Yemyeşil bir alan, üstümden sayısız kuşlar uçuyordu. Ve ben çıplak ayaklarımla dans ediyordum özgürce, ilk kez nefes alıyordum. Üstümden geçen kuşlar gibi ben de özgürdüm, kollarımda kelepçe yoktu ne de boynumda bir ilmik, sonunda istediğim özgürlüğe kavuşmuştum.
"Meyra.”
Babamın sesini duyuyordum.
"Meyra kızım.”
“Baba.”
Babam ilerde beni bekliyordu, rüya değildi. Babam buradaydı, bana güvenli kollarını açmıştı. Koşuyordum, tüm gücümle koşuyordum babamın kollarının arasına; en güvenli limanına kavuşmuştum göğsüne kafamı koyarak hıçkırıklar içinde içimdeki kimsesizliği ona dökmek istiyordum.
"Neden gittin baba? Neden bıraktın beni? Neden elimden tutup güvende hissettirmedin? Hayal kırıklığına uğrattın? Hani kız çocuklarının ilk aşkı babalarıdır derler ya… Benim ilk aşkım neden sen olmadın baba.."
Babam göğsündeki kafamı kaldırıp gözlerimin içine bakarak, “Ben hiç senden gitmedim kızım senin hep kalbindeydim.” dedi.
Kafamı olumsuz bir şekilde sallayıp, “Ben kalbimi hissedemiyorum baba burası atmıyor...” dedim.
Ağlıyordum ama bu kez ıssız duvar kenarında değil babamın kollarında, babam yavaşça kollarını benden çekip yüzümü ellerinin arasına aldı, bu kez dokunuşlarında büyük şefkat vardı, tatmadığım şefkat.
“Gitmem lazım kızım.”
"Hayır, hayır bırakma beni, ben oraya tekrar dönemem, o adam bana kötü şeyler yapacak baba, n’olur beni de oraya götür.”
“Sen oraya gelemezsin kızım.”
“O zaman sen de gitme, babalar kızları için yaşarmış, ben bu kadar acı içindeyken sen nasıl gideceksin?”
Hıçkırıklar ağzımdan çıkıyordu, tutamıyordum artık kendimi...
“Ben senin adını neden Meyra koydum biliyor musun kızım?”
“H-Hayır.”
“Sen doğduğunda benim karanlık dünyama ışık gibi doğmuştun, bu yüzden senin adını Meyra koydum. Şimdi Meyra senden ışık olup etrafına aydınlık katmanı istiyorum, karanlık olan herkesi kendi aydınlığına çek kızım yoksa sen o karanlıktan boğulacaksın...”
Babamın bir anda yok olmuştu.
“Hayır bırakma baba, n’olur bırakma.”
Ben bırakmak istemesem de babam benden gittikçe uzaklaşıyordu, koşsam da yetişemiyordum.
“Baba gitme, kızını karanlıkta bırakma.” Bağırsam da duymuyordu ve beni yine terk etmişti babam 2’nci kez beni teslim etmişti o korkuttuğum karanlığa... Gözlerimi açamıyordum sanki göz kapaklarımda bir ağırlık vardı, algılayamadığım birtakım sesler geliyordu.
“Kendine geliyor.”
Duyduğum bu ses yabancı değildi, zorlanarak göz kapaklarımı açmaya çalışınca o kapkara gözlerle karşı karşıya geldim...
“S-sen.”
“Hoş geldin tekrardan cehennemine, minik serçe.”
Söylediği cümleyle beynim zonklamaya başlamıştı. Ölmemiştim yine aynı cehenneme geri dönmüştüm. Parmağını bana doğru kaldırıp acımasız ses tonuyla konuşmaya başladı...
“Bir daha aynı aptallığı yaparsan o aç gözlü anneni d senin arkandan gönderirim, bunu yapmakla bırakmam babana mezarında da rahat vermem, bunları o beynine sok ayağını denk al!”
Zehrini akıttıktan sonra kapıyı sert bir şekilde kapatıp gitmişti, ne durumda olduğum umurunda bile değildi. 2 hafta olmuş, yaram iyileşmeye başlamıştı, peki ruhumdaki yaralar ne zaman iyileşecek? Yoksa sürekli o yaralar derinleşecek ve kapanmayacaktı.
2 haftadır Karan’ı görmüyordum. Beni bu odaya tıkmıştı sadece belirli saat aralıklarında hemşire gerip pansumanımı yapıp ve yemeğimi getiriyordu. Odamdaki tüm ayna ve kesici aletleri toplatmıştı. Aynı şeyi bir daha yapmamı engellemek içindi.
Kapının kilidinin açılmasıyla kapıya doğru döndüm. Gelen Okan’dı, elinde büyük bir paketle içeri girdi.
"Meyra Hanım bunu efendimiz yolladı, akşam 7'de hazır olmanızı istiyor.”
“Nereye gidiyoruz?”
“Bir davet.”
“Gelmek istemiyorum Karan Bey’e bunu bildirin.”
"Meyra Hanım, efendimiz sizin olaylarınızdan dolayı yeterli derece gergin, lütfen onu daha fazla kızdırmayın, bu sizin zararınıza olur, inanın sizin için söylüyorum.”
Sessizce kafa salladım, haklıydı, onu kızdırmak benim işime gelmezdi.
Okan sessizce odadan çıktıktan sonra Karan’ın gönderdiği paketi açmaya başladım. İnce askılı, uzun, kan kırmızı renkte bir elbise vardı... Elbiseyi yatağın üzerine koyduktan sonra hızlıca banyoya girdim. Sıcak bir duş kendimi toplamamı yardımcı olacaktı, banyodan hızlı bir şekilde çıkıp saçlarımı kuruttuktan sonra maşayı fişe takıp saçlarıma hafif dalgalar vermeye başladım, odada ayna olmadığı için makyajımı far paletinin içindeki aynayla tamamlamıştım.
Üstümü yavaştan çıkarıp kırmızı elbiseyi giymeyi başladığımda bedenimi saran elbise beni farklı duygular içerisine sokmuştu. Artık bir kız çocuğu değil bir kadın gibi durmuştum. Kapının tıklatılmasıyla Okan’ın sesini duydum.
"Meyra Hanım, müsait misiniz?”
“Gel Okan.”
Okan bana karşı başını önüne eğerek, “Hazırsanız efendimiz sizi bekliyor.” dedi.
“Hazırım, çıkalım.”
Sonunda bu odadan çıkmıştım. Yavaş yavaş merdivenlerden inmeye başlayınca beni gören çalışanların hepsi kafasını önüne eğip bana bakmamaya dikkat ettiler. Karan ve keskin kurallarıydı, dışarda hazır bekleyen arabaya binip davetin olduğu alana gidiyorduk. Karan beni orda bekliyormuş, eve gelip alma gerekesimde bile bulunmuyordu. 2 haftanın sonunda ilk kez karşı karşıya gelecektik, en çok aslında merak ettiğim siniri geçip geçmediğiydi.
Kapımın açılmasıyla geldiğimizi anlamıştım.
"Neden buradan giriş yapıyoruz?”
Kapımın önünde bekleyen Okan’a sorgulayıcı bir bakış attım.
“Ayrı ayrı görüntü vermeniz iyi olmaz, sizi içeride bekliyor buyurun.”
Sessizce kafamı salladım, arabadan çıkıp bana gösterdiği alana doğru ilerledim. Ve oradaydı, beni bekliyordu. Göz göze gelince yine duygusuz gözleriyle bana odaklanmıştı. Gözleri kıyafetime doğru kayınca anlamadığım bir öfkeyle tekrardan gözlerimin içine bakıyordu, duygusuz gözler öfkeyle parlıyordu şimdi.
“Bu nasıl bir kıyafet, sana gönderdiğim kıyafeti neden giyinmedin?”
Öfkesi zehirdi. Kaşlarımı çatıp, “Bu senin bana yolladığın kıyafet.” dedim.
Hızla telefonu çıkarıp bir numaraya aradı. "Meyra’ya bu siktiğim elbiseyi kim yolladı? Ne mi var, lan üstü yok bu elbisenin!” deyip sinirle telefonu kapatıp elimi hırsla tuttu.
“Yanımdan ayrılmıyorsun yoksa canını fena yakarım!”
Hiçbir şey demeden davetin yapılacağı yere girince bir an tüm gözler bana çevrildi. Yanımıza uzun boylu bir adam gelip Karan’a selam vermişti. Benimle hiç göz temasına girmeden adamın yönlendirmesiyle bir masaya geldik. Sandalyeye oturduğum zaman masada bir fısıldaşma başlamıştı.
2 saat geçmişti davet başlayalı, Karan masadaki adamlarla koyu bir sohbete girmişti, ben de yanımdaki kadınların arada sordukları şeylere cevap veriyordum. Karan masadan kalkıp, “Bir yere ayrılma bir görüşme yapıp geri döneceğim.” dedi.
“Tamam.”
Karan yavaştan kalabalığa karışınca yanımdaki kadınlar bana dönüp konuşmaya başladılar, sanki bu anı bekler gibiydiler...
“Efendimiz sizden yaşça büyük, bu aranızda bir sıkıntı olmuyor mu?”
Kadına anlamayan gözlere bakıp sonra keskin bir tonla, “Olmuyor ama benim cevabım sizi tatmin edici değilse Karan gelince sorarsınız!” dedim.
Bunu dememle kadın korkan gözlerle, “Hayır, hayır gerek yok.” dedi.
“Ben de öyle düşünmüştüm!”
Başka bir kadın araya girdi.
“Fiziğiniz çok güzel, spor falan mı yapıyorsunuz sürekli?”
“Hayır, dans ediyorum.”
“Nasıl yani, siz dans ediyorsunuz, efendimiz bunu onaylıyor mu?”
“Siz beni sorguya mı çekiyorsunuz!”
"Hayır Meyra Hanım, sadece merak ettim.”
“Etmeyin rica ederim.”
Masa bir anda buz kesti verdiğim cevapla, kadınlar önlerine dönüp yemekleriyle ilgilenmeye başladı...
Aradan yarım saat geçmişti ve Karan hâlâ dönmemişti. Ortama hafifliğini koyan bir dans müziği çalmaya başladı. Piste çıkan çiftler dans etmeye başlayınca onları izlemeye başladım. Ne kadar uzun süredir dans etmiyordum. Onu hatırladım. Ben düşüncelere içerisindeyken bil el bana uzatıldı, kafamı kaldırınca genç bir adamla göz göze gelmiştim bana yaklaşıp, “Benimle dans et.” dedi.
“Anlamadım?”
Bir anda elimi hızlıca tutup beni kendisine çekip piste doğru sürükledi. Ellerini belime sabitlemişti, herkes dönüp bize bakıyor ve aralarında fısıldamalar duyuluyordu.
“Bırakın beni lütfen.”
“Dans etmeyi özlemedin mi?”
“Anlamadım siz nasıl biliyorsunuz?”
“Senin hakkında her şeyi biliyorum, emin ol.”
“O zaman kimle evli olduğumu ve o kişi sizi benim yanımda görürse ne olacağını da biliyorsunuz.”
“Evet biliyorum, hatta şu an üstümüze doğru geliyor.”
Karan’ın bir an da kolumdan tutup beni arkasına almasıyla neye uğradığımı şaşırmıştım.
“Sen hangi cesaretle benim karımla dans ediyorsun!” diye kükreyince herkes bir anda ayağa kalktı. Karşısındaki adam gayet rahatlıkla, “O sesini indir, senin karşında sana tapan adamlar yok, benim kim olduğumu biliyorsun ona göre konuş.” dedi.
"Kim olursan ol, bana ait olana el sürenin sonu ölüm!” deyip tabancayı çıkardı, karşısındaki adama doğru doğrultunca tüm silahlar çekildi. Korkudan istemsizce ağlamaya başlayınca o adamla göz göze geldim. Korktuğumu anlayınca adamlarına silahları indirmesini emretti.
"Karan indir o silahı, buradan çıkamazsın.”
"Çıkacağım seni öldürüp hem de!”
“Arkanda keskin nişancı var, sen o silahı çekmeden burada geberirsin, genç yaşta eşinin dul bırakmak olmaz değil mi?”
Karan arkasına dönüp benimle göz göze gelince ve birkaç bir şey düşündükten sonra silahını indirdi.
Benim dikişli kolumdan sert bir biçimde tutunca bir anda dudaklarımda acı bir inleme koptu. Kolum kanıyordu ve o bunu umursamadan beni çıkışa doğru sürüklüyordu. Önümüzdeki silahlı adamlar bize bir bir yol veriyordu. Çıkışa gelince kapıda duran arabayı açıp beni içine fırlattı. O da sürücü koltuğa geçip arabayı çalıştırdı.
Arabada bir sessizlik vardı, bu sessizliği bozan benim sesim olmuştu.
“B-ben istemedim, o beni zorla dansa kaldırdı, yemin ederim söyledim senin eşin olduğumu.”
Bir yandan da gözyaşlarıma engel olamıyordum.
“O sesini kes yoksa ben keseceğim!” diye bağırmasıyla koltuğa sinmiştim. Çıldırmış gibiydi, hırsla elini direksiyona vuruyordu.
“Siktiğim adamıyla nasıl dans edersin o kadar insanın içinde, sen bana rezillikten başka bir şey vermedin. Bana silah doğrulttu, kim yüzünden, senin yüzünden senin!”
Bağırıp duruyordu, kulaklarımı sıkı sıkı kapatmıştım, kolumdan gelen kanlar her yerime damlıyordu ve canım yanıyordu.
Arabanın durmasıyla, arabadan inip beni de peşinden sürükleyerek bir eve getirdi.
“Beni neden buraya getirdin?”
"İstediğini vereceğim, ölümü!”
Neden korkuyordum ki, bunu istemiyor muydum? Bu adamdan kurtuluşum ölümdü, bunu ben de biliyordum.
Hızla evi açıp beni içeri fırlatıp üstüme doğru geliyordu.
"Önce seni tamamen bana ait kılacağım, sonra ölüm.”
Bu söylediği sözle beynimden vurulmuş gibiydim. Kolumdan tuttuğu gibi beni merdivenlerden sürüklemeye başladı.
“Bırak beni, bana bunu yapamazsın!”
"Öyle bir yapacağım ki artık bitti, duydun mu beni!”
"Öldür o zaman beni ama bana bunu yapma.”
Beni dinlemiyor, bir odaya sokup yatağın üstüne fırlattı. Hızla üstüme geliyordu yataktan geri geriye giderken bacağımda tutup elbisemi yırtmaya başlamıştı.
“Bırak beni n’olur yapma.”
“Bu iş bugün burada bitecek!” diye bağırıyordu; çıldırmıştı, gözlerindeki vahşileşmeyi görmüştüm. Üstümden onu atmaya çalışsam da gücüm yetmiyordu.
Dudakları boynuma değiyordu. Bu tutku değildi. Bu intikamdı; tenimden, benden intikam alıyordu, yavaşça elbisemi çıkarmaya başlayınca çırpınmaya başladım. Buna bir son vermem lazımdı, bu dokunuşlara tahammül edemiyordum.
"Çırpınmayı bırak, bugün bu yataktan çıkmayacaksın minik serçe.”
Son bir umut ellerimi etrafa doğru sallıyordum ve bir anda bir keskin bir cisim elimi kesmişti. Canımın yanmasına umursamadan aldığım keskin aletle Karan’ın sırtına alt alta darbeler vuruyordum. Kendimi kaybetmiştim, bir andan üstüme yıkılmasıyla bilincim yeni yeni açılıyordu.
Altından çekilmemle Karan’ın cansız bedeniyle karşı karşıya gelmem bir an olmuştu, bedenim titriyordu. Karan kanlar içinde yatıyordu, onu öldürmüştüm, ben katil olmuştum, ellerim kana bulanmıştı. Artık bu karanlığa tamamen hapsolmuştum…