bc

ŞANTAJCI

book_age18+
1.6K
TAKİP ET
5.9K
OKU
billionaire
love-triangle
HE
brave
billionairess
heir/heiress
gxg
scary
campus
office/work place
disappearance
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Elimi uzatıp, bacaklarının üstünden tüy gibi yumuşakça salınan saten elbiseye uzandım. Önce o yumuşak parçayı hafifçe sıyırdım ardından avuç içimi bacağına dokundurdum. Soluk sistemime ihanet eden nefesim dokunduğum tenle durdu. Eş zamanlı olarak Beril'in de sesli solukları kulağımdan içeri sızdı. Sağ bacağını arsızca arşınlayan elim daha da yukarı çıkarak, pürüzsüz bacakta bir sabun gibi kayıp aniden durdu.Bir dakika, bir dakika! Elimin içini çizen metalin orada ne işi vardı? Eğilip soğuk metali görmeden önce Beril'in gözlerine baktım. İrislerine gizlenen o od, gözlerime sinsice sızdı. Ardından alt dudağını ısırması beni cehennemin harlı ateşine attı. İşlevini yitirmiş beynimin yerine, artık tüm yetki önümde özgürlüğünü ilan etmiş aletimdeydi... 

Başımı eğip aklımı başımdan alan o bacaklara baktım. Sağ bacağının üstünde iki kat dolanmış zinciri gördüğümde hayatımın en seksi anına da atlamış oldum. Gördüğüm en muazzam bacaktı ve ben dakikalar sonra o bacak arasında olacaktım.. İri elimi zincirin üstünde gezdirdim ardından başımı kaldırıp, onun gözlerinin içine baktım. Elim yolunu bulmuşçasına daha da yukarı çıkarken, avucumun içine beni kasıp kavuran o ateşi aldım.. 

Damarlarımda çağlayan alevle, dudaklarımı dudaklarına örttüm. Onu istiyordum. Onu her hücrem delicesine istiyordu. Her bir zerresini hemde! 

Sertçe başlayan öpüşmemiz mümkünmüş gibi saniyeler geçtikçe daha da sertleşti. Dilime dolanan dilinin tadı beni bile bana unuttururken, ciğerlerime yetmeyen nefesim yüzünden kendimi geri çektim. O da en az benim kadar nefes nefeseydi. 

"Seni istiyorum. Hemen!" 

İnen kalkan göğsüyle, saf bir şehvetle konuşan Beril, sabırsızlığının nişanesi olarak elini kot pantolonumun üstünde dolaştırmaya başladı. Ah bu kadın tehlikeliydi! Eli sertleşmiş aletimi bulduğunda yüzündeki günaha çağıran o gülümseyle," Bu.." deyip, sertçe yutkundu. "Bana ait hem de tüm gece!" dedi. 

Yüzüme sinen serseri gülüşümü sunup, kendini tehlikeli sanan bu kadına tehlikenin ta kendisini takdim ettim. Kendimi! 

Hafif eğilen Beril'in kolundan tutup dikleştirdim. Gözlerine yaşanacakların vaatlerini veren gözlerimi dikerek," Bu gece... "deyip, elimi bacağına götürüp okşadım. Telaşsızca yukarı çıktım ve iki kat dolanmış zincire işaret parmağımı sıkıştırıp," Benimsin."dedim boğuk çıkan sesimle.. Ardından sertçe çektiğim zincirini koparıp yere attım.. 

Alnımı alnına dayayıp, iki elimle alttan tuttuğum elbiseyi geri çekilerek üstünden tek hamlede çıkarıp attım.. Ellerim, dantelli lila rengindeki iç çamaşırını üstünde gezinirken alnımı tekrar alnına dayadım ve onu hafiften yönlendirerek masaya dayanana kadar yürüttüm. Beli masaya değene kadar gözlerini kırpmadan gözlerime bakıyordu. Onun da deliler gibi sevişmek istediği o kadar belliydi ki! Dayanamadım, ellerimi kilodunun iki yanına koyup sertçe çekerek yırttım. Göz bebekleri büyüyen Beril, gözlerini kısıp dudaklarını sertçe bastırdı dudaklarıma.. Anında karşılık verdiğimde dudaklarımızın raksı başladı.. Ard arda yankılanan inlemelerimiz ve aldığımız sık nefeslerle dolan salon, bu gece aşkın ritmiyle tıka basa dolacaktı.. Öpmeye doyamadığım dudaklarını emip, sömürmek daha da beni harlıyordu ama asıl beni infilak ettiren şey, Beril'in alt dudağımı ısırmasıydı.. Bunu ilk kez yapıyordu.. Tabiki sevişmemiz ilk değildi ama ilk defa çok sert, seksi ve adanmışlığımız vardı. 

"Hadi!" 

Beril'in kararmış gözleriyle inleyerek konuşması, beni ateşten bir ırmağa düşürdü.. Durmayan ellerimiz, seri şekilde nefes alış verişimiz.. İkimizinde bekleyecek tek bir saniyesi yoktu. 

Hemen oracıkta belinden tutup masaya yatırdığım Beril'in sütyeninin içinden taşan göğüslerini ortaya çıkardım. Bu görüntü sütyensiz olmasından kesinlikle milyon kat daha seksiydi. Önce uçları sertleşmiş göğüsleri yalayarak ağzıma kıyak geçtim. Ardından pantolonumu ve baksırımı çıkarıp saniyeler içinde kendimi o daracık, sıcak ve ıslak alanda buldum.. 

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
Karşılaşma
İçime derin bir nefes çektiğimde gözlerimi kapatıp, tutunduğum demiri ellerimle kavradım. Denizden uçup bedenime değen yelin serinliğiyle gülümsedim. Bu hissi seviyordum. Saçlarım dalgalardan kopan esintiyle omuzlarıma doğru havalanırken, ciğerlerim temiz havayla doldu. Birbirine yapışmış kirpiklerimi usulca aralayıp hafifçe tebessüm ettim. Bu şehri seviyordum, buradayken ruhumun temizlediğini hissediyordum. Başımı hafif oynattığımda simsiyah saçlarım yüzümü kapladı. Sağ elimi kaldırıp, yüzümdeki saçları kulağımın arkasına kıstırmaya çalıştım. Ama asi saçlarım, esen rüzgarın etkisiyle hiç de uysallaşacağa benzemiyordu. Gözlerim önce karşıdan gelen feribota takıldı. Boğazda karşıya geçmeye çalışan feribotları her gördüğümde kendimi İstanbul'da gibi hissediyordum. Kadıköy'den karşıya geçtiğim vapur keyfimi bile bu şehirde özleyemiyordum. Zaten düşününce Çanakkale genel olarak bozulmamış İstanbul gibiydi. Kalabalıklaşmayan, doğayla oynanmayan zamanlardaki İstanbul gibi... Hafifçe iç geçirdim. Gözlerimi, feribottan çekip karşıdaki tepenin üstüne baktım. Bakışlarım önce dalgalanan bayrağa ardından da asker görünümlü o resme takıldı. Hemen yanında bulunan çoğu kişinin bildiği, o satırları okurken gözlerim doldu. "DUR YOLCU! Bilmeden gelip bastığın bu toprak, bir devrin battığı yerdir." Küçükten büyüğe herkesin bildiği o şiirin dizelerine her baktığımda istemsizce gözlerim doluyordu. Gerçekten de bastığım her karış toprakta şehitlerimizin kanının olduğunun bilincindeydim. Zaten o kadar farklı bir ruhu vardı ki Çanakkale'nin! Bir yandan masmavi deniz, diğer yandan yemyeşil doğa ve neredeyse her yerde tarihin izinin olması... Bu şehre geldiğime hiç pişman olmamıştım. Gerek doğa, gerek tarih gerekse de doğal besinler olarak bu şehir, kalabalık olmayışıyla da bir insanın huzura olan ihtiyacını fazlasıyla karşılıyordu .. Adımlarım kordon boyunca yavaş yavaş ilerlerken, az ileride balıkçıları gördüm. Canlı balıklar bulundukları suda zıplıyorlardı. Kara gözlerimi etrafta gezdirince bu defa on beşten fazla martının yerde, onlara atılan yemleri yediklerini görünce tebessüm ettim. Aslında kordon boyunda en çok güneş batmaya yakın gezmek güzel oluyordu. Güneşin turuncuya yakın tonu tam da Kilit Bahir Kalesinin tepesindeyken, rengini denize yansıtıp insanın içini açıyordu. Özellikle teknelerin bulunduğu yerden bakınca daha bir güzel görünüyordu. Çapraz taktığım lila rengindeki çantamın kolunu tutup, kordonun orta yerinde bulun Truva Atı heykelinin önünde durdum. Kavurucu sıcakta, üstümdeki beyaz tişörtü baş ve işaret parmaklarımın arasında tutup, bedenimi ferahlatmak için ileri geri sallamaya başladım. Dev heykele bakarken gözlerime hücum eden güneşin etkisiyle gözlerimi kıstım. Sağ elimi kaldırıp birleştirdiğim parmaklarımın altına enlemesine tuttum. Gözlerime gölgelik yapmaya çalışmış halde dururken aklıma gelen gözlükle bu defa avuç içimi alnıma sertçe yapıştırdım. Çantamdan hemen takmayı unuttuğum güneş gözlüğümü çıkardım. Aslında güneşten gözlerimi korumak için her dışarı çıktığımda ki özellikle şu an olduğu gibi eğer öğle vaktiyse daha da özenerek gözlüklerimi takmalıydım. Ama ben her defasında bunu yapmayı unutuyordum. Gözlüğümü takıp, biraz daha ilerlediğimde kordon boyunda bulunan Yalova Restoran'ı gördüm. Buraya daha önceden de gelmiştim. Özellikle yediğim sardalyaya bayılmıştım. Hiç düşünmeden hemen adımlarımı oraya doğru yönlendirdim. Restoranın kapısına geldiğimde dikkatimi dışarıdaki masada oturan üç polis çekti. Üniformalı polisler yemek yiyorlardı. Gözlerimi onlardan ayırıp direkt içeri geçtim. Bakışlarım boş masa ararken, yanıma ulaşan garson boş olan tek masaya doğru beni yönlendirdi. Çantamı boynumdan çıkarıp elime alırken boştaki elimle sandalyeyi çektim. Oturduğum masada rahatsızca kıpırdanıp, yanıma gelen garsona önce mercimek çorbası söyledim, çorbadan sonra ise sardalya yemek istediğimi de ekledim. Yanımdan uzaklaşan garsonla ne ara tuttuğumu bilmediğim nefesimi bıraktım. Verdiğim siparişi beklerken bakışlarım etrafa kaydı. Hemen yanımdaki masada bir çift karşılıklı oturuyorlardı. Hem yemek yiyip hem de hararetli bir şekilde konuşuyorlardı. Bakışlarımı onlardan çekip önüme baktım. Önümdeki masada ise takım elbiseli üç adam oturmuşlardı. Gözlerim onlarda takılı kaldı. Hemen karşımda oturan iki adamdan biri orta yaşlarda, hafif şişman, esmer, gözlüklü ve kafasının ortası keldi. Diğeri ise, kumral kısa saçları, buğday teni ve mavinin açık tonlarındaki gözleriyle oldukça iyi görünüyordu. Yakışıklı adam diye düşündüm. İkisi de mimiksiz bir şekilde silah zoruyla aynı masada oturmuş gibi yemek yiyorlardı. Aniden önüme bırakılan çatal, bıçak, kaşık ve peçeteyle bakışlarımı masama kaydırdım. Sağ elimi uzun siyah saçlarımdan geçirip, terleyen başımı havalandırmak istedim. Gözlerim o sırada istemsizce yine o masayı buldu. Arkası bana dönük adamı göremiyordum ama büyük ihtimal o da diğer ikisi gibi konuşmadan ciddi bir yüz ifadesiyle yemeğini yiyordu. Bakışlarım tekrar şu kumral adamı buldu. Genç adam, elindeki çatalı tabağının kenarına bırakıp, tabağının yanında bulunan peçeteyle ağzını sildi. Ardından o peçeteyi büyük bir özenle ikiye katlayıp tabağının kenarına sıkıştırdı. Hiç konuşmadan hatta yüzünde tek mimik oynamadan kolundaki saatine baktığında kaşlarını çatıp, tekrar çatalını eline aldı. Büyük ihtimalle devlet memuruydular. Sinek kaydı traşları, jilet gibi takım elbiseleri en azından bana bunu düşündürttü. Masama yaklaşan garsonu gördüğümde arkama yaslandım, önüme bırakılan çorbaya bakınca bile iştahım açıldı. Kaşığımı alıp, kıtlıktan çıkmış gibi yaklaşık iki dakika içinde çorbamı bitirdim. Tabağımı önümden alan garson bu defa balık ve salatayı getirdi. Elime çatalı aldığım sırada telefonumun zil sesini duydum. Hemen yanımdaki sandalyeye bıraktığım çantamı alıp fermuarını açmaya çalıştığımda elimdeki çatal yere düştü. O ses ve etraftakilerin bana dönen bakışları! Sakarlıklarımdan nefret ediyordum ama en çok da böyle toplum içinde olduğunda birkaç kat daha nefret ediyordum. Elimdeki çantayı açmadan yine yandaki sandalyeye koydum. Yanımda biten garson bana yeni çatal getirmişken, ben başımı eğmiş masanın altındaki çatalı yakalamaya çalışıyordum. Garsonun önemli olmadığına, sonra alacağını söylemesine aldırmadan sandalyenin altındaki çatalı zor da olsa alıp masaya bıraktım. Sandalyeye yaslandığımda kendime olan sinirim de etrafındakilere olan öfkem de yerli yerindeydi. Kızarmış yüzümü kaplayan saçlarımı hiç de nazik olmayacak bir biçimde iki elimle geriye doğru ittim. Gözlerim utançla çevremi taradı ve evet bana az önce bakanlar bakışlarını neyse ki çekmişlerdi. O sese bile tepki vermeyen önümdeki masaya bakınca hala aynı ruhsuzlukla durduklarını gördüm. Başımı sağa sola sallayıp garsonun getirdiği çatalı elime aldım. Çatalımı salataya batırıp, bolca roka ve domatesi ağzıma attım. Doğal zeytinyağı, limon, tuz karışımıyla salatanın tadı daha bir lezzetliydi. Elimdeki çatalı tabağın kenarına bırakıp, tazecik ekmekten bir parça kopardım ve çatalın ucuna ekmeği bastırıp bu defa salatanın suyuna banıp yedim. Sonra elimdeki çatalı salata tabağının yanına bırakıp, parmaklarımla önümdeki sardalya balığını ayıklayarak yemeye başladım. Tadı enfesti. İkinci balığa geçtiğimde aniden yan masadaki çiftten yüksek oktav çıkan sesleri duydum. Başımı onlara çevirdiğimde ise şok oldum. Adam masanın karşısından uzanmış kadının saçını tutuyordu, eş zamanlı olarak da küfürler yağdırıyordu. Her şey o kadar kısa sürede oldu ki.. Düşünmeden hemen ayağa kalktım. "Ne yapıyorsun sen!" diye bağırıp seri bir şekilde yan masaya ulaştım. Kadının yüzündeki o acı çektiğine dair beliren ifade, yerini yüksek sesli ağlamaya bıraktı. Ben ise kendimi kaybetmiş bir yandan adama bağırıyor bir yandan da o iğrenç herifin elinden kadının saçlarını kurtarmaya çalışıyordum. Adamın kocaman ellerindeki saçları çıkarmak hiçte kolay değildi. Saniyeler içinde adam o iri cüssesiyle beni hızla iteledi. Dengesiz bir şekilde arkama doğru fırladığımda bir çift kol tarafından yere son anda düşmekten kurtuldum. Yaşadığım ani şokla gözlerimi saliselik açıp kapattım. Resmen kabus gibi bir an yaşıyordum. Yabancı birinin kokusu solunum sistemime sızarken kendime geldim. Beni doğrultan kişiye bakmak için başımı çevirdiğimde, onu gördüm. Masmavi gözlerine kısacık bir bakış attım. Adamın gözlerinin hedefi ellerim olurken, sinirle beni kollarından atarcasına doğrulttu. Bu duruma kaşlarım çatılırken, ona şaşkınlıkla baktım. Önce yüzüme sonra yine ellerime bakıp, suratını buruşturdu. Neye sinirlendiğini de tiksindiğini de anlamadım. Onun bu tutumuna karşılık edeceğim teşekkürü de kafamdan iptal ettim. Yere düşmemi engelleyip, resmen kollarında bir bomba varmış gibi de beni doğrultup kendinden uzaklaştıran o yakışıklı ve bir o kadar da meymenetsiz adam bir teşekkürü hak etmiyordu. Bakışlarım yaşanan kavgaya döndüğünde derin bir nefes aldım. Kargaşaya az önce kapıda bulunan polisler ve restoranda yemek yiyen diğer müşteriler de katılmıştı. Kadın adamın ellerinden kurtarılmış, saçı başı dağılmış, hüngür hüngür ağlıyordu. Ona doğru