Yanan Ateş

2043 Kelimeler
"Alo, Tuna bey?" Bir yandan kulağımla omzum arasına sıkıştırdığım telefonumun düşmemesine dikkat ederken, bir yandan da elimdeki çantamın fermuarını kapatmaya çalışıyordum. "Kusura bakmayın Beril hanım,rahatsız ettim. Müsait miydiniz acaba?" Kaşlarım çatılırken, çantamı sol koluma taktım. "Önemli değil. Müsaitim Tuna bey, nasılsınız?" Sağ elimle telefonumu düşmekten son anda kurtarıp, hemen kulağıma tuttum. "İyiyim teşekkür ederim Beril hanım siz nasılsınız? " Sol elimdeki araba anahtarımı işaret parmağımda çevirdim. "Teşekkür ederim ben de iyiyim." dedikten sonra, arama sebebini merakla bekledim. "Beril hanım size bir işimiz düştü,aslında bu yüzden aradım." Kaşlarım hafifçe çatıldı. Çocuğuna yaklaşık iki haftadır ders veriyordum. Üstelik bugün Merve'yle dersimiz yoktu, dolayısıyla dersle ilgili bir arama olmadığını tahmin etmiştim. "Sizi dinliyorum Tuna bey?" Arabamın yanına ulaşıp kapıyı açmadan önce durdum. Tüm dikkatim konuşmadaydı. "İki kişiyi yakalandı. Konu da önemli fakat ikisi de Rus." dedikten sonra sözlerinde bir duraksama oldu. Ardından konuşmasına devam etti. "İş acele ve tercümanı beklemek zaman alacak. Bu yüzden ben de sizin bu konuda bize yardımcı olabileceğinizi düşündüm." Bu defa duraksayan ben oldum. Böyle birşeyi beklemiyordum. Gözlerimi kısıp sağ elimdeki telefonu sol elime bırakıp, kulağıma götürdüm. Sol işaret parmağıma taktığım araba anahtarımı da sağ elime aldım. Avucumun içinde sıktığım anahtar etimi acıtırken konuşmaya başladım. "Tamam. Biliyorsunuz haftanın iki günü öğleden sonraları dersim yok. Yani isterseniz şimdi gelebilirim. Karşıdan Tuna polisin bıraktığı nefesin sesi, ardından konuşması geldi. " Çok iyi olur. Teşekkür ederim Beril hanım, hemen gelirseniz inanın çok makbule geçer." Elimdeki anahtarın açma tuşuna basarken," Hemen geliyorum. Lapseki İlçe Emniyet Müdürlüğüne geleceğim değil mi? Diye sordum. "Hayır, hayır direkt adliyeye gelin. Sizi bekliyor olacağım." Ah.. Adliye! Başsavcı Fırat. Mavi gözler.. Suratsız surat! Zihnimin bir köşesine yapışmış adam.. Aklımdan ard arda geçen her bir kelimeyle midem burkulmaya başladı. Derin bir nefes alarak, "Tamamdır, görüşürüz on beş dakikaya." dedim. "Görüşürüz." Arabaya bindiğimde, sol kolumdaki çantamı çıkarıp yan koltuğuna bıraktım. Arabanın aynalarını kontrol ettikten sonra emniyet kemerini taktım. Ardından anahtarı konağa takıp, motoru çalıştırdım. Debriyaj pedalına basıp, vitesi kalkış durumuna getirdim. Sola sinyal verip, el frenini bıraktım. Debriyajı kavrama noktasına getirip, biraz gaz verdim ve arabam hareketlendi. İlk defa Çanakkale-Lapseki arasındaki yol bitmiyordu benim için. Gözlerimin önünden geçip duran görüntünün adı Fırat başsavcıydı. O savcı bozuntusunun farklı bir aurası vardı. Üstümde değişik, daha önce tatmadığım bir etki bıraktığını düşünüyordum. Bir kere saçma saçma ellerime bakan kimse olmamıştı onun gibi. El fetişi mi? Başımı sağa sola sallayıp delice gülmeye başladım. O ciddi suratına el fetişi hiç uymuyordu. Sonra kıvrılmış dudaklarım düz bir çizgi haline geldi.Yakışıklı bir hergele olduğu gerçeğini göz ardı edemiyordum. Ama peki ya acaba ateşli hali nasıldı? Ah, bunu düşünmeyi kes Beril. Hemen! O düşünceyi tabiiki de aklımdan silmedim. Hatta Fırat denen o kutup ayısını düşündükçe, ben de buza değmeye çalışan ateş misali oldum. Ellerimi yalaması fikri.. Ah. Kahretsin! Kendine gel Beril! Gözlerimin önünde canlanan görüntüyle bile arzu dolu bedenim gerildi. Bu yol, bu düşüncelerle bitmezdi! Acilen kendime gelip, içimdeki edepsiz kızı susturmalıydım. Başımı sağa sola sallayıp, arabanın camlarını açtım. Esen rüzgar, siyah saçlarımı uçuştururken, sıcaklayan tenime de iyi geldi. Gözlerim o sırada mavi tabelayı buldu. Umur Bey. Lapsekiye çok az kalmıştı. Çok çok az... İçime çöreklenen heyecanı bastırmak için nefesimi sertçe vererek dengelemek istedim. Kalbim, resmen gümbür gümbür atıyordu. Ve bu heyecanın tek sebebi ise stresti. Belki de korku... Evet, benim gibi bir sakarın kalbindeki ritmi attıran olayın adı strese bağlı oluşan korkuydu. Sakin ol Beril. Sakar olabilirsin ama bu güzel, alımlı ve zeki olduğun gerçeğini değiştirmiyor. O herifin anlamsız aptal bakışlarına karşılık senin seksi bakışların var! Yani canlı bomba gibisin, patlamaya hazır. Evet arada ben de aptal olup, mükemmelliğime zeval getirdiğimin farkındaydım ama olsundu. Şuan yapman gerek iki şey var. Düşünme ve ellerine bakma! O adamın neden eline baktığını ise özellikle, sakın düşünme! Sapık mıdır nedir belli değil! Peki bu sapık adamın bakışları aklıma geldikçe neden kalbim yerinden çıkacak gibi oluyor ve tenimi ateşler basıyordu? Sıkkınca ofladım. Gözlerim camdan dışarı bakarken masmavi denizi gördüm.Deniz... Gözleri! Kes artık! Kendimle başım dertteydi resmen. Gözlerimi bu defa yolcu kısmındaki cama çevirdim. Devlet hastanesi tabelasını görünce içimdeki stresle midem yanmaya başladı. Ah, tamam stresten değildi bu. Tamamen acıktığımdan dolayıydı. Dersten çıkar çıkmaz yola çıktığım için, yemek de yiyememiştim. Benim temel bileşenlerimin en önemlisi olan yemek! Tercümanlık işi ne kadar sürerdi ki alt tarafı? En fazla yarım saatte biteceğini düşünüyordum. Eh, bu da hemen ardından yemek yiyeceğim anlamına geliyordu. O zamana kadar da sanırım açlığa dayanırdım. Az sonra adliyenin hemen yanındaki park alanına arabamı bırakıp, dışarı çıktım. Yazın bu deli sıcağında hemen yan taraftaki denizden kopan esintiyle ferahladım. Adımlarımı adliyeye çevirdiğimde, üstüme bakmaya başladım. Üstümde kırık beyaz tonlarında, astarının üstü dantelle kaplı dizlerimin üzerinde biten bir elbise vardı. Kolsuz elbisemin kemeri buğday rengiydi, tıpkı hafif dolgulu ayakkabılarım ve çantam gibi.. İçeri adım atar atmaz önce güvenlik noktasından geçtimardından Tuna polisi arayıp, geldiğimi haber verdim. Saniyeler içinde Tuna polis yanımda biterken, yine saniyeler içinde iki adımlık yolda olan o odanın kapısına vardık. Nefes al, ver. Kapıyı çalan Tuna polis, aldığı yanıtla kapıyı açıp benim içeri girmem için geri çekildi. Kendisi de gelecek sandım ama gelmedi. İçeriye adımımı atar atmaz bana dönen mavi gözlere baktım. Masasının önünde ayakta durmuş, bana bakıyordu. "Hoş geldiniz Beren Hanım. Biz de sizi bekliyorduk." Adımlarımı masasına yaklaştırdım. Kaşlarımı çatarak, "merhabalar, Beril." deyip, elimi uzattım. "Pardon. Fırat. Nasılsınız?" Uzattığım elime dikkatle baktı. Ah hayır.. Elini ellerime sarmadan önce kaşlarını çattı ve istemediğini gözüme soka soka elimi sardı. Saliselik bu dokunuşla hemen elini geri çekti. "İyiyim siz?" Laf olsun diye sorduğum ses tonumdan bile o kadar belliydi ki. Önündeki sandalyeyi işaret edip, " Ben de iyiyim. Buyrun lütfen." dedi ve aceleyle masasının üstündeki ıslak mendili dezenfektanla elini sildi. Ardından elindekini çöpe attı, ıslak mendil kutusunu da çekmecelerin birine koydu. Şaşkınlıkla ona baktım. Manyak.! Başını kaldırdığında göz göze geldik. Yüzümün halinden onu parçalamak istediğimi görmüş olacak ki, "Kusura bakmayın. Sadece hijyen benim için önemli." dedi utanmayarak. Cidden o kadar kayıtsız bir şekilde söyledi ki onun parçalama isteğim iki katına çıktı. "Belli!" dedim ima ve kızgınlık dolu sesimle. Bana kısa bir bakış attı. Ardından da masanın üstündeki telefonu alıp, bir düğmeye bastı ve konuşmaya başladı. İşte tam da o sırada masasına göz attım. Koyu kahve tonlarındaki masasında tek toz tanesi bulmak imkansızdı. O kadar temiz görünüyordu ki şaşkınlıkla bakakaldım. Üstündeki dosyalar düzenli bir şekilde, sanki ölçüm yapılarak üst üste bırakılmış, kaleminden bilgisayara kadar herşey aşırı derecede düzgün duruyordu. Kaşlarım gördüklerimle çatılırken, bakışlarım bu defa ona kaydı. Beyaz gömleği, siyah takım elbisesi yine jilet gibiydi. Kumral saçları nizami şekilde düz dururken, gözlerinin mavisine baktım. Gözlerine bakmayı kesip, bu defa telefonu tutan ellerine kaydı bakışlarım. Kemikli ve yapılı elleri çok temizdi. Beyazdı. Ve zarifti. Telefonu kapatır kapatmaz, kapı çalındı. Verdiği talimattan sonra içeri bir kadın geldi. Kolları arasındaki dosya yığınıyla onun yanına yanaştı. Kadına göz ucuyla baktım. Gözlüklü kadın, muhtemelen bir elli beş boylarında, hafif kilolu ve kırklı yaşlarındaydı. Saçlarını tepesinde sıkı bir topuz yapmış, giydiği lacivert pantolonun ve yazlık ceket takımının içine bir de beyaz bir üst giymişti. Karşısındaki başsavcıyı ciddiyetle dinliyor, gerekli talimatları bir yandan da elindeki küçük deftere not ediyordu. "Başka bir emriniz yoksa?" "Çıkabilirsiniz Sezen hanım." Aralarındaki diyaloglar bile o kadar resmiydi ki. Aslında bu kadar ciddiyet, bu kadar resmiyet ruhuma iyi gelmiyordu ve şimdiden ruhum bunalmıştı. Giden kadının ardından bakışlarımı sandalyesine oturan başsavcıya çevirdim. " Çok bekleyecek miyiz? " Bana gözlerindeki karmaşık bir ifadeyle bakarak,seslice nefes verdi. "Şimdi gelecekler." Gerçekten de daha lafını bitirir bitirmez kapı çalındı ve içeri bir yığın insan girdi. Az önce tanışmış olduğum emniyet müdürü, başkomiser ve komiser üçlüsünün yanında, bir de savcının tüm söylediklerini, karşımda ayakta durmuş suçlulara söylüyordum. Sorular, sorular, sorular... Bitmiyordu. Üstelik suçlular bu sorulara cevap da vermiyorlardı. Uyuşturucu sevkiyatı nerede olacak? Cevap yok. Neden Lapseki üzerinden gidiyordunuz? Cevap yok. Kime çalışıyorsunuz? Cevap yok. Bu ve benzeri belki yüzlerce soruya verilen tek tepki vardı. "Biz bir şey bilmiyoruz. Susma hakkımızı kullanıyoruz." Resmen insanı çıldırtmaya çalışır gibi böyle saçma bir savunmaya giriyorlardı. En son başsavcının yaptığı konuşmayı tercüme ederken, ne kadar sabırlı ve zeki olduğunu düşündüm. "Susma hakkını elbette kullanabilirsiniz. Sonuçta sizin yerinize konuşmuş olan biri var! Sadece siz de ifadenizi verin diye bekliyorduk. Belki cezanız azalır, belki o kadar da suçlu değilsinizdir diye." İki suçlu şüpheyle birbirlerine baktılar. "Buraya uzun zaman önce geldiğinizi biliyorum. Elimde kamera kayıtları var. Bir ay önce bile çarşıda geziyorsunuz o görüntülerde." Gözlerini ikisi arasında gezdirip "Evinde kaldığınız kişinin sorgusu bitti bile. Şuan istediğiniz kadar susabilirsiniz, çünkü tüm suç sizin üstünüze kalmış durumda zaten. Ben iddianameyi hazırlar geçerim." İkisi arasında kaş çatmalar olurken, az önceki direnişlerinde meydana gelen kırılma net görünüyordu. "Biz yapmadık. Biz sadece kuryeyiz. Burada işi ayarlayan Erdal'dı. Bizim işimiz uyuşturucuyu sadece İstanbul'a götürmekti. Orada bizden alacaklardı." İlk konuşan kişinin sözlerini tercüme ettiğimde ben de en az karşımdakiler kadar rahatladım. "Bizi buraya gönderen ise büyük patronumuzdu. Erdal'i bulmamızı sağlayan da yine o idi." Suçlular konuştukça olaylar yavaş yavaş çözülmeye başladı. Başsavcının özel kalemi olan Sezen hanım her bir ifadeyi not alırken, ben de aradaki dil akışını düzenliyordum. Kaç zaman geçti bilinmez işler bitti. Suçlular, onların ele verdikleri falan derken suçun bir ayağının Rusya'da olduğu da ortaya çıktı. Kısaca büyük balıklar İstanbul'da toplanıp, müthiş bir sevkiyat gerçekleştireceklerken minik yavru balıklar olan bu iki suçlu onları avcılara teslim etmişlerdi. Çıkan emniyet mensupları ve suçlulardan sonra içeri giren Tuna polis, bana bir kez daha teşekkür ederek geri gitti. İfadelerdeki son düzenlemeleri yapan Sezen hanım ve başsavcıya baktım. Onlara gideceğimi haber verecektim. Başsavcının bana aniden bakıp, "Biraz sizi bekleteceğim. Bunlar bitsin sizinle küçük bir konuşmamız daha var." dedi. Başımla onaylarken, diğer yandan açlıktan ölüyordum. Saatlerdir buradaydım ve daha sabah kahvaltısıyla duruyordum. Bunlar yetmezmiş gibi bir de mesanemi zorlayan çişim vardı. " Ben bir lavaboya kadar gideyim. " İkisinin bakışları beni buldu. "Karşı koridorun sonunda." Sezen hanıma başımı sallayıp, ayağa kalktım. Birinin beni izliyor hissine kapılıp, başımı kaldırdım. Bana bakıyordu. Elbiseme,saçıma, başıma, ellerime, ayakkabılarıma.. Boğazımı temizleyip adımlarımı odanın dışına attım. Az sonra tuvaletten çıktığımda ellerimi sıvı sabunla yıkayıp kuruladım. Ardından yine o odaya girdim. Tuna polis beni buraya atıp resmen kaybolmuştu. Az önce teşekkür için gelse de kendimi yalnız hissediyordum. Sanki çok yakınımdaki biri beni ekmiş gibiydi bu yalnızlık hissi.. Oturduğum sandalyede sıkıntıyla otururken, aklıma telefonum geldi. En azından biraz bakıp vakit geçirirdim. Yanımdaki sandalyeden çantamı alıp, içinden telefonumu çıkardım. Telefonun bulunduğu sağ elimle, kucağımdaki çantamı aldım yan sandayeye bırakırken elimden eksilen iki şey oldu. Biri sandayeye bıraktığım çantam. İkincisi elimden yere fırlattığı telefonum. Kızaran yanaklarımla yerdeki telefonumu aldım. Gözlerim karşıyı bulduğunda bana yine aptal bakışlar atan kişiyle göz göze geldim. Hemen bakışlarımı çektim. Elimdeki telefonu sinirle çantama attım. Korktuğum başıma gelmişti işte. O kadar kişinin yanında sakarlık yapmadım diye sevinen ben, nihayet yapmıştım yapacağımı! Hem de onun önünde. Ben başımı eğmiş ayakkabılarıma bakarken, bakışlarım bu defa ellerime kaydı. Yoldaki düşüncelerin aklıma üşüşmesi saliseler sürerken, bedenimin buna tepki vermesi neredeyse aynı hızdaydı. Birden karşımda hareketlilik oldu ve Sezen de dışarı çıktı. Onunla göz göze geldim. Aklımdan geçen düşünceleri göreceği ihtimaliyle gözlerimi kaçırdım. "Yarın tekrar size işimiz düşecek. Acaba müsait miydiniz? Gelirseniz gerçekten çok iyi olacak." Yarın dersim yoktu. "Yarın öğleden sonra dersim yok. Size de uyarsa anca o zaman gelebilirim." Düşünceli bir ifadeyle "Tamam anlaştık."deyip, ayaklanarak bana doğru gelmeye başladı. Gitmeliyim. Göğsüm inip kalkarken, yüzüme gelen siyah saçlarımı kulağımın arkasına kıstırmamak için kendimi zor tuttum. "Yarın görüşürüz." Bana yabancı gelen sesim cılız çıkarken, elimi uzatarak yanımdaki çantamı alıp, kucağıma bıraktım. Oturduğum yere eğilen savcı, nefesimi yüzüme saldı. Yüzüme değen nefesi nefesimi keserken, kayıtsız bir ifadeye bürünmek için çabaladım. "Ellerinizin temiz olmasına sevindim." Fısıltılı sesi, tüm hücrelerimi az önceki yoğun arzunun kollarına attı. Sanki bana dünyanın en seksi cümlesini kurmuş gibi çıkan sesine kapılan ben, cümledeki anlamın anca farkına vardım. Kaşlarım önce şaşkınlıkla havalandı sonra birbirlerine yaklaştı. "Ben pis değilim. Ellerim de değil." Bana gittikçe koyulaşan mavi gözleriyle dikkatle baktı. Gözlerini gözlerimden çekip, bakışlarını arsızca bedenimde gezdirdi. Sertçe yutkunurken, adem elmasındaki o harekette takılı kaldı gözlerim. "Bu defa öyle görünüyor." dedi yine yutkunarak. "Ayrıca pis bile olsa..." cümlesini tamamlamadı. Gözlerimiz kesiştiğinde aramızdaki o duygu o kadar hissedilirdi ki. Gözlerini çekmedi, ben de çekmedim. Ruhuna beni çılgına döndüren arzuyu üflemek istercesine, gözlerine derin derin baktım.. Hâlâ bana doğru eğilmiş, hâlâ aramızdaki fiziksel mesafe çok kısaydı. Bakışlarımı gözlerinden çekip, dudaklarına çevirdim. Dolgun dudakları.. Sızlanan dudaklarımı onun dudaklarıyla ıslatma isteğimi dizginlemek için, çorak arazi gibi saniyeler içinde kupkuru olan dudaklarımı dilimle ıslattım. Dilim önce alt dudağımı bir çizgi şeklinde ıslattı, ardından üst dudağımı. Benim her hareketimle boyun damarları şişen savcı, nefesindeki düzensizlikle bana sır verir gibi yine fısıltıyla konuştu. "Ateşle oynuyorsunuz hanımefendi. Dikkat edin o ateş önce sizi yakar." dedi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE