HAYATA İLK ADIM
Yetimhane duvarlarının rengi yıllar içinde solmuştu ama kokusu hiç değişmemişti. Sabun, nem ve terk edilmişlik. Zehra on sekiz yaşına bastığı sabah o kokuyla vedalaştı. Kapıdan çıkarken eline verilen zarf hafifti; içindeki kâğıtlar kadar hayatı da hafifti artık. “Bundan sonrası senin hayatın” demişlerdi. Ne yol göstermişlerdi ne de kalacak bir yer.
İlk geceyi bir bankta geçirdi. Sonraki geceler terminalde, merdiven altlarında. Açlık, insanın düşünme biçimini değiştiriyordu. İş sordu, temizlik dedi, depolarda çalışmayı teklif etti. Hep aynı cevapları aldı. Kimse geri dönmedi.
Bir akşam yağmurdan kaçarken ışıkları fazla parlak bir kapının önünde durdu. Camdan içeri baktı. Masalar vardı, insanlar vardı, müzik vardı. Korkutucu değildi. Kapıdaki kadın onu süzdü, sonra içeri çağırdı. Zehra bunu bir teklif gibi değil, yönlendirme gibi algıladı. Zaten başka yönü yoktu.
İçeri girince kulakları uğuldadı. Müzik yüksek ama sert değildi. Kimse ona dokunmadı. Kimse bağırmadı. Kadın onu kenara alıp oturttu.
“İş mi arıyorsun?”
Zehra başını salladı.
“Önce bakarsın. Kimseyi zorlamayız.”
Bu cümle onu rahatlattı. “Bakmak” güvenli bir kelimeydi. İlk saat sadece izledi. Masalara giden kadınlar vardı. Oturuyorlar, konuşuyorlar, içki söylüyorlardı. Zehra’nın kafasındaki korkuyla gördükleri örtüşmedi. Bu da onu gevşetti ve işe başlamaya karar verdi paraya ihtiyacı vardı çünkü
Sonra bir elbise uzatıldı.
“Bunu giy.
Masaya gideceksin.
Konuşacaksın.
O kadar.”
“Başka bir şey yok mu?” diye sordu.
“Şimdilik yok.”
O an “şimdilik” kelimesine takılmadı.
İlk masada ne yapacağını bilemedi. Ellerini nereye koyacağını, gözlerini nereye çevireceğini. Adamlar ona alışkanlıkla baktı. Aç bir bakış değildi bu; daha çok sıradan. İçki geldi, sorular soruldu. Zehra cevap verdi ama kendini açmadı. Saatler geçti. Yoruldu ama rahatladı. Sokaktan iyiydi. En azından sıcaktı.
Tuvalette aynanın karşısında bir kadın ona bakmadan konuştu.
“Masaya fazla alışma. Burada her şey masayla bitmez.”
Zehra ne demek istediğini sormadı. Sormamayı öğrenmişti.
Arka taraftaki kapılar dikkatini çekmeye başladı. Girenler, çıkanlar. Kadınların yüzleri masadan kalkınca değişiyordu. Gülümseme geride kalıyordu.
“Ben oralara gitmem,” dedi bir ara, kime dediğini bilmeden.
“Bugün gitmezsin,” dediler. “Ama burası uzun vadeli.”
O gece parasını aldığında elleri titredi. Henüz hiçbir şey yapmamıştı ama bir şeylerin yaklaştığını hissediyordu. Para ağır değildi; anlamı ağırdı.
Günler geçti. Zehra pavyonun ritmini öğrenirken, oradaki düzeni de fark etmeye başladı. Kimlerin daha çok saygı gördüğünü, kimlerin sözünün geçtiğini. Ve bir akşam, kalabalığın içinde tek başına duran adamı gördü.
Konuşmuyordu. Yanındakiler ona “ağa” diye hitap ediyordu. Üzerindeki takım elbise pahalıydı ama asıl ağırlık duruşundaydı. Evli olduğu fısıltıyla biliniyordu. Gücü, bakışından anlaşılıyordu.
Zehra masaya çağrıldığında kalbi hızlandı. Adam adını sordu.
Cevap aldı.
Daha fazlasını istemedi.
O gece sadece baktı.
Dinledi.
Sustu.
Arka odalarda fısıltılar dolaşmaya başladı.
“Özel müşteri.”
“Yüklü para.”
“Kabul ederse hayatı değişir.”
Zehra aynaya baktığında artık ne yetimhanedeki kızdı ne sokaktaki.
Hayatta kalmaya çalışan biriydi.
Ve hayat ona yine aynı soruyu soruyordu:
Ne kadarını feda edebilirsin?
Cevap henüz yoktu.
Ama yol çizilmişti.