eğilip, yüzündeki saçları geriye ittim. Kadının kolundan tutup kaldırdım ve çektiğim sandalyeye oturttum. O adi herif hala bağırarak küfürler ediyordu. Polisler ise kelepçeledikleri adamın yanında durmuş gelecek ekibi bekliyorlardı. Neden onların götürmediklerini merak etmiştim ki benim yerime biri sordu. Polisler Lapseki İlçe Emniyet Müdürlüğünde görev yapıyorlardı ayrıca korumaydılar. Kimi koruduklarını merak etsem de soramadım. Çünkü, her açıdan dağılmış, mağdur konumundaki hemcinsime yardımcı olmaya çalışıyordum. Kadına masadaki bardağa suyu doldurarak verdim. Eğildiğimde yüzümü kapatan saçlarımı parmaklarımın içinden geçirip, başımın sağ tarafına doğru kaydırdım. Kadın suyu içtiğinde elimi uzatıp bardağı aldım. Kadın o kadar yıkılmış bir vaziyetteydi ki ister istemez gözlerim doldu. Kadında takılı kalmış gözlerimi etrafımda gezdirdiğimde onu gördüm. Bana bakıyordu,ah hayır bana değil kulağıma doğru kaşları çatık bir şekilde bakıyordu. Sol elim istemsizce kulağıma doğru giderken, bakışlarım o mavi gözlerde durdu. İşaret ve orta parmaklarımı birleştirip kulağımın hemen arkasındaki dövmenin üstünde gezdirdim. Fark ettiğim ayrıntıyla, şaşkın bakışlarımı adama çevirdim. Ne yani dövmeme mi bakıyordu? Ona baktığımda kaşlarını kaldırarak hala beni izliyordu. Kulağımın hemen arkasında müzikteki sol anahtarı şeklinde bir dövmem vardı. Üniversiteye başladığım ilk ayda yaptırmıştım ve bence mükemmel duruyordu. Gözleri parmaklarımın gezdiği dövememi yeterince kesmiş olacak ki sonra bakışları ellerime kaydı ve bu defa kaşları çatıldı. Ardından da gözlerini kısıp, burnunu kırıştırdı daha ben bir şey anlamadan başını aniden diğer tarafa çevirdi. Onun bu hareketiyle ellerime baktım. Gayet iyi durumdaydılar. Tırnaklarımı dikkatle incelediğimde de bir şey yoktu. Birden içeri giren polislerle dikkatim dağıldı. Aptal gibi, ne düşündüğünü bilmediğim herifin tekinin rahatsız bakışları yüzünden ellerimi bir güzel incelenmiştim! Ah pardon, harika ellerimi.. Kelepçeli adam ve yanında kadın polisler tarafından dışarı çıkarıldıklarında herkes masasına doğru gitti, tabii ben de. Yerime oturacakken, yine karşımdaki kumral saçlı adamla göz göze geldik. Mavi gözlerindeki ifade o kadar tuhaftı ki..Bakışlarımı çekip, sandalyeme oturdum. Bu olayın üstüne normal biri büyük ihtimal yemek yiyemezdi ama benim için bu geçerli değildi. Şartlar ne olursa olsun asla yemeğimden vazgeçmezdim. Zaten hayatta sevdiğim birkaç şey vardı. Onların birincisi yemek yeme, ikincisi uyumak, üçüncüsü ise müzikti.. bu üç bileşen eşittir Beril yani ben demekti. Elimdeki sardalyayı ayıklayarak yemeye başladım. Bu balığın tadına bayılıyordum. Yemeğine dalmışken öndeki masadaki hareketlilikle başımı kaldırdım. Bana iğrenir şekilde bakan bir çift göz görmeyi gerçekten beklemiyordum. Kumral adam, o yüz ifadesini de bakışlarını da çekip, yanındakilerle çıkarken kaşlarım çatıldı. 'Garip adam.' diye öfkeyle içimden geçirdim. Sonra bu manasız öfkesini de düşünmeyi de kesip önümdeki balığı yemeye devam ettim. Yemekten sonra yine kordon boyunda bulunan Doğan Pastanesine gittim. Bir yandan boğazın eşsiz manzarasını izlerken diğer yandan sipariş ettiğim karamelli triliçeyi yemeye başladım. Bana göre başta dondurma olmak üzere tüm en iyi tatlılar bu pastanede vardı. Çay ve triliçe ikilisi bitince de çalıştığım özel müzik okuluna gitme vaktimin geldiğini biliyordum. Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi'nde okuduğum Müzik Öğretmenliği Bölümünden mezun olduktan sonra bu şehirden bir daha gitmek istememiştim. Zaten iki kere girdiğim Kamu Personeli Seçme Sınavını da kazanamamış dolayısıyla atanamamıştım. Arkadaşlarımın da araya girmesiyle Özel Ritim Müzik Okulu'nda işe başlamıştım. Sonra yavaş yavaş çevrem genişlemişti. Şimdi hem müzik okulunda hem de evlerde özel ders veriyordum. Hayatım tam da istediğim seyirde ilerliyor, sıkıntısız bir süreç geçiriyordum. Havanın ve denizin tadını çıkara çıkara yürüdüm. Attığım her adımda bir notaya basıyor ve içimde kimsenin duymadığı bir müziği dinliyor gibiydim. Az sonra kordon boyunda, yolun karşısındaki apartmanların arka tarafına geçmiştim. Ford Fiesta modeli arabamı park ettiğim alana doğru yürümüştüm. Gördüğüm arabama da binmiş okula doğru yola çıkmıştım.. İki saat sonra dersten çıkmış, arkadaşım Kübra'yla yemek yemiştik. "Karnımız doyduğuna göre hadi artık Lapseki'ye gidelim." Kübra'nın sevimli ısrarı yemekten önce başlamış, hala da devam ediyordu. "Tamam canım hadi seni sevgiline götüreyim. Ben de hem ders vereceğim öğrencimle tanışmış olurum." Kübra'nın erkek arkadaşı Lapseki'de doktordu. Merkeze yakın olan bu şirin ilçeye arkadaşım sayesinde haftada birkaç gün gidiyorduk. Bu sayede hatta ilçede özel ders verdiğim birçok öğrencim de olmuştu. Şimdi de yeni bir öğrencimle tanışacaktım. Araba yolculuğumuz yaklaşık on beş dakika sürmüştü. Kübra hemen mesai bitimine az kaldığından hastaneye sevdiceğiyle görüşmeye gitmiş, ben de yeni öğrencimin velisiyle görüşmek için adliyeye gelmiştim. İçeri girdiğimde uzun koridorda yürüdüm. Az ileride bana el sallayan polise kaşlarım çatık şekilde bakarak ilerledim. Adamı gözüm bir yerden ısırıyor gibiydi. Yanına yaklaştığımda bana gülümseyerek, "Hoş geldiniz hocam. Mesaim iki, üç dakikaya bitiyor. Sonra hemen eve gideriz. Kızım Merve, sizi heyecanla bekliyor." dediğinde sesindeki mutluluğu duymamak imkansızdı. Kızının heyecanı anlaşılan babasına mutluluk olarak bulaşmıştı. "Hoş buldum. Benim acelem yok, ne zamana isterseniz gideriz tanışmaya memur bey." İsmini bilmediğimden nasıl hitap edeceğimi bilememiştim. "Kusura bakmayın tanışmadık. İsmim Tuna." deyip, elini uzattı. Ben de elini sıkarak, "Beril. Tanıştığımıza memnun oldum Tuna bey."dediğimde, o da aynı memnuniyeti dile getirdi. Tam kızıyla ilgili sorular soracaktım ki arkamdan yaklaşan ayak seslerine dikkat kesildim. " Tuna bey, ben çıkıyorum sizin de mesainiz bitti. " Diyen sese, gayet resmi ve ciddiyetle cevap verdi karşımdaki adam. " Tamam başsavcım. " O adımlar gitmedi. Hatta bana daha da yaklaştı. Ben de merakıma yenik düşerek arkamı çevirdiğimde onu gördüm. İyi de onun burada ne işi vardı ki?

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

İNFAZ

read
4.8K
bc

Askerin Yaralı Gelini

read
27.1K
bc

KIZIL ŞEYTAN (BERDEL) TAMAMLANDI

read
14.4K
bc

Sessiz Çığlık

read
10.1K
bc

Askerin Gelincik Çiçeği

read
33.4K
bc

KARŞI KOMŞUM Bİ ROMEO

read
7.4K
bc

YIKIK MESKEN

read
3.3K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook