2002 Ağustos-Foça
~23 Yıl Önce~
O gün 1 yaşına girecek olan Aylin’in doğum günü niyetine, Dila’nın dedesi ve babaannesinin evinde hazırlıkları tamamlamak için kadınlar gündüzden toplanmışlardı. Yaz iyiden iyiye kendini gösterdiğinden bu evin geniş bahçesinde tüm aile ve yakın dostlar bir araya gelecek güzelce vakit geçireceklerdi. Kimler kimler yoktu ki… Doğu’nun annesi ve yaz tatili için Foça’ya gelen akrabaları da oradaydı bugün.
Doğu’nun küçük amcası Bahri’nin eşi olan Yıldız, sıcak havada mutfakta yanan fırından pek bunalmış kendini balkona atmıştı.
Balkonda canı sıkkın bir şekilde köşede oturan Dila'yı fark ettiğinde şaşırdı Yıldız.
"Kızz sen de mi buradaydın? Aaa ağladın mı sen o gözlerin hali ne?"
Omuzlarını silkip cevap verdi Dila. "Doğu'yu bekliyom."
Yıldız güldü onun bu haline. Doğu'suz da duramıyordu bu kız canım. Gerçi Doğu beyin de bir farkı yoktu ya Dila'dan. Bugün babası, yeni başlattıkları inşaatları kontrole giderken "Ben de gelcemm!" dediği için gelememişti. Dila da Handan teyzenin yanında yalnızca Ozan'ı görünce hemen ağlamaya başlamıştı.
Yıldız'ın gözü iki dakika soluklanmak için geldiği yerde, gazetenin magazin ekini görünce hemen eline aldı. Burç yorumlarına pek meraklıydı çünkü. Sayfaları çevirirken bir yandan şarkı mırıldanıp bir yandan da kendi kendine konuşuyordu.
“Bakalım akrep burcu için ne yazmışlar bu hafta.”
Dila'nın dikkatini çekmişti Yıldız'ın kurduğu cümle. Hemen paratoner gibi çektiği yeni bilgiyi sordu.
“Yıltızz yengee, akrep burcu nee?”
Ah bu zamane çocukları ne de bilgili şeylerdi. Yıldız bu cimcime kızı pek severdi. “Ay nasıl anlatsam, doğum günümüze göre belirlenen bir şey işte.” diye açıklama yaparken, açtığı sayfada bugün yorumun yanında şanslı rakamları verdiklerini gördü.
Hemen Dila’ya sordu: “Kızz Dila, sen ne zaman doğdun yengem?”
Dila bilmiyordu ki, o yaşını biliyordu sadece. Dört yaşında olmasına rağmen parmaklarıyla beş yaparak gösterdi.
Yıldız onun bu sevimliliğine güldü, “Yok yengem yok, doğduğun günü soruyorum. Nesli abla bilir, git bi sor bakalım.”
Dila hemen Yıldız’ın yanından ayrılıp annesi Nesli’nin yanına koştu. Nesli o sıra huysuzluk yapan Aylin’i kucağında pışpışlıyordu. Dila annesinin giydiği elbisenin eteklerine yapıştı. Başını yukarıya doğru kaldırıp annesine baktı.
“Anneeğ, anneeğ?”
“Hııı?”
“Ben ne zaman doğduumm?”
Nesli sorduğu soruya şaşırmıştı. O da nereden çıkmıştı. “24 Eylül anneciğim.” Tam nereden aklına geldi diye soracaktı ki hızlı hızlı koşarak yanından ayrıldı Dila. Hayretle arkasından bakakaldı kızının.
Yıldız hala balkonda soluklanıyordu. “24 Eylül Yıltız yengee” diye koşarak geldi kadının yanına.
“Deli kız seni, hemen öğrendin mi? Terazi burcusun sen, ondan demek bu güzellik, bu cilve hee?”
Açtı gazeteyi, döndü Dila’ya. “Yengemm senin uğurlu sayın yediymiş.”
Dila çok sevdi bunu duyunca, çünkü yedi rakamını çok severdi. Balkonda zıplayıp el çırpmaya devam ederken, Doğu’nun babası Yunus amcanın onu getirdiğini gördü. Yıldız'ın "Dur deli kız, yavaşş düşersinn!" diye arkasından bağırması eşliğinde koşa zıplaya bahçeye yanlarına gitti. Yunus, yanlarına gelen Dila'yı gördüğünde kocaman güldü, eğilip Dila kızın saçlarını sevdi. Kız çocuklarını pek severdi Yunus. Kendi kızı olmadığı için Dila’yı da kendi kızı gibi bilirdi.
“Kız cimcime, bu ne güzellik yine? Getirdim bak Doğu’nu sana, ağlama bir daha o yok diye tamam mı kızım?”
“Damamm” dedi sallana sallana. Sonra Doğu’ya kocaman sarıldı. Doğu da ona. En iyi oyun arkadaşları birleşmişti çünkü. Birbirlerini görünce sevinmeleri ondandı. Yunus tekrar akşam geri dönmek üzere işine gücüne geri döndüğünde, Doğu ve Dila da yakalamacılık oynamaya karar vermişlerdi. Evin bahçesinden başlayıp salona kadar koşmaya başladılar.
Tam salona girdiklerinde televizyondan çıkan bir ses odanın içini dolduruyordu:
"Start verildi ve Ertuğrul Gazi Koşusu başladı! Çok toplu bir çıkış oldu. Orta kulvarda 5 numaralı Kızıl Kuyruk, bariyer dibine yakın ilerliyor. Hemen yanında 6 numaralı Georgia var. Golden Boss ise liderlik mücadelesi veriyor!”
Dila’nın dedesi Mustafa Bey, bahçeden gizli gizli salona sızmış, tutkunu olduğu at yarışını izliyordu. Eğer eşi Müyesser Hanım ona at yarışı oynamayı tövbe ettirmemiş olsaydı billahi de vazgeçmezdi bu illetten ya! Ama tatlı dilli Müyesser’in hatırı için çiğ tavuk bile yerdi.
Bundan seneler evvel bir kez şeytana uyup, zeytinin son hasatından gelen bütün parayı bu kör olası atlara yatırmıştı da, o kışı nasıl zor geçirdiklerini bir Allah bir de Müyesser Hanım bilirdi! Kadıncağız öyle bir köpürmüştü ki, “Vallahi yaşınga başınga bakıveemem, boşayıveririm gari!” diye gürlemişti de, Mustafa o gün bugündür elini bu işlerden çekmişti. Ama… Yarış izlemekten de kendini alamıyordu.
Allah'tan Müyesser hanım diğer kadınlarla beraber mutfaktaydı da, o görmeden koşu bittiğinde anında yine gizli gizli tüyecekti evden Mustafa Bey.
Ve tabii o sırada evin bahçesinde başlayan kahkaha dolu koşuşturmaca salona kadar gelmişti.
“Doğuuuu beeenii yakalayamasss kiii”
“Yaa yakalıyom sonra ağlıyonn!”
Dila, uzaktan dilini çıkarıp iyice şımarınca Doğu iyice sinirlendi.
“Yakalayamasss kii yakalayamass kii..”
Mustafa Bey, televizyonun önünde koşturan çocuklardan dolayı hiçbir şey göremiyordu. Yarışın en kritik anlarıydı! Bir sağa bir sola kıpırdandı ama nafile!
“Çocuklaa çocuklaa duruverin bakem. Şu yarış bitsin hele beraber goşuveririz.”
Mustafa Dedenin sözleriyle Dila ve Doğu bir anda durdu. İkisi de merakla ekrana döndü.
"İlk 400 metre geride kalıyor! Bariyer dibine yakın 10 numaralı Mavi Rüya, liderliği ele alıyor! Farkı bir boy kadar açtı! Bin metreye doğru rakiplerinin önünde ilerliyor!"
Spikerin heyecanlı sesi televizyonun içinde yankılanıyordu. Çocukların kafası karışmıştı. Sayılar, isimler, rakamlar… Bunlar ne demekti?
Dila merakla dedesine döndü. “Dedee hangi numara kazanaçakk?”
“Bilmiyom ben de ilk kez seyrediyom ya gızım.”
Dila, büyük bir hayal kırıklığıyla dedesine baktı. Yarışı biliyor sandığı dedesi, meğer kazananı bilmiyordu! O an aklına Yıldız yengeyle yaptığı konuşma geldi. Yıldız ona 7 numaranın uğurlu sayısı olduğunu söylemişti. O zaman…
Dila kollarını açıp zıplamaya başladı. "7 numara kazansın dede! 7 numara benim uğurlu sayım!"
Doğu, Dila’ya hayretle baktı. "Kim dedi sana onuuu?" diye sordu uzatarak
Dila büyük bir güvenle başını salladı. "Yıltız yengee!"
"2 numaralı Cherry liderliği alıyor! 6 numaralı Georgia bariyer dibinden geliyor!"
Mustafa Bey ekran görmek için ayağa kalkmış heyecanla yarışı izliyordu. O sıra Dila hızla dedesine dönüp yeleğine asıldı.
"Dedeğğğ, 7 numaraaa!"
Mustafa Bey, bir yandan ekrana bakıyor, bir yandan torununun sarsmasına karşı kendini zor dik tutuyordu.
"Du bakem gızz, bi duu!"
"Son 100 metre! En dış kulvardan 5 numaralı Kızıl Kuyruk yarışı kazanmaya çok yakın!
Ama Dila durmadı. "Dedeğğğ yeniliyoooz!"
"Ve 5 numaralı Kızıl Kuyruk, yarışı kazanıyorrr!"
5 numaralı at yarışı kazandığında, Dila feryat figan ağlamaya başladı. Nasıl 7 numara kazanamazdı? Bunu kabul etmiyordu! Mustafa Bey, torununu teselli etmek için elini başına koydu ama Dila hız kesmeden ağlamaya devam ediyordu.
Doğu da Dila ağlamaya başlayınca dudaklarını büzmüş onu seyrediyordu. “Evvahh evvah” dedi Mustafa bey, Doğu da mı ağlayacaktı? Sesleri duyan Müyesser hanım hemen içeriye koştuğunda bir de ne görsün? O lanet olsası atlar, o toprak saha ekranda!
“Mustafa beyyy!”
“Müyesser’im valla çocukla açıveedi!”
“Püü sen ne olasın!”dedi ve fişini çekti televizyonun.
Dila ile Doğu’nun yanına gitti hemen, “Oy benim guzularım, ne diye ağlanıp duruyonuz siz?”
Dila hemen babannesine sarıldı kocaman “Babannee! 7 numara kazanmadı, benim uğurlu sayım yediimiiç. Onun kazanması gerekiyo!”
“Guzum bu senin deli deptek deden senin aklınımı da alıveedi gari, napcen sen bakem 7 numerayı. Boşvesene, Doğuylan oyna guzum bak o da üzülüpduru”
Doğu, gerçekten üzülüyordu. Ama sebebi 7 numaranın kaybetmesi değil, Dila’nın ağlamasıydı.
Dila, minik ellerinin tersiyle gözyaşlarını silip kollarını açtı, Doğu’ya sarıldı.
“Ağlama Doğuu, bir sonraki yarışta kazançazz”
Doğu, Dila’nın ona sarılmasıyla bir anda kendini daha iyi hissetti. 7 numaranın kaybetmesi umurumda bile değildi. Ama Dila’nın gözünden tek bir damla yaş bile aksa hemen onun da gözleri dolardı. Dila üzülürse, Doğu’nun da canı yanardı.
Ama Dila, kolay kolay unutmazdı.
7 numara kazanana kadar denk geldikçe yarışları izlemeye devam edecekti.
Ve bu… tam iki sene sürdü.
Ne zaman Mustafa Dede televizyonun başına otursa, Dila da yanına oturup “Bu sefer 7 numara kazanacak mı?” diye gözlerini ekrana dikerdi.
Ve her seferinde…
7 numara kazanmadıkça, Dila gözyaşlarını tutamazdı.
Herkes bu duruma oldukça şaşırırdı aslında. Ama Dila, o küçük aklıyla bu işi şahsi hırsı haline getirmişti ve onun için bu olayın hiçbir açıklaması yoktu. Kimse için mantıklı bir açıklaması yoktu.
Doğu da Dila’nın her seferinde üzülmesine, her yarış sonunda ağlamasına anlam veremezdi. Ama onun gözlerinden tek bir damla yaş süzülmesi bile içini parçalardı. Hem de her seferinde. Senelerce, her bir araya gelişlerinde, Dila'nın 7 numara galip gelmeyince ağlayıp durduğunu anlatıp kendi aralarında güldüler.
Fakat Doğu, bir gün 7 numara gerçekten kazandığında…
O günün büyük bir zafer günü olacağına da emindi.
~Günümüz~
İstanbul’dan İzmir'e döneli neredeyse bir hafta olmuştu. Bu yolculuğun bana öğrettiği en büyük şey, sanırım ne kadar düzen insanı olduğumdu. Bir yere alışınca, oranın düzenine kendimi kaptırınca, başka bir yere geçmek hemen dengesini bozuyordu insanın. İstanbul ve İzmir meselesi de benim için tam olarak böyleydi.
Yıllar sonra Doğu’yla karşılaşmış, yetmezmiş gibi hiç istemediğim bir olayın içine çekilmiştim. Onu görmek de beni bir parça dengesizleştirmiş olabilir, kabul ediyorum. Ama ne demişler? Hayat bir şekilde devam ediyor.
Buraya dair en sevdiğim şey, zamanın ağır çekimde ilerliyor olmasıydı. İstanbul’un koşturmacası, hiç durmayan temposu burada yoktu. Her şey daha yavaş, daha doğal, daha tanıdıktı.
Ama bugün, o tanıdık durağanlığın içinde bir hareketlilik vardı. Neden mi?
Ozan ve Aylin’in düğününe sayılı günler kalmıştı. Doğu’nun Rize’de yaşayan babaannesi Remiye babaanne, amcası Bahri Amca ve yengesi Yıldız Yenge erkenden gelmişti. Remiye babaanne tam bir Karadeniz kadınıydı; şu sıralar hafıza problemleri yaşasa da huysuz ama tatlı halleri hiç değişmemişti.
Aslında Doğu, baba tarafından Rizeliydi. Babası Yunus Amca, yıllar önce askerliği sırasında Foça’ya gelmiş ve burada Handan Teyze’yi görür görmez vurulmuş. Ama Handan Teyze, “Babam beni Rize’ye kadar göndermez, bizim iş olmaz.” deyince, Yunus Amca hiç pes etmemiş. O göndermezse ben gelirim diyerek, Rize’de müteahhitlik yapan babasını, İzmir’de de bina yapması için ikna etmiş ve “İzmir’deki işleri ben idare edeceğim,” diyerek buraya taşınmış. İnşaat mühendisi olan babamla da iş vesileyle tanışmış ve aralarındaki dostluk zamanla 30 yıllık koca bir kardeşlik bağına dönüşmüştü.
Doğu, Ozan ve Mete; Yunus amca ve Handan teyzenin aşklarının meyveleri işte. Mete, Doğu ve Ozan’ın küçük kardeşi, 17 yaşında tam bir fırlama ama aramız çok iyi hergeleyle. Bu kadar insan arasından İzmir’e dönüşüme en çok o sevinmiş bile olabilir…
İşte bütün bu kalabalıkla, bugün bahçede hareketliliğin hiç eksik olmadığı bir gün geçirmiştik. Gelenler, gidenler, mutfakta kaynayan çaylar, kahkahalar, yüksek sesle konuşan teyzeler…
Ve tüm bunların yanında bir saat sonra başlayacak olan bir müsabakayı bekliyorduk. Doğu, ilk 11’de sahada olacaktı bugün.
Fenerbahçe - Ankaragücü maçı, düğün telaşı arasında erkeklerin kaçırmayı göze almadığı bir şeydi. E bu kadar aile üyesi bir araya gelmiş, dev ekranda Doğu izlenmez miydi? İzlenirdi elbet. Ozan prodüksiyonluğunda, bahçeye projeksiyon cihazını kurmuş, eski çarşafı iplerle ağaçların arasına gererek devasa bir ekran oluşturmuştu.
Tam bir açık hava maç etkinliği aurası yakalamıştık yani.
Bu akşam ayrıca, Yunus amca ile babamın klasikleşmiş rakı masası da kuruluyordu. Ayda bir pazar günü mutlaka yaptıkları, sofrada eski anılarını anlatıp birbirlerini susturmadıkları ve annelerimizin onları sürekli dizginlemeye çalıştığı o meşhur akşamlar… Ve şansa bakın ki, bu sefer rakı sofrası ve maç akşamı denk gelmişti.
Maçın başlamasına az bir süre kala, herkes bahçedeki sandalyelere ve minderlerin üzerine yerleşti. Ozan markete eksikler için gönderilirken; Annem, Handan teyze ve Aylin mutfakta son hazırlıkları yapıyor, Remiye Hanım, bahçenin köşesinde oturduğu rahat sandalyesinde uyuklarken, Yıldız Teyze bir yandan maçla ilgili sorularını Mete’ye sormaya devam ediyordu.
Ama ben… Olayın çok da içinde değildim. Boş boş etrafı izliyordum. Doğu’yu uzun zamandır futbol oynarken izlememiştim. Onunla karşılaştıktan sonra aklımdan bir türlü çıkmadığı için açıkçası maçı izlerken ne tepki vereceğimi de kestiremiyordum.
Tam o sırada Remiye babaanne uyanıp bana bakıp seslendi.
“Kizuum, bana bi bak pakayim”
Herhalde su isteyecek diye pıtı pıtı gittim hemen yanına. Şeker hastalığı olduğu için çok su içiyordu gün içerisinde çünkü. Deminden beri 2 bardak su getirmiştim.
“Efendim babaanne?”
“Uu gelin bizum gelin, otur pakayim yanuma.”
Gelin mi? Tövbe bismillah. “Babaanne ben Dila, Aylinle karıştırdın herhalde sen beni.”
“Karişturmadum da bunak miyim ben?”
Hafıza şalterinin ne yazık ki attığı saatlere gitmiş bulunuyoruz. Napalım idare edeceğiz. Handan teyzenin anlattığına göre, babaannenin dediği şeye itiraz edince bir hafta takıyormuş aynı konuya.
“Estağfurullah babaanne, ne bunağı öyle bir şey der miyim hiç?”
“Boşver şimdi oni da ben saha bi şey soracağum”
“Sor tabii Remiye babaanne.”
“Habu bizim uşak neden hiç gelmeyi yanuna, yoksa kayinvalidenlan bi soruni mi vardur? Sen karisisun da bilursuun. Yoğise sizun aranuz mi bozuktur, de bakayim bana”
“Allah allah, onun karısı ben değilim Aylin be babaanne, ne gelecek benim yanıma ne işi var benlee. Baldızım ben baldız!” diyemediğim için, “Yok babaanne bir problemimiz yok, çok seviyoruz birbirimizi bilmez misin?” dedim Aylin gibi salınarak.
Senaryo yazarlığından düşük seviye oyunculuğa doğru bir marka: Dila Öztuna! Ama napalım huyuna gideceğiz kadının mecbur.
“Bilurum bilurum, bizum uşak çok fena sevdalidur da sana.”
“Sevdalidur tabii. Aylinle sevgili olmak için az mı uğraştı babaanne maşallah her şeyden de haberin var hee…” diye geçirdim içimden, ama dışımdan sadece masum bir gülücük fırlattım.
O sırada Handan teyzenin sesi arkadan duyuldu, “Annee, kızı bırak da bize yardıma gelsin. Masaya taşınacak çok şey var.” diyerek seslendiğinde arkama döndüm. Göz kırptı Handan teyze. Anladığım kadarıyla beni kurtarma operasyonu yapıyorduk. Remiye babaannenin kucağında bir araya getirdiği ellerini okşadım ve kalkıp mutfağa doğru yürümeye başladım.
Nesli sultanın gücü Handan sultanın gücü ile birleşince ortaya şaheser niteliğinde yemekler çıkıyormuş yalnız onu anlamış oldum. O kadar çok şey taşıdık ki masaya, bu kadar şeyi kim yiyecek diye düşünmedim değil ama gözüm Mete’ye çarpınca ve onun yemeklere bakışını gördükten sonra dedim tamam bu akşamın süpürücüsü belli oldu…
Sonunda maç saati geldi çattı. Doğu, sahaya çıkarken herkes heyecanlanmıştı. Ben ise ellerimi kavuşturup oturduğum yerden göz ucuyla bakıyordum. Futbol, hiçbir zaman ilgimi çekmemişti. Küçükken sırf Doğu izlediği için birkaç kere maç izlemeye yeltenmiş, ama ilk 10 dakikadan sonra pes etmiştim.
Ancak bu sefer…
Bu sefer, fark etmeden odaklandım.
Çünkü Doğu, sahada olağanüstü oynuyordu.
Her topa atlayışı, mücadelesi, çalımları, pasları… Derken pozisyonlar artmaya başladı. Birkaç kere rakip oyuncularla gergin anlar yaşandı, bizimkiler gergin bir şekilde “Hadi lan Doğu, al şu topu!” diye bağırıyordu. Ben ise, kendimi fark etmeden maçın içinde bulmuştum.
Sonra…
O an geldi.
Doğu, topla rakip ceza sahasına girip harika bir plaseyle topu ağlara gönderdiğinde…
Bahçedeki herkes ayağa fırladı. Bağırışlar, alkışlar, tezahüratlar yükseldi. Maçlardan zerre anlamayan annem bile “Vay be, helal olsun çocuk!” diye bağırırken, babam Yunus amcaya dönüp “Ulan şu çocuk iyi futbolcu oldu ha!” diyerek dostça omzuna vurdu.
Golü attıktan sonra ise Doğu, gol sevincini yaparken önce yumruk yaptığı elini öptü, sonra parmaklarını havaya kaldırıp sırtındaki 7 numarayı işaret etti. Koca ekranda, onun sırtındaki 7 bana adeta bir mesaj gibi parlıyordu. Ben bu zamana kadar onu sahada hiç izlemediğim için, sırt numarasının 7 olduğunu daha yeni fark ediyordum.
7 numara, uğurlu sayım…
İki sene boyunca kazanması için uğruna gözyaşı döktüğüm aptal çocukluğumun en komik hatırası…
Maç bitmiş, Fenerbahçe sahadan galibiyetle ayrılmıştı. Bahçede herkes coşkuyla izlemişti tüm maçı. Ozan ve babam keyifle, Yunus amcam ile Doğu’nun babaannesi Remiye Hanım sevinçle tezahürat yapmışlardı. Şimdi hava biraz serinlediği için herkes içeriye kaçışmıştı. Ama ben, içimde tanımlayamadığım bir hisle hala oturduğum yerden geniş ekranda yayınlanan maç sonrası reklamlara bakıyor, kendime gelmeye çalışıyordum.
Doğu’nun gol sevinci zihnimde dönüp duruyordu.
Önce yumruk yaptığı elini öpmüş, sonra parmaklarını göğe kaldırarak sırtındaki 7 numarayı işaret etmişti. Bunu neden yapmıştı? Belki de hep yaptığı bir şeydi değil mi? Özel bir anlam yüklememe gerek yoktu… Ama lanet olası adam ayarlarımla öyle bir oynamıştı ki aklımdan çıkmıyordu işte!
Ve tam o sırada, televizyonda maç sonu röportajları dönmeye başladı. Doğu, kızarmış elmacık kemikleri ile o kadar tatlı görünüyordu ki bir an içimden geçen heyecan haline hayret ettim. Saha kenarında takım arkadaşı ile birlikte duruyor, alnından süzülen teri silerken muhabirin sorularını yanıtlamak için bekliyorlardı.
Spiker gülümseyerek söze girdi:
“Evet, maçın yıldızlarından biri de Doğu Alpkutlu oldu. Hem savunmada hem hücumda mükemmel bir oyun sergiledi. Ama asıl merak ettiğimiz bir şey var… Daha önce hiç böyle bir gol sevinci yapmamıştın Doğu, özel bir anlamı var mıydı?”
Doğu hafifçe gülümsedi. O gülümsemeyi iyi bilirdim. Konuyu kapamak isterken her zaman yüzüne yerleşirdi. Bir elini ensesine götürüp saçlarını karıştırdı. O sırada yanındaki takım arkadaşı söze girerek ona takıldı:
“Ya bir bilseniz, Doğu 7 numaralı formayı almak için nasıl uğraştı! İlle de 7 dedi, başka bir şey demedi.”
Kalbim aniden hızlandı.
Spiker, fırsatı kaçırmadı ve hemen üzerine gitti:
“O halde bu soruyu biraz daha genişletelim… 7 numara senin için neden bu kadar önemli?”
Doğu, kısa bir an duraksadı.
Gözleri hafifçe dalgınlaştı ama yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
Ben nefesimi tutmuştum.
“Bazen bazı sayılar, bazı anılarla büyür içinde… İnsan farkında olmadan o sayıya tutunur. Çocukluğundan kalan bir alışkanlık gibi… Bir inanç gibi… Biri senin için çok önemlidir ve onun uğuruna inanırsın.”
Na-asıl yani?
Boğazım düğümlendi.
Spiker merakla gülümsedi. “Kim bu şanslı kişi? Bahsettiğin özel biri mi?”
Doğu’nun bakışları hafifçe değişti.
Öyle bir bakıştı ki, nasıl tarif edeceğimi dahi bilemiyordum…
Önce sessiz kaldı ve sonra bir şeyler söylemesi gerektiğini düşünerek omuz silkerek devam etti: “Bazı şeyleri insan kendi içinde saklar. Ama 7 benim için hep özeldi, hep de özel kalacak.”
Yanındaki takım arkadaşı anında atıldı:
“Gizli mesaj mı veriyorsun Doğu?”
Doğu, gözlerini hafifçe devirdi ama yüzündeki o çarpık gülümseme kaybolmamıştı.
Ve son cümlesi, beni bir uçurumun kenarına itti.
“O mesajı alması gereken biri varsa… alır.”
Ellerim buz kesmişti.
Ekrana bakıyordum ama Doğu’nun gözlerinin içinde kaybolmuş gibiydim.
7 numara…
Çocukken, 7 numaralı at kazanmazsa ağlayan kızdım ben.
Şimdi ise 7 numaralı formayla gol atan adamın kelimeleriyle dağılan kadın.
O mesajı benim mi almam gerekiyordu?
Bilmiyordum.
Ama içimde çocukluğumdan beri hiç dinmeyen susturmaya çalıştığım o ses, çılgınca bir şeyler fısıldıyordu:
“Bir sonraki yarışı kazanacağız, değil mi Doğu?”