateşlemişti, mertliğinden değil, kalleşliğindendi. Hedefi Devran olmamıştı Allah’tan, arkasında ki arabanın içinde dona kalmış Hatice, paramparça olmuş arka cam bakıyordu. “Bir sonrakini alnının ortasına denk getiririm! Yürü şimdi!” Devran başını arabadan çevirip Yusuf’a döndüğünde sonsuz bir öfke vardı. O konuşmadan Yusuf yine fısıldayarak bana “Şu adama sıkmadan bin arabaya! Sebebi sen olursun!” dedi. Tehdidine ne diyecektim? Ben cevabı düşünürken Devran beklemeden bize yaklaştı, Yusuf bir kere daha ateş etti fakat Devran atik bir hareketle kendini sola atıp hedef olmaktan kurtuldu, hala bize gelmeye devam ederken gözlerim açık izliyordum, Yusuf bir kez daha sıkacağında dağılan dikkatini fırsat bilip dirseğimi karnına geçirdim, acıyla bir an karnı kasılırken Devran hızlı iki adımla Yusuf’a gelip silah tuttuğu bileğini kavradı. İkisi arasında bir çekişme başlarken Bilal amcamın sesini duydum. “Nare! Nare! Gel buraya.” Diye bağırıyordu. Amcam bize doğru gelirken onun olduğu yöne gittim, telaşlı sesiyle “Git çabuk, uzaklaş!” dedi, onlardan uzaktaydım ama nereye gidecektim ki? Amcam Devran ve Yusuf’u ayırmaya çalışırken yumruklar havada uçuşuyordu, amcama evini açan arkadaşı da geldi, yere düşen silahları alıp onlardan uzak bir yere koydu. Onun da yardımıyla zorlukla ayırdılar Devran ve Yusuf’u. İkisi uzaklaşmalarına, hala birbirlerine öldürmeli, süründürmeli tehditler savurmalarına rağmen amcam Devran’a bir şeyler söyledi, onu arabasına doğru iterek Yusuf’tan iyice uzağa çekti, Yusuf ise avludan içeri sokuldu. Öyle hızlı yaşanmıştı ki o dakikalar, ne önce oldu ne sonra yaşandı aklım karışmıştı. Amcam beni kolumdan tutup Devran’ın arabasına bindirirken “Gidin buradan uzaklaşın! Ben Yusuf’u halledeceğim diyordu. Camı parçalanmış arka koltukta etrafa dağılan keskin cam parçalarına rağmen oturdum. Devran arabayı çok hızlı kullanıyor Hatice korku dolu sesiyle iyi olup olmadığımı soruyordu. Sersemdim, sanki o arabada değildim. Konağa geldiğimizde Hatice Devran’ın isteğiyle beni odasına çıkardı. Yatağın üstüne oturduğumuzda acıyan gözlerle yüzüme bakıp “Niye yaptı o adam bunu sana? Kimdi?” diye sordu. “Amcamın oğlu, kendisiyle evlenmiyorum diye.” “Nare, boş boş bakma gözünü seveyim, hiç iyi görünmüyorsun!” Dediğine karşılık ne diyebilirdim? Düşünemiyordum bile. “Yusuf bana defalarca vurdu, zorla götürmeye çalıştı, daha az önce, nasıl görünmem gerekiyor Hatice?” Konuştuğuna pişman olmuş halde hala bana acıyarak bakmaya devam ederken “Hadi gel bir elini yüzünü yıkayalım.” Dedi. Kolumu aniden tutunca acı hissettim. Kendine kızarak daha yavaş tuttu. Hatice beni kendime getirmeye çalışırken Berfin geldi, ardından Zêrgül yenge ve Hayri dayımın eşleri. Herkes Yusuf için diline bir ah doladı, odanın içi bana kalkan eller ile ilgili beddualarla doldu, hepsi iyi olmam için etrafımda dönüyordu. Berfin güldürmek için neler söylemişti de hiç içimden gelmemişti. Yatıyor boş boş bakıyordum. Hatice ısrar kıyamet zorla yemek yedirirken kapı çaldı, içeri Devran girdi. Öğlenki siniri biraz geçmiş gibiyse de hiç rahat görünmüyordu. “Hatice, az müsaade et.” Yalnız kalacağımızı duyunca bende onun gibi gerildim. Ne konuşacaktı ki; “Nasılsın?” diye sordu önce, kuru bir “İyiyim.” İle geçiştirdim. Sesim umduğumdan daha kısık çıkmıştı hatta içime kaçmıştı. Başını aşağı yukarı salladıktan sonra “En başından anlat ne oldu?” diye sordu bu kez. Çok detay vermeden o gelene kadar olanları anlattım. Daha da sinirlenmişti. Yusuf’la yaşananların bize nasıl yansıyacağını bilmiyordum, aklım sürekli annemdeyken, içim yanarken pek umurumda da değildi. Odadan çıkmak için döndü ama aklına aniden bir şey gelmiş gibi durup yeniden bana baktı. “Benimle evlenmeyi neden istedin Nare?” **** "Onunla evlenmeyi neden istedim?" İstemedim ki. Aslen istememiştim, değişen bir şey yoktu, sadece kabullenmiştim. Başımı eğdim, Cemal’in beni bırakıp gitmesi konusunda o kadar mahcuptum ki konuyu açmayı asla istemesem de kelimeler beni oraya götürdü. Kucağımda tuttuğum ellerime bakarken “Ben bir kere sevdamın peşinden gittim. Yolda kaldım.” Dedim zorlukla. Hatırlayınca üzülmemek elimde değildi. İçimde Cemal’e karşı nefret duygusu doğmuştu ama sevgim tamamen ölmemişti ki. “Madem bize bir kader biçildi, kabul ettim.” “Gerçekten razısın yani bu evliliğe?” Sesinde yabancı olduğum bir duygu vardı ama daha önce de Devran yine böyle konuşmuştu bana “Bula bula böyle bir adamı mı buldun?” demişti yine aynı alaylı tınılarla. Alay etmekte haklıydı, ben Cemal’in sevdasına inanarak komik duruma düşmüştüm. Annemin demesine rağmen bilerek gitmiştim. Hala ona bakmıyordum, başımı aşağı yukarı salladım. “Bana bakarak söyle!” diye emretti. Zaten konuşması sertten öte kaba duruyordu, bizde de vardı şive ama Devran’ın ki daha keskin kalıyordu bazen. Biraz korkmuştum. Bana hep kızgındı Devran, kim olsa kızmaz mıydı? Evlenmek istediği kızı başkasına kaçarken yakalamıştı, ardından amcasının oğluyla karşı karşıya gelmesine neden olacak bir duruma düşmüştü. O an film izler gibi gelmişti ama Yusuf’a attığı yumruklar arasında Devran’da koluna, göğsüne darbe almıştı. Başımı yavaşça kaldırdım. Sert bakışlarına bir ara bir yumuşaklık uğrar gibi oldu ama benim yanılsamamdı, kimsenin bana kötü bakmasını istemediğimdendi. “Razıyım!” dedim minik bir sesle. Bakışları altında konuşmak zordu. Başka söz etmeden odadan çıktı gitti. Kendimi yavaşça yatağa bıraktıktan sonra asla naz etmeyen gözyaşlarım şakaklarıma süzüldü. Ne için ağladığım önemli değildi, ağlanacak o kadar çok derdim vardı ki birine yansam, diğerine sabaha sıra gelmezdi. Devam ettim bende, usulca bir yas başlattım içimde. Bir zaman sonra içeri Bilal amcam geldi. Ben kalkmaya çalışırken “Rahatsız olma.” Dedi. Yüz yüzeyken gözleri öyle bakmıştı ki bana üzüntüyle “Ahh Nare, seni bırakmayacaktım evde! Yusuf’un böyle delilik edeceği belliydi! Sessiz kalışında bile hayır yok namussuzun!” dedi. Amcam kendine kızıyordu, içimden geldiği gibi “Bilemezdin ki! Bilseydin bırakmazdın, bende bilseydim yalnız kalmazdım!” dedim. Sözlerime daha bir parçalanır gibi üzüldü. Gözleri doldu. “Ben sana kurban olayım! Aha o Devran saymadık laf bırakmadı bana! Haklı! Burada kalman doğru değil dedim, seni nasıl aldım, buraya nasıl geldin!” Hatice’yle yüzümü yıkarken görmüştüm dudağımın kenarı patlamış, elmacık kemiğimin üstü kızarmıştı. Ben aynadaki o gördüğüm Nare’yi dalgın dalgın düşünürken amcam “Nare!” diye seslendi. “Yusuf’u bir güzel benzettim! O da yeğenim, Allah affetsin sana bir zarar verseydi Yusuf’ta ziyan olurdun!” Söylediği öyle utanç vericiydi ki başımı eğdim, yüzüne bakamadım. Bilmediğim laflar değildi, çokça duyardım da amcamdan işitmek utanç duygusunu beraberinde getiriyordu. Ancak utanması gereken ben değildim esasen. Yusuf buna niyetlendiyse o utanmalıydı ama böyle durumlar hep kadınların kızların üzerine kalır, suçu olmaz mıydı? Bu topraklarda cezalar en kısa yoldan kadınlara kesilirdi. Düşündüğümde haklıydı amcam, pisliğe elini sürecek olan Yusuf, kirlenen ben, gerçekten ziyan olurdum. Ben hala ona bakamaz bize kolayca giydirilen suçları maskelemek için heder oluşumuza kızarken yeniden daha kararlı bir tonda konuşmaya başladı. “Dayınla konuştuk, bir karara vardık. Yarın Devran’la nikahınız kıyılacak, annen hastaneden çıktıktan sonra da düğün olacak!” Şaşkınlıkla başımı kaldırdığımda yine yüz yüzeydik. Ne diyeceğimi merak eder gibi bakıyordu, “O kadar adınız çıktı, evleneceğiniz duyuldu. Bu işi milletin ağzına sakız etmeden tamamlayalım! Hem Devran’ın nikahı altında olduktan sonra Yusuf daha da size bulaşamaz! Bulaşacak olursa polisi var, savcısı, hakimi var anca öyle durdurabiliriz onu. Yoksa inattır, sataşmaktan caymaz!” Aklım ermedi söylediğine buruk bir sesle “Annem hastanede yatarken mi?” diye sordum. “Kurban olam Nare, bu iş uzatmaya gelmeyecek! Devran’ın elinden bir kaza çıksaydı Yusuf’a, ne diyecektik? Yusuf ilk sana çamur atmaya çalışacaktı, resmiyete döktük mü kolay kolay bir şey yapamaz!” “Hem düğün daha olmayacak ki!” ***** Amcam kimliğimi alıp yanımdan gittikten sonra Hayri dayımların dairesindeki odama döndüm. Annemin yatmadığı yatağa bakarken onun ne halde olduğunu düşünüyordum. Hastane köşelerinde bir başına. Çok sürmedi uykuya dalmam, zaten Meryem uyuyuncaya kadar başımdan ayrılmamıştı. Sabah kahvaltıdan sonra Hatice Berfin’le yanıma geldi. Ellerinde bir elbise, nikahta güzel görüneyim diye. Üzerim çul ile gezsem umurumda değildi. Keyifsizce hazırlandım. Kızlar saçlarımı yaptı, yüzümdeki izleri kapattı. Öğleden sonra odadan dışarı çıktığımda terasa kurulmuş bir masa vardı. Önüne renkli çiçekler konulmuş, herkes terasa doluşmuştu. Erkekler ise aşağıdaydı. Evliliğin böyle gerçekleşeceğini ölürdüm de tahmin etmezdim. Güneşli güzel bir gün hakimdi Urfa’ya ama öylesine buruktu ki, herkesi sus pus etmişti. Kimsenin ağzından tek kelime çıkmıyordu, nedenini bilmiyordum zaten benim derdim bana yetiyor artık ne tarafa çekilirsem oraya gidiyordum. Beni masaya oturtmuş bakışırlarken Veysel’in annesi Zelal herkesin duyabileceği yükseklikte “Maşallah maşallah! Güzel gelinler ol inşallah!” dedi. Ondan sonra bir gülüşme kıkırdama başladı. Ağır hava yok olup gitti. Birde bendeki gitseydi. Az sonra dedem ve dayımlar başta olmak üzere tüm erkekler gelmişti. Nikah memuru, şahitler oturmuş, en son Devran gelmişti. Sorular sorulmuş ve nikah kıyılmıştı. Büyüklerin elini öpüp tebriklerini alırken kızlar herkese tatlı ikram etmişti. Bir kez olsun Devran’ın yüzüne bakmamıştım. Kasıtlı değildi, içimden gelmiyordu niyeyse. Hamza dayım annemin de görmesi için hemen bizi hastaneye yollamıştı. Giderken de hiç konuşmamıştık. Annemin yanına girdiğimizde gözleri dolmuştu, onu zaten o halde görmek yeterince üzüntü verirken ağlamasıyla bende kendimi tutamamıştım. “Ne güzel olmuşsunuz! Allah düğününüzü görmeyi nasip etsin.” Diye dua etmişti. Ağlamasına rağmen gözleri mutlulukla öyle parlıyordu ki, yüzüne anında bir renk gelmiş, canlanmış gibiydi. Doktor daha iyi olduğunu birkaç gün sonra çıkarabileceğini söyledi. Annemi hep yanımda istesem de onun iyiliği, hayatta olması için hastanede kalmasına da razıydım. Arabaya binmiş konağa dönerken bir an aklıma bir düşünce zınk diye doluştu. Eğer ki Cemal ile gitmiş olsaydım annemi kedere boğacaktım. O zaman durumunun vehametini bilmiyor olsam da her daim kendimi suçlayacaktım. Ona yakın olamayacaktım, bana kırgın belki de dargın olacaktı. Bunları düşününce her şerde bir hayır sözü aklıma geldi. Cemal’in koyup gitmesi yüreğime yapışmış asla çıkmayacak bir kederken belki de bu keder, annemin ölümünün yanında küçücük bir nokta olup kalacaktı. Konağın önüne geldiğimiz de Devran’dan inmeye yönelik bir hareket görmedim, görmediğim gibi ona döndüm. Bu evliliğe gönülsüzce razı olmuştum fakat az önceki düşüncelerim çok başka bir minnet doğurmuştu içimde. Ona baktığımı fark edince bana döndü, neden inmediğimi sorarcasına yüzüme baktı. “İyi ki o gece geldin.” Dedim yavaşça, nasıl karşılık vereceğini bilmeden “Cemal ile gitmiş olsaydım,” deyip yutkundum, zordu o anları hatırlamak, “Annemi kötü bir hale sokardım.” Diye ekledim. Devran’ın bakışları sorgular halde gözlerimdeydi. “Kaçmaya niyetlenmeden önce düşünmedin mi bunu?” “Düşündüm. Affeder diye umut ettim.” Başımı ondan çevirip “Az önce, bizi gördüğünde anladım ki; annem beni affetseydi bile ben ömrümce kendimi affetmezdim!” diye kısıkça söyledim. Sonra da arabadan inip konağın avlusuna girdim. “Sen benim ne şartlar altında evlendiğimi bilseydin Nare, emin ol yine kendini affetmezdin!” ****** Devran içindeki yangınla Nare’yi konağın önüne bırakıp gitmişti. Artık evliydi henüz düğünün gerçekleşmemiş olması hiçbir şeyi değiştirmiyordu. İclal ile ne ayrılmış ne de evlendiğini ona anlatmıştı. Nasıl denirdi ki telefonda ‘ben artık evliyim, istemeden oldu ama oldu!’ diye. Söylemeyi düşünmemiş ancak bir gün söylemek zorunda kalacağı için şimdiden karın ağrısı tutmuştu. Kaçacak yeri kalmamıştı, yanıyordu işte. İclal’in artık kendisine dönüp bakmayacağına adı gibi emindi. Asık yüzü Veysel’in tüm şakalarına rağmen gülümseme içeren bir kırışıklığa uğramamıştı. Mecbur bırakıldığı evliliğin son adımı, düğün bugün gerçekleşiyordu. Düğünden ötesi cehennemdi artık. Devran arkadaşları arasında bir damat tıraşı istememişti, ondan kuaföre gelmiş sıradan birinin düğününe gider gibi oturmuştu koltuğa. Bittikten sonra giyinmiş her zamanki kusursuz, üzerine toz konmaz haliyle hazır olmuştu. Veysel ona uzun ve ağır adımlarla yaklaşıp “Vay vay vay! Ağam damat olmuş, Urfa’da ki kızlar kimi kaybetmiş, herkes bir daha kahrolacak, bağırlarına bağırlarına vuracaklar!” dedi eğlenceli bir sesle. “Vay Devran ağa evlendi, Devran ağa evlendi!” Devran’ın umurunda değildi, Yine gülmedi amcaoğluna, dünden beri İclal’in aramalarına yanıt verememişti. Nikahtan bu yana iki hafta geçmiş tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Konağın en üst katında uç kısmında uzun yıllardır hiç kullanılmayan, 2 odaya sahip, toza gark olmuş yer Devran ve Nare için hazırlanmıştı. Bir yatak odası, bir oturma odası, sevimli denecek kadar küçük ama manzaraya doyuracak kadar büyük balkon. İçine konulan yeni gelin eşyalarıyla sımsıcak bir yere dönüşmüştü ama gel gör ki içinde yaşayacak olan Devran ve Nare hala birbirine çok uzaktı. İkisi de birbirine bakmıyor, gerekmedikçe konuşmuyordu. Herkes durumun farkındaydı, kaçak köçek bakışma bir kenara dursun, aynı ortamda oldukları yerde geriliyorlardı. Hasret ana bir hafta hastane de kaldıktan sonra daha iyi halde konağa dönmüştü. Kızının gönülsüzlüğüne rağmen tek aksi kelam etmemesinden her şeye olur halde yaklaşmasından memnundu. Çünkü büyükler çok iyi biliyordu. Düğün olup karı- koca olduktan sonra her şey yavaş yavaş değişirdi. Severek evlenmek yeni âdet olmuştu, önceden kimse sevdiği ile değil, ailesinin uygun gördüğüyle evlenirdi. Eee onlar mutlu olup aile oldularsa Devran ve Nare niçin olmasındı? Aralarında nefret yoktu, sevgi eksikti. Birbirine değecek eller, bakacak gözlerden sonra ister istemez bir muhabbet, sevgi Devran ve Nare arasına girecekti. Hele birde çocukları oldu mu, her şey tamamdı. Dün gece kadınlar ayrı erkekler ayrı kına gecesi olmuştu. Bugün de düğün günüydü. Nare’nin ince beline oturan hafif kabarık gelinliği, minik papatyalar ve ortalarına iliştirilmiş küçük taşlarla bezeliydi. Saçların kalın dalgalar yapılmış, başına yine taşlı bir taç kondurulmuştu. Duvak uzunca yerleri süpürürken Hatice ve Berfin kocaman olmuş gözlerle ona bakıyorlardı. “Vallaha insanın gelin olası geliyor, ne güzelsin aynı prensesler gibi.” Berfin’in tatlı sesi kulağına dolduğunda sadece tebessüm etti Nare, konuşacağı kalmamıştı çünkü. Büyükler özellikle annesi ne isterse onu yapıyordu. “Maaşallah de!” diye uyardı Hatice. Beğeni ile süzdüğü Nare’nin gözlerindeki kırgınlık canını sıkıyor, abisinin evlendiğine diğerleri kadar sevinmiyordu. “Ne bileyim, öyle görünce.” Diyen Berfin’in gözleri doldu. İstemsizce duygulandı. “Maaşallah!” O sırada Devran ve Veysel onları almaya geldi. Afran’da hemen arkalarındaki arabada kız kardeşlerini götürecekti. Berfin onları görünce acelece telefonunu çıkarıp salona girmeden önce Nare’ye “Hadi sen şu merdivenlerin başına git, Devran abim arkası dönük beklesin, sende ağırca gel, seni görünce ki tepkisini çekelim!” dedi. Sesindeki heyecan ve yapacak olduğu Nare’yi sadece korkuttu. Böyle bir şeyi asla istemiyordu. “Gerek yok şimdi, zaten sürüsüyle resim çekineceğiz.” “Aaa olur mu ama! Bir kere evleniyorsunuz değil mi? Hadi Nare abla sen çık ben abimleri daha içeri katmayacağım!” Nare tepkisini gizlemek için başını eğerken “Berfin, ısrar etme.” Diye uyardı ablası. Sevinci kursağında kalmıştı Berfin’in, zaten Devran’da Nare’yi almak için içeri gelmemiş Veysel hazırsanız gidelim deyince Nare öylece çıkmıştı kuaförden. Devran arabanın kapısını açmış Nare’yi görmeyen gözüyle etrafa bakınırken arka arabada ki Afran’ın boğazına koca bir taş oturmuştu. Oturmuş konuşamıyor rahat nefes alamıyordu. Bilerek gelmişti kardeşlerini almaya. Nare’yi abisini eşi, yengesi olarak görmeye alışayım diye. Ama bembeyaz kara bulanmış bir peri gibiydi Nare adeta. Nasıl alışacaktı abisinin olmasına? Bu gece hepsi sonlanacaktı. Zordu, çok zordu, bu kadar acıya uğrayacağını sanmıyordu. Hissettiğinden çok daha fazla inmişti Nare kalbine. Bu hikâye de Afran’ın payına düşen keder olmuştu. Nare bindikten sonra Devran diğer tarafa dolaşıp bindi. Veysel arabayı çalıştırdı ve olduğu gibi konağa gitti. Ağrı’ya uğrak yer kalmamıştı ya, Hayri dayısının dairesinden gelin alması yapılacak ondan sonra Urfa sokaklarında Şahinbey’lerin aldığı gelin, ucu bucağı görünmeyen konvoyla dolaştırılacak düğünün ihtişamı bir kez daha herkese gösterilecekti. Nare’nin başına alı Hayri dayısı örttü, beline kuşağı Veysel’in küçüğü Mahir bağladı. Zılgıtlarla evden çıkarıldı. Sonrası da aynı Veysel’de olduğu sorunsuz ilerledi, düğün başladı. Oyunlar oynanıp, halaylar çekildikten bir süre sonra Nare kaynanası ve annesinin isteği üzere aldığı, beyaz, altın rengi işlemeli ışıl ışıl göz alan yöresel kıyafeti giymek için Hatice’yle birlikte yukarı çıktı. Hatice onun fermuarını açarken “Ne olurdu sanki gelinlikle kalsaydın, illa bu kıyafet giyilecek!” diye annesinin inadına söylendi. Nare için anlam ifade etmiyordu. Olsa da olurdu olmasa da olurdu. “Kırmayalım şimdi, ha gelinlik ha elbise ne fark eder.” Hatice onun sakin tabiatına artık şaşmıyordu, Cemal’den sonra her şeye kabule gelmişti Nare. “Fark etmez tabi, aslında bu da çok güzel ama ben geri kafalı bulduğum her Âdete karşıyım. Düğün dediğin birbirini seven iki insanın evliliğini kutlamak ve insanlara duyurmak değil mi? Ama yok illa abartı ve gösteriş olacak.” Nare gelinliği çıkarmış diğer elbisenin içine girerken düşünmemeye çalışıyordu ama Hatice’nin sözleri onu çoktan düşünmeye sevk etmişti. Birbirini seven iki insan… Altın kemeri eline alan görümcesi onun ince beline takarken “Şu kemer, sen istemedin mesela ama olmasa yer gök inler!” dedi. “Şahinbey’ler bir altın kemer takmadı mı dedirteceğiz!” Gerdanını komple saran akıtma kolye, yine ince bileğini saran akıtma kelepçeyi taktı. “Annem bilse ki altından büstiyer var gider onu da alır. Neyse ki daha Urfa’ya gelmedi o. Altın takması sorun değil ki! Bunu gösteriş için yapması sinirimi bozuyor!” Hatice konuşsa da Nare onu duymazdan geliyordu. Aklının içinde dönen çok başkaydı. “Hayır madem böyle bir altın sevdası var, alsınlar külçe altın bir çanta dolusu, herkes rahat etsin ama yok, onları el aleme nasıl göstersin! İlla takılacak, şıngırdatılacak!” Nare onun isyanlarına dur demek istedi. “Hatice, sen heveslenme annen seni bana takılanlardan aşağısı ile gelin etmez.” Bakışları derinleşti Hatice’nin, içini çekti, “Biliyorum, ondan söyleniyorum ya!” “Söylenme, ne yaparsan yap, iş olacağı yere varıyor.” Hatice ona susarak hak verdi. Merdivenlerden inmeye durduklarında, iki merdiven arası geniş boşlukta duran adamla Nare hemen atmak üzere olduğu adımını geri çekti. Sazlar sözler bir yandan, ıslıklar, silah sesleri bir yandan herkes oynamaya durmuşken kimsenin onları duymayacağını biliyordu. Yusuf basamağı çıkmak için adımlarken “Bensiz düğün olmazdı, değil mi Nare?” diye sordu. Hatice hemen onun yanındayken “Koşalım Hatice!” dedi Nare, beklemeden geri kaçtılar. Yusuf o sırada tam kaçarlarken silahını çıkarıp ateş etti, isabetsiz atışına aldırmayıp hızla merdivenleri tırmanırken “Nereye kadar kaçabileceksin Nare?” diye bağırdı. Onları koridorun sonunda görünce koşar adım yürüdü. “Boşuna kaçıyorsun, madem bana yar olmadın! Kimseye yar olmayacaksın!”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE