Devran Nare’yi en son çocukluğunda görmüştü. Yüzüne bakınca bir şeyler hatrına geliyor ama kim olduğunu bilmiyordu. Urfa’lı olmadığı açıktı, sıradan bir yabancıydı işte, belki de kız kardeşlerinin arkadaşlarından biri.
Onların birbirine bakışı kendileri hariç herkesin dikkatini çekmişti. Çoğu göz, özellikle izleyenler, halayın karşısındakiler onların birbirine bakışını görmüştü.
Aslında öyle güzel, inceliği olan bir bakışma da değildi, Nare’nin sevdiği vardı, dayısının oğlu bile olsa elini tutmazdı, sevdiğine ihanet sayacak kadar masumane bir sevgiye kuşanmıştı kalbi, yalnızca sevdiğinin temasına hop ederdi yüreği.
Devran onun kendine dik dik bakmasından rahatsız olmaya başlayınca simsiyah görünen tek kaşı havaya kalktı.
Yüzünün gülümsemesiyle değiş tokuş yapan ciddiyetine anlam yükleyemeyen Nare o an Devran’ın elinden elini çekti, başını çevirip halaydan çıktı. Halayı ikiye de bölebilirdi, o zaman gidişine kılıf bulmak zor olacağından Berfin’in de elinden sıyrıldı, sorarlarsa yoruldum derdi.
Devran bu harekete öfkelendi, hem de öyle böyle bir öfke değildi. Urfa sınırları içinde tek kıza yan gözle bakmış değildi, asıldığı sulandığı da yoktu. Nare öyle elini çekince sanki meraklısıymış gibi garip bir duruma düşmüştü. Koskoca Devran ağa, iş yaptığı adamlardan tarafından doğunun şahı olarak bilinen Devran ağa bir kız tarafından istenmediği izlenimine hem kapılmış hem de bu herkesin gözü önünde olmuştu.
Konaklarının geniş avlusunda Şahinbeylerin düğününde elini tuttuğu kız herkesin içinde elini çekip gitmişti ya ağırına gitmiş sinirlenmişti. O an giden uzun siyah dalgalı saçlardan bakışlarını çekip insanların ağzına laf vermemek için cebinden mendil çıkardı. Diğer elini Veysel’den çekip ortaya doğru adımlayıp davulcunun karşısında oyuna, halaya dair ne varsa hünerlerini ortaya serdi.
Zılgıtlarla düğün coşkusu artarken Devran oynuyor ama yapılanı aklından kovamıyordu. Yalnız Devran olsa iyi, Hamza onları görmüştü, zaten kızı Hatice’yi o çağırmış onların ne yapacağını, yan yana nasıl görüneceklerini merak etmişti.
Nare, Devran’a pek bir yakışırdı, hem Devran’ın yanına hem de konaklarına… Kesin kararını verdi, olmayacak olsa bile bu işi olduracak büyük oğlunu bir an önce everecekti.
Nare öylesine naif bir çiçek gibiydi ki nazlı bir süzülüş her daim adımlarına eşti. Devran’a da nazlanıyor gibi göründü onları izleyenlere.
Birde Devran görseydi o nazlanışı acaba ne derdi?
İnsanların dili torba değil ki büzesin. Nare’nin halaydan çıkışı herkesçe farklı, elleri ağızlara kapatılıp aralarında bir şeyler olduğu kulaktan kulağa konuşuldu.
Devran 1350 kilometre ötedeki sevgilisi İclal’i düşüne dursun kardeşi Afran gözlerini Nare’den çekmiyordu. Konağa geldiğinden beri gizli gizli ona bakıyor halasının kızı olduğu içinde yakışık almayacağını düşünüyordu.
Silah sesleri, Veysel’e yaptıkları damat eziyetlerinden sonra nihayet düğün bitmiş herkes odasına çekilmiş, ağız tadıyla sona ermişti.
Rolenda bu aileye gelen ilk torunun geliniydi. Veysel Devran’dan bir yaş küçük 28 yaşındaydı, Rolenda ise 25’indeydi.
Hamza yatağına yatmışken yanına yatağa giren karısına doğru ağır gövdesini döndürdü.
“Hayri bizden önce gördü oğlunun düğününü.” Dedi biraz üzüntü duyarak.
Zêrgül “Razı gelmedin ki bizde görelim. İnatlaştın Devran’la. Yoksa çoktan evermiş eşek sıpalarını kucağımıza almıştık!” dedi.
Hamza sert bir çehreyle baktı karısına.
“De get sende! Alacağı kızı istemem diye konağı inleten ben miydim?” diyerek onun nasıl karşı çıktığını hatırlattı.
“İstemem! Gene istemem! Yol bilmeyiz, iz bilmeyiz, soruşturacak olsak bu kızdan avrat konağa gelinağa olur mu diye kime sorup öğreneceğiz?”
Hamza daha da öfkelendi.
“Evlenmeden aynı evde yaşayandan avrat olurda konağa gelinağa olur diye soruşturması kaldı! Ölsem razı gelmem!”
Tek seferde kesti karısının yersiz düşüncesini. Zêrgül biliyordu kocasını, istemez o kız bu konağa gelin girmezdi.
Düşünceli bir sesle “Gördün mü halayda Devran ile Nare’yi?” diye sordu. Karısının buna karşı çıkacağını bilerek alttan alta işlemeye girişti.
Anında katılaşan sesiyle “Görmedim, işittim!” dedi.
“Görseydin öyle yakıştı ki Devran’ın yanına.”
Zêrgül anlamıştı kocasının niyetini, gelin diye Nare’yi de istemezdi. Onun istediği, oğluna münasip 3-5 gelin adayı vardı. Birinden birine Devran’ın rıza göstereceğini düşünürdü.
Hasret’in kızı olmasından ses etmedi kocasının yanında, nasılsa Devran kabul etmezdi. En iyisimi oğlu babasına hayır desindi.
“Benim görmem değil, Devran’ın görmesi gerek. Onun da Urfa’dan kimseye gönlü yok! Hele Hasret’in kızı olduğunu duyunca hiç yanaşmaz.”
Hamza oğlunun bu düşüncesine karşı çıkacaktı. Gelinleri ya Nare olacaktı ya Nare olacaktı.
*****
Konağın diğer ucundaki odada Nare, yorgunca yatağına uzanan annesinin saçlarını okşadı.
“Su getirdim.”
Hasret kalktı, küçük bir yudumla ağzını ıslattı.
“Ellerin dert görmesin kuzum.” Diye teşekkür etti. Nare onu öptükten sonra yatağına uzandı. Nare başka hayaldeydi. Hasret ise Devran ile Nare’de. Onları görünce yüreği sızlamıştı. İsterdi ki narin kuzusunu hiç yanından ayırmasındı. Yaşayacak olsa bile imkanı yoktu ki öleceğini bilirken onu bir başına yalnız bıraksındı.
Elinden gelecek yapabileceği başka bir şey yokken Allah’a dua etti. İnşallah ağabeylerine söylediği sözden pişman olmaz, kızını mutluluğun içine iterdi.
Yorgun kadın hemen gözlerini kapattı, kızı da ardından.
Konaktaki herkes bambaşka hayallerle uykuya daldı. Devran yıldızları seyrettiği terasta görüntülü görüşmesine son verdi.
İnşallah diye geçirdi içinden, Veysel’in Rolenda’yı Revan konağına getirdiği gibi İclal’i alıyla bu avluya gelin getirecekti.
*****
Sabah olduğunda konağın iki farklı kanadında yaşayan iki kardeş güne ilk kalkan oldu.
Gelin almıştı ya Hayri onun sevinciyle kızlarına uzun bir sofra hazırlatmıştı. Kardeşi Hamza’ya da haber göndertmişti. Bugün hep birlikte kahvaltı edeceklerdi.
Aynı avlunun içindeki uzun uzadıya olan konakta ayrı yer içerler bazen bir araya gelir misafirler ağırlarlardı.
Nare annesiyle birlikte kahvaltı edilecek terasa çıktığında kızlara yardım etme düşüncesiyle mutfağa geçti.
Hayri dayısının kızlarıyla bir sorunu olmamıştı ama Ariya bugün ona farklı bakıyordu. Nare’nin günaydın deyişine cevap bile vermemiş küçük kardeşi Meryem ile olan konuşmasına kızıp Nare’nin eline bir sini tutuşturup “Laf değil iş lazım, yardıma geldiysen, sofrayı götür.” Demişti.
Nare aldığı siniyle mutfaktan hızla çıktı. Derin bir nefes aldı. Tuhaf kızdı, onunla kavga etmeden Ağrı’ya dönse ne iyi olurdu.
Meryem ablasına “Ne diye tersledin kızı?” diye sordu.
Ariya ne yaptığının farkında olmadığını belirten bir umursamazlıkla “Ne tersleyeceğim, amcamlar gelecek, elimiz oynasın da kahvaltı edelim, acıktık, babam kızacak şimdi!” diye geçiştirdi.
Sofra hazır olduğunda, herkes oturdu, Hamza ailesiyle birlikte geldiğinde Devran Hayri amcasına “Eee biz karşıdan geldik, Veysel iki adım merdiveni inememiş, damat nerededir?” diye şakasına takıldı.
“Onlara kahvaltı yukarı çıktı,” deyip Meryem’in getirdiği çayları yudumlarken “Sen doyur karnını, birazdan el öpmeye inerler.” Dedi.
Hamza sofraya oturmaya başlayan yeğenlerini görünce yemeğe başlayacak oğluna “Sen Veysel’i sorarken iyi, Hasret halan teee Ağrı’dan gelmiş, bir hoş geldin dedin mi?” diye sordu.
Devran düğüne geç geldiğinden bilmiyordu ki halasının burada olduğunu. O kadar kalabalık bir düğün geçirmişlerdi ki görmemişti de.
Nare annesinin yanına otururken başını halasına çevirip “Halam hoş geldin!” dedi. Hasret’in yine benzi atık gülen gözlerle yeğenine bakarken Devran yerine yerleşen Nare’ye bakışları ildi.
Dün akşam kendini küçük düşüren kız, halasının kızıydı, hatırlamıştı. Ve neden kaçar gibi elini çektiğini anlamıştı.
Nare annesinin hoş bulduk dediği kişiye dönüp bakınca yine Devran’la ve onun bu kez daha hafif kalkmış tek kaşıyla karşılaştı.
Kendini döveceğine yemin edebilirdi, öyle bakıyordu Devran beton bir suratla.
Bir yanda Devran, karşısında suratı asık Ariya nereye düştüm ben böyle dedi Nare.
“Ben nereye düştüm böyle?”
*****
Nare aynı dün gece halayda olduğu gibi yine görmezden geldi Devran’ı. Bakışları kesişmeden önüne döndü, kahvaltısını etmeye başladı. Bi an önce Ağrı’ya dönecekleri günü bekledi. Annesi dönüş ile ilgili kesin bir şey söylememişti, küçük amcası Bilal’de Urfa’daydı, karısı ve çocuklarıyla birlikte yakınlarda bir arkadaşında kalıyordu. Ağrı’da işi gücü vardı, çok kalmayız dedi içinden.
‘Çok kalmaz ve her biri ayrı renk olan bu insan karmaşasından kurtulurum.’
Devran bir yerde dursun Ariya’nın fel fecir okuyan gözlerinden kahvaltısını edemedi. Birkaç lokma yiyip tavşan kanı çayını içti.
Veysel ve Rolenda’nın el öpmesinden sonra düğün yorgunluğu dağılmış konağın her bir odasının temizlenip toparlanmasıyla geçti gün.
Ertesi gün ise düğünde karışan kazanlar kaynamaya başladı. Rolenda’nın ailesi adetleri üzere kızının gelin yüzü görmesine gelmişlerdi. Nare konağın kızlarıyla beraber mutfakta çay hazırlığındayken Rolenda’nın tarafından bir kadın Zêrgül’e “Devran’ında düğün vakti gelmiş, sizin de bir isteyip alamadığınız varmış.” Diye konuştu laf almaya çalışarak. Netice de dünür olmuşlardı ya haberleri aslından duymaları gerekti.
Nare’nin gidişi gönülsüzlüğe dem vurdururken Zêrgül işittiği lafın altında kalacak değildi.
Hasret’e baktıktan sonra “İstemiş olaydık aldığımızı da duyardınız, Şahinbeyler kız isteyecek eli boş dönecek, konuştuğun boş tantanadır!” diyerek dedikoduların önünü kesmeye çalıştı.
Hasret yengesinden başka kelam duysa şaşardı zaten. Kalbi inceydi kadının ama lafları hep odun gibi kalındı. İçi başka dışı başkaydı.
Ortada fol yok yumurta yok çoğaltılıp büyümeden ortadan kaldırdı Nare ve Devran ihtimalini.
Veysel’in annesi konuşuncaya dek.
Hayri Hasret’in isteğinden bahsetmişti ilk karısına, Zêrgül’ün aksine Zelal severdi görümcesini, daha yakın davranırdı ona. Düğün vaktinde ikisini yan yana gördükten sonra neden olmasın dedi, dedi de Devran’ın istediği vardı.
Zelal oturduğu yerde gelin almanın rahatlığı ve gururuyla “Küçükler eskisi gibi büyükleri dinlemez oldu, iki gönül bir olduktan ha Ağrı’dan istenmiş ha İstanbul’dan, bize yuvalarını kurmak düşer.” Dedi.
Zêrgül belli etmedi, eltisinin lafına sinirlendi, aba altından sopa göstermekti. Zorla aklına sokmaya çalışıyorlardı Nare’yi. Ya İstanbul’daki ya Ağrı’daki.
Tam ağzına lafı almıştı ki, elinde çaylar ve ikramlarla kızlar odaya girdi. Mecburen sustu.
Susması bir işe yaramadı amma, Rolenda ve Meryem neler konuşulduğunu çoktan duymuştu. Nare kendileri için çay hazırlarken Meyrem ve taze yengesi kıkırdaşarak mutfağa girdi.
Eğlenceli bir havayla “Nare abla, annemler konuşuyor ki yakında seni Devran ağaya isteyeceklermiş.” Dedi.
Çaydanlık elinde öylece kalan Nare ne diyeceğini bilemedi. Yanakları öfkeyle kızarmış belli etmemeye çalışırken Rolenda “İsteme nereden çıktı, dur daha Nare’nin Devran’a naz edişini konuşuyorlar, istemeye çok var.” Dedi.
Nare şaşkınlıkla “Ne nazı? Ben kimseye naz falan etmedim.” Diyerek aralarında bir şeyler oluşunu inkar etti.
Meryem gönül işlerine pek meraklı, düğünleri ve çokça zılgıt çekmeyi sever haliyle Nare’nin sözlerini “Ha yani Devran abime razısın, naz bile etmedim diyorsun?” diye başka yöne çekerek sorunca Nare bu kez açıkça öfkelendi.
“Meryem, yok öyle bir şey, tanımam etmem, ne diye naz edecekmişim, ne diye razı gelecekmişim?” diye çatık kaşlarıyla sordu.
Meryem onun kızgınlığını almak ve biraz daha eğlenmek için yanına yaklaşıp uzun saç tutamını aldı, kendine bıyık yaptı. Gözlerini havaya dikip iç çekerek “Hele bir tanısan ne naz edersin, ne naz edersin!” dedi.
Rolenda görümcesinin oyunculuğuna gülüyordu. Çünkü biliyordu ki Meryem’in başka sevdiği vardı. Nare ise bunun eğlence bile olsa bahsedilmesinden hoşlanmadı.
Meryem’in bıyık yaptığı saçını çekip “Allah benden gayrı her sahibine nasip etsin!” dedi. Çayını alıp masaya oturdu.
Meryem “Devran ağayı elinin tersiyle ittiğine göre kesin bir sevdiği var!” dedi yolda altın bulmuş gibi heyecanla.
“Ağaysa ağa, duyanda padişah sanır.”
“Hiç uğraşma yakaladım seni, kim olduğunu anlat.”
Kızlar mutfakta kaynatadursun Ariya mutfağın bir adım dışında onları dinliyordu. Nare tabi ki Cemal’den söz etmedi. Meryem ne kadar sorup ısrar ettiyse de sevdasını gizli tuttu.
Gizli tutmasına tuttu da konağın kadınları arasında Devran ve Nare herkesin kulağına ilişti, olurdu olmazdı bir sürü kelime birbirine eklendi.
Veysel ve Rolenda balayı için konaktan ayrılırken Devran işlerin başından dönüyordu.
Babası onu bekler vaziyette terasta otururken yıldızlar pek parlaktı gece de. Odasına geçmeden yanına çağırdı. Uzun uzadıya konuşmadı amma itiraz götürmez kararlılıkla İclal’i gelin diye almayacağını, halasının kızıyla evlenmesinin münasip olduğunu kulağından çıkmayacak şekilde izah etti.
“Halayda elini tuttum diye biriyle evlenilmez baba, sevdim diye evlenilir!”
Devran babasından aşağı kalmayacak tavrıyla karşı çıktı, kabul etmedi.
Hamza ağa yılların adamı Devran’ın hemen kabul etmeyeceğini biliyordu, yine de kendi çocuğuna boyun bükecek değildi.
“Her sevilenle de evlenilmez! O kadın ne yanına ne de yanımıza gelemez! Kabul etmiyorum, ananda rıza göstermez! Gece uzun iyi düşün Devran!”
Düşünecek bir şey yoktu. Devran babası dedi diye sevdasından dönmezdi. Odasına geçti, Afran’ın yanındaki yatağına yattı. İclal’i kabul ettirmenin yolunu düşündü gece boyu.
Sabah gözlerini açtığında ise kahvaltı bile etmeden babasının isteğiyle beraberce ayrıldı konaktan. Arabanın arka koltuğunda Hasret halası oturuyordu. Devran nereye gideceklerini bilmezken babası hastaneye gideceğiz deyince merak etmişti.
Hasret belirli tahlil ve muayeneden geçtikten sonra iki hastane, bir profesöre gitmelerine rağmen sonuç değişmemişti. Uygulanacak tedavilerin hepsi boşa olacaktı, ufacık bir umut kırıntısı dahi verilmemişti üçünün eline de.
Hasret’in zaten umudu yoktu, ağabeyini kırmak istemedi bir de kızı için denemiş olmayı istedi. Nafile emeğin sonucunda hem Hamza hem de Devran derin düşünce ve üzüntü içine düşmüştü. Hemen arka koltukta oturan kadına biçtikleri ömür insan aklını şoke edici ve alay edici bir halde karşılarına gelmişti.
Konağa geldiklerinde Hasret beklemeksizin odasına çıktı, gün boyu çok yorulmuştu, dinlenecekti.
Hamza ise oğluyla birlikte misafir ağırladıkları, insanlardan biraz daha tenha olan geniş odadaydı, Hamza dertli bir nefesle nargilesini üfledi. Oturduğu yerde oğlu hemen karşısındayken her şeyi anlattı “Şimdi anladın mı neden Nare ile evlenmeni istediğimi? Duydun işte, kardeşim ölecek, ölmeden de kızının mutlu olmasını ister.”
Devran halasının isteğini anlıyordu, anlıyordu da kendisini işaret etmiş değildi. Başka biriyle de olurdu Nare. İstediği kızının rahat bir yerde gözetilmesiyse illa Devran’la evlenmesiyle olacak değildi.
“Benden başka erkek mi yok?”
“Erkek çok, adam yok! Sana münasiptir, konağa Nare gibi bir gelinağa lazımdır.”
Hamza ağa hiç başkasını yanaştırır mıydı? Oğlunu o kadının elinden kurtarmanın yolunu bulmuştu, onları evermeden durmayacaktı.
“Ben istemiyorum! Evleneceksem yalnız birine kapım açık!”
“Devran!”
“Zorla güzellik olmaz baba! Ben olmasaydım ne olacaktı? O zaman kiminle evlendirecektiniz kızı?”
Hamza ağa kalın kaşlarını çattı “Sen olmasaydın ona göre düşünürdük sen varken başkası olmaz, olmayacakta! Nare ile evlenecek, halanın son isteğini yerine getireceksin! Koruyanı yok, kollayanı yok! Bir başına mı bırakacağız kızı?” diye sordu.
Devran cevap vermedi, vermemek içinde babasının yanından çıktı, kalsaydı ağır konuşurdu, olmayacağını anlatacak hatta yarın hemen İstanbul’a gidip İclal’e nikahı basacaktı.
İmkanı yok Nare ile evlenmeyecekti.
Bu düşüncelerle ve öfkeyle konağın uzun koridorlarından geçip odasına gitti, gün batmak üzereydi. Kapıyı açıp içeri girdiğinde gördüğüne şaşırdı.
Ariya yarı çıplak olmuş üzerine değiştirirken “Hiiii!” diye korku dolu bir nida çıktı ağzından.
Devran başını çevirip “Ne işin var senin burada?” diye kızgınlıkla sordu.
Ariya’nın işi plan çevirmekti, planı ise bu kez gümbürtüye gitmişti “Ben,” derken eli ayağına dolanmış üzerini giymek için bluzu alırken aralı duran kapı tıklatıldı ve beklemeden açıldı.
Nare önce sinirle bakan Devran’la göz göze geldi, ardından da üzerini giyinmekte olan Ariya’yla.