En Büyük Destekçi

2615 Kelimeler
~Günümüz~ "Nereye gidiyoruz?" "Evime!" "Daha neler! Durdurun, müsait bir yerde ineceğim ben!" Umut, anında yavaşladı. Tam fren yapacağı sırada Doğu'nun sesi tokat gibi patladı: "Kimse bir yere inmiyor! Sürmeye devam et!" Sinirle başımı arkaya attım, derin bir nefes aldım. "Allah’ım! Sen bana sabır ver, sabır! Sen niye tutup çıkardın beni oradan?! Doğu sorumu yanıtlama zahmetinde bile bulunmadan gözlerini dikti. "Telefonun deli gibi çalıyor. Aç şunu artık." Sinirle elimi cebime attım ve kimin aradığına bile bakmadan yanıtladım. “NE VAR?” “DİLA! Nerdesin sen ya? Neler oluyor?” Arayan tabii ki Tolunaydı. “Bir maganda tarafından alıkonuluyorum!” dedim ters ters Doğu’ya bakarken. Dudaklarının kenarında beliren o lanet olası gülümsemeyi fark etmemiş varsayıyorum, çünkü şu an gerçekten, tam anlamıyla, sinirden delirmek üzereyim! “NE?” “Of Tuluu, iyiyim. Merak etme. Geçmişten bir gölge ile karşılaştım da…” derken geçmiş kısmını bastıra bastıra söyledim. “Ne diyorsun Dila hiçbir bok anlamıyorum!” Ne dediğimin ben de farkında değildim zaten. Derin bir nefes verdim. Biraz sakinleştikten sonra konuşmaya devam ettim: “Telefonu açarken bağırdığım için özür dilerim.” “Sen iyi misin?" dedi Tolunay, sesinden buram buram endişe akıyordu. Değilim Tulu, hiç iyi değilim. "İyiyim beni merak etme ve sana birazdan atacağım konuma gelip beni alman yeterli şu an. Detayları sonra konuşuruz Tolunay tamam mı? Öptüm." "Tamam dikkat et kendi—” “Hiii! Yine tam vedalaşmadan telefonu suratına kapattım çocuğun!” dedim kendi kendime mırıldanarak. Hiç hoşlanmazdı çünkü Tolunay suratına telefon kapatılmasından. Şu an olduğu yerde bana saydırdığına yemin edebilirim, ama ispatlayamam. Kendi kendime söylenirken delici bakışlarını üzerimde hissediyordum bir yandan da. Başımı telefondan kaldırıp Doğu'ya baktığımda, deli mavilerinde öyle bir hal vardı ki onu tanımasam bu bakıştan tedirgin bile olabilirdim. Onu umursamadığımı belli ederek başımı hemen kendi tarafımdaki cama çevirip tabelaları okuma işine devam ettim. Sonra çevrede gördüğüm ilgimi çeken insanlar için zihnimde hikayeler uydurmaya başladım. İşte bu da benim stres ile başa çıkma yöntemimdi. Önünden geçtiğimiz büfenin önünde sigarasını tüttüren adamı izledim. Üzerindeki eski mont, hafifçe çökmüş omuzları… Belli ki kafası dertteydi. Muhtemelen ödemesi gereken bir borcu vardı ama çıkış yolu bulamıyordu. Belki de, bütün hayatını yanlış kararlarla mahvettiğini düşünüp içten içe kendini suçluyordu. Sonra yol kenarında ayakta bekleyen genç kadına gözüm takıldı. Kırmızı bir kaban giymişti, elleri cebinde ve birini bekler gibi sağa sola bakınıyordu. “Bu kadın, az önce sevgilisinden ayrıldı ama eve gitmek istemiyor. Yalnız kalmak istemiyor. Aklında binlerce soru var: ‘Ben mi yanlış yaptım? O mu bencil? O mu haklıydı?’ Ama cevabı hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğini biliyor.” Yolun diğer tarafında yürüyen yaşlı adama kaydı gözlerim. Bastonuyla yavaşça ilerliyor, yanından geçen insanlara aldırmadan kendi temposunda yürüyordu. “Bu adam, 50 yılını aynı kadınla geçirdi ama karısını birkaç ay önce kaybetti. Her gün çıktıkları yürüyüş yolundan hâlâ vazgeçemedi. Sanki onunla yeniden yürüyormuş gibi… Sanki anıları silinmesin diye adımlarını hâlâ o eski tempoda atıyor.” Derin bir nefes aldım. İçimdeki huzursuzluk dağılmıyordu. Ama birden fark ettim ki yine birileri beni izliyordu... Başımı hafifçe çevirdiğimde Doğu'nu ile tekrar göz göze geldik. Kaşları hafifçe çatılmıştı. "Ne yapıyorsun sen?" diye sordu. Gözlerimi kırpıştırdım. "Ne?" “Az önce… Fısıldıyordun. Hikâye mi uyduruyordun yine?” Beni bu kadar kolay çözebilmesine sinir olmalıydım, değil mi? Omuz silktim. "Kendi kendime konuşuyordum, evet. Stresle başa çıkma yöntemim." Doğu başını iki yana salladı, burnundan hafif bir nefes verdi. "Bazı şeyler hiç değişmiyor, değil mi Boncuk?" İçimde bir şeyler hareketlendi. O kelimeyi tekrar duymak… Ama bu savaşı vermeye niyetim yoktu. "Dila!" diye düzelttim. Ama Doğu, umursamaz bir şekilde başını başka yöne çevirdi ve sessizlik tekrar çöktü aramıza. Yol tabelaları birbiri ardına akmaya devam etti. Ama ben artık dışarıdaki insanların hikâyelerini uyduramıyordum. Çünkü yanımda oturan adam, en büyük hikâyemdi. Ve ben o hikâyeyi çoktan kaybetmiştim. Arabanın hızının kademeli olarak düşmesinden anladığım kadarıyla, muhtemelen Doğu'nun evine giden yolu tamamlamıştık. Dışarıda gördüğüm manzara ise; villaların yanyana dizildiği, İstanbul kalabalığından biraz uzakta kalan sakin bir yerleşim yeriydi. Nihayet araba gördüğümüz yapılardan birine yanaştı. Arabanın içinde, tripleks olduğunu düşündüğüm; bu villanın, otomatik garaj kapısının açılmasını bekliyorduk. Açıldı ve Umut arabayı hassasiyetle park ederken ben de telefonumu elime aldım. Tolunay’a konum gönderdim. Çantamı alamadığım için, yanımda kuruş para yoktu ve buradan bir an önce gitmek istiyordum. Bu sırada Doğu ve Umut arabadan