HADİ GÜLÜMSE

1420 Kelimeler
Demir kapıyı kapattığı an, Zehra gardıroba yürüdü. İçindeki donuk kabullenme, ani bir karışıklığa dönüştü. Onu yemeğe çıkaracaktı. Neden? İnsan yerine koyduğunu söylemişti. Saçmalıktı. Bu, başka bir tür testti. Ya da belki de kafesten çıkarılan kuşun ne yapacağını görmek istiyordu. "Siktir et," diye mırıldandı kendi kendine, sesi titrek ama kararlı. "Ne olursa olsun." Kıyafetlere baktı. Hepsi koyu, sade renklerdeydi. Siyah, lacivert, füme. Sonunda, basit siyah bir kadife bluz ve aynı kumaştan dar bir pantolon seçti. Giydi. Aynanın karşısına geçti. Kendine baktı. Gözlerindeki korku, yüzünün solgun güzelliğini bozamıyordu. Aksine, ona kırılgan, ele geçirilmesi gereken bir hava katıyordu. Yanaklarındaki çöküntü, kemiklerinin zarif hatlarını vurguluyordu. İçindeki lanet olası bir şey, hala dışarı çıkmış, hayatta kalmıştı. Buna güzellik diyorlardı. Zehra, aynada gördüğü yüzüne bakarak tükürecek gibi oldu. Bu yüz, onu pavyona sürüklemişti. Belki de buraya sürükleyen de buydu. Saçlarını topladı, sonra yeniden dağıttı. Hiçbir şey doğru gelmiyordu. En son ne zaman 'yemeğe çıkma' diye bir şeye hazırlanmıştı? Hiç. Bir saat dolmak üzereyken, kapı yeniden açıldı. Demir değişmişti. Üzerinde daha az resmi, koyu gri bir ceket vardı. Zehra'yı baştan aşağı süzdü. Gözlerinde, bir eşyanın uygunluğunu kontrol eden bir ifade vardı. Onayladığını düşündü Zehra, çünkü söze başlamadı, sadece başıyla kapıyı işaret etti. "Haydi." Koridordan, merdivenlerden aşağı indiler. Cevat, aşağıda bekliyordu. Demir ona talimat verdi. "Araba hazır. İki saat içinde döneriz." Cevat, sessizce başıyla onayladı. Araba, yine o sessiz, siyah makineydi. Şoför kapıyı açtı. Zehra binerken, mahallenin sessiz sokaklarına baktı. Tertemiz, bomboştu. Demir yanına oturdu. Araba harekete geçti. İçerisi yine o deri ve sessizlik kokuyordu. "Niye?" diye sordu Zehra, pencereden dışarı bakarak. Sesini kontrol etmeye çalışıyordu. "Niye yemeğe çıkarıyorsun beni? Lüks evinde yemek vardı." Demir, telefonuna bakmaktaydı. Gözlerini kaldırmadan cevap verdi. "Seni eve tıkıp unutacak kadar zengin değilim. Çevrene alışman lazım. Belli bir... görgüyü öğrenmen lazım." "Görgü mü?" Zehra, ona döndü, sesi acı bir gülüşle karışık çıktı. "Ne görgüsü? Hangi çevre? Senin zengin arkadaşlarının yanına mı götüreceksin beni? 'Bakın, yeni oyuncağım' diye mi tanıtacaksın?" Demir, yavaşça telefonunu indirdi. Ona baktı. Bakışları, Zehra'nın içini buz kesti. Öyle derin, öyle tehditkardı ki. "Konuşmayı öğren," dedi sessizce. "Ama ne zaman konuşacağını da öğren. Şu an ikincisi." Zehra, çenesini sıktı. Öfke, boğazında bir yumak gibi düğümleniyordu. Tekrar pencereye döndü. Araba, şehrin gösterişli bir semtinde, deniz manzaralı, loş ışıklı, önünde şık giyimli bir görevlinin beklediği bir restorana yanaştı. Kapı açıldı. Demir çıktı, Zehra'yı bekledi. Zehra, adım atarken bacaklarının titrediğini hissetti. Soğuk hava, yüzüne çarptı. İçeri girdiler. Restoran, alçak tavanlı, mum ışıklı, ince bir piyano müziğinin çaldığı bir yerdi. Her şey yumuşak ve pahalıydı. Zehra, etrafa bakınırken, kendini bir hayvanat bahçesindeki yaratık gibi hissetti. Diğer masalardaki insanlar, zarif elbiseleri, sakin kahkahalarıyla başka bir gezegendendi. Onları özel bir köşeye, pencerenin yanına götürdüler. Demir, Zehra'ya koltuğu gösterdi, kendi karşısına oturdu. Bir şarap listesi getirdiler. Demir, bir şeyler sipariş etti. Zehra hiçbir şey anlamadı. O sırada, etraftaki birkaç erkeğin gözü, üzerinde gezindi. Zehra, bakışları ensesinde hissetti. Yutkundu. "Burada, bana ait birkaç iş ortağı var," dedi Demir, suyundan bir yudum alarak. "Şu masadaki şişko, inşaat malzemesi ithalatçısı. Arkandaki masadaki kel, bir holding yöneticisi. Hepsi seni fark etti bile." "İyi mi kötü mü bu?" diye sordu Zehra, ellerini dizlerinin altına saklayarak. "Fark etmez. Sadece gözlemle. Bu insanların nasıl davrandığını gör. Nasıl konuşuyorlar, nasıl yiyorlar, nasıl bakıyorlar." "Senden mi öğreneyim yoksa onlardan mı?" diye çıkıştı Zehra, kendini tutamayarak. "Sen onlardan daha iyi bir öğretmensin herhalde. Kafes yapmayı, kilitlemeyi biliyorsun." Demir'in gözleri daraldı. Masanın altından, ayağını Zehra'nın ayağının üzerine bastırdı. Acıtmıyordu, ama onu sabitliyordu. Bir uyarıydı. "Tekrar söylüyorum. Konuşmayı öğren. Dilini kontrol etmeyi öğrenemediysen, seni pavyona geri göndermekten mutluluk duyarım. Orada istediğin kadar konuşursun. Ve istediğin kadar dayak yersin." Zehra, nefesini tuttu. Gözleri doldu. Öfkeden, çaresizlikten. "Sen... sen manyak mısın?" diye fısıldadı. "Hayır. Sadece gerçekçiyim. Sen de öyle ol." Ayağını çekti. Yemekler geldi. Zehra'nın önüne konan tabak, bir sanat eseri gibiydi. Ufacık, özenle yerleştirilmiş parçalar. Açlıktan midesi kazınıyordu ama bu yemeğe dokunmaya korkuyordu. "Ye," dedi Demir, kendi yemeğine dalmadan önce. "Çatalı sağ elinle tut. Yavaş ye. Ağzın doluyken konuşma." Zehra, çatalı alıp bir lokmayı ağzına götürdü. Tadını bile alamadı. Yutkunmakta zorlandı. O sırada, şişko diye tarif ettiği adam, masalarına yaklaştı. "Demir Bey! Ne zamandır görüşemedik. Çok özlemişiz." Demir, hemen o maskeli, soğuk nezaket ifadesini takındı. Ayağa kalktı, adamın elini sıktı. "Hakkı Bey. Haklısınız, meşguliyet. Buyrun, oturmaz mısınız?" "Ah, rahatsız etmeyim, siz misafirsiniz," dedi adam, gözleri Zehra'yı süzerken. Zehra, bakışlarını yere dikti. "Sadece selam vereyim dedim. Bu hanımefendi...?" "Bir akrabamız," dedi Demir, hiç tereddüt etmeden. "Şehre yeni geldi. Biraz çevre gösteriyorum." "Anlıyorum, anlıyorum. Çok güzel bir hanımefendi. Memnun oldum." Adam, Zehra'ya doğru eğildi. Zehra, mecburi bir gülümseme denedi. Dudakları titriyordu. Adam, biraz daha laflayıp gitti. Demir yeniden oturdu. "Gördün mü?" diye sordu alçak sesle. "Akraba. Basit, etkili, sorgulanmaz. Senin hakkında soru sorulduğunda, ağzını açmayacaksın. Sadece gülümse. Anladın mı?" "Anladım," diye mırıldandı Zehra. "Yüksek sesle." "Anladım." Yemeğin geri kalanı, bir işkence gibi geçti. Zehra, her hareketine dikkat etti. Her lokmayı sayarak çiğnedi. Demir, ara sıra iş dünyasından, politikadan bahsetti, sanki normal bir akşam yemeğiydi bu. Zehra, hiçbir şey anlamıyordu. Sadece, bu adamın iki yüzünü görüyordu açıkça. Bir yanda ona emirler yağdıran, tehdit eden adam, diğer yanda burada nezaketle sohbet eden işadamı. Tatlı geldi. Zehra, artık dayanamayacak hale gelmişti. "Tuvalete gidebilir miyim?" diye sordu, sesi neredeyse duyulmuyordu. Demir, ona uzun uzun baktı. "Tabii. Koridordan sola dön, en sondaki kapı." Sonra, elini uzatıp Zehra'nın elini tuttu. Parmakları, onun bileğini sıkıca kavradı. "Ama sakın kaybolma. Yoksa bu restoranın personelini başına toplar, seni aratırım. Ve bulduğum an, o güzel yüzünü tanınmaz hale getirtirim. Anlaştık mı?" Zehra, irkildi. Gözleri fal taşı gibi açıldı. "Anlaştık," diye boğuk bir sesle cevap verdi. Tuvalete doğru yürürken, sendeleyecek gibi oldu. İçeri girip kapıyı kapattı. Büyük, aynalı, parlak tuvalette, kendine baktı. Yüzü bembeyazdı. Gözlerinde deli bir parıltı vardı. Lavaboya dayandı. "Lanet olsun," diye hıçkırdı. "Lanet olsun sana, Demir. Lanet olsun bu hayata." Ağlamak istiyordu ama gözlerinden yaş gelmiyordu. Sadece içi yanıyordu. Yüzünü soğuk suyla yıkadı. Yeniden aynaya baktı. O güzel yüz... Tanınmaz hale getirilmekle tehdit edilmişti. Bu, ona ait son şeydi. Onu da elinden alabilirdi. Düzeltti. Kendine bir bakış daha attı. İçindeki öfke, bir kararlılığa dönüşüyordu yavaş yavaş. Bu adamın oyununu oynamayı öğrenecekti. Her şeyi. Ve bir gün... Bir gün mutlaka. Masaya döndü. Demir, onu bekliyordu. Hesabı ödedi, kalktılar. Dışarı çıkarlarken, Demir hafifçe onun beline dokundu, rehberlik eder gibi. Zehra, tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Temas, mülkiyetçi, rahatsız ediciydi. Arabaya bindiler. Yola çıktıklarında Demir konuştu. "Fena değildin. Gergindin, ama belli etmedin. Öğrenirsin." Zehra cevap vermedi. Villaya yaklaşırken, Demir şoföre seslendi. "Dur." Araba, villanın bir sokak ötesinde durdu. Demir, Zehra'ya baktı. "Bu gece benimle geleceksin. Eve değil. Başka bir yere." Zehra'nın kalbi durdu. "Nereye?" "Çok soru sorma. Sadece gel." Villaya uğramadan, şehir merkezine doğru yeniden yola koyuldular. Bu sefer, daha az lüks, daha karanlık sokaklardan geçtiler. Zehra'nın içi kıyameti koparıyordu. Nereye götürüyordu? Ne yapacaktı? Araba, büyük, eski bir apartmanın arka sokağında durdu. Demir, Zehra'ya çıkması için işaret etti. Şoför, orada bekleyecekti. Binaya girdiler. Asansör yoktu. Karanlık, nemli merdivenlerden dördüncü kata çıktılar. Demir, bir kapıyı açtı. İçeri girdiler. Burası, villadan çok farklıydı. Küçük, karanlık, basit bir stüdyo daireydi. Tek bir oda, küçük bir mutfak, banyo. Yatak, bir köşede duruyordu. Pencereler, kalın perdelerle kapanmıştı. "Burası da benim," dedi Demir, ceketini bir sandalyeye atarak. "Kimsenin bilmediği bir yer. Bazen... iş görüşmeleri için kullanırım." Zehra, odanın ortasında öylece durdu. Korkudan donakalmıştı. Demir, ona doğru yürüdü. Çok yakındı. "Restoranda kuralları öğrettim," dedi alçak, boğuk bir sesle. "Şimdi de buradaki kuralları öğreteceğim." Zehra, nefes alamıyordu. Geri adım atmak istedi, ama duvara dayanmıştı. Demir'in elleri, onun yanaklarına dokundu. Parmak uçları, çenesi boyunca aşağı indi. "Bu kadar güzel olman..." diye mırıldandı, neredeyse kendine söyler gibi. "Hem bir lütuf, hem bir lanet." Sonra, beklenen, korkulan an geldi. Demir'in dudakları, onun dudaklarına dayandı. Sert, sahiplenicı bir öpüşmeydi bu. Zehra, gözlerini kapadı. İçinde her şey isyan ediyordu. Zihninde tek bir küfür dönüp duruyordu: Siktir. Siktir. Siktir. Ama bedeni tepkisizdi. Donmuştu. Demir, öpüşmeyi bitirip geri çekildi. Onun gözlerinin içine baktı. Zehra, orada zafer değil, karmaşık bir yoğunluk gördü. "İlk taksit," dedi Demir. "Sadece bu kadar. Çünkü sen hazır değilsin. Ve ben aceleci değilim." Eli, tekrar saçlarından geçti. "Bugün yoruldun. Burada kalacaksın. Yarın Cevat seni almaya gelir. Benimle olan her şey... kimsenin duymaması gereken bir sır. Anladın mı?" Zehra, başıyla onayladı. Artık konuşacak gücü yoktu. Demir, onu bir an daha inceledikten sonra, döndü ve kapıdan çıktı. Kapıyı kilitlemediğini duydu Zehra. Ama çıkmak aklından bile geçmedi. Olduğu yere, halının üzerine çöktü. Dudakları hala yanıyordu. Vücudu, iğrenç bir titreme içindeydi. Demir, onu hazırlıyordu. Yavaş yavaş. Restoran, kurallar, öpücük... Hepsi, daha büyük bir şeyin provasıydı. Zehra, ellerini yüzüne kapattı. Artık ağlayamıyordu bile. Sadece, için için yanıyordu. O güzel yüz, artık bir maskeydi. Ve maskenin altında, nefretten başka bir şey kalmamıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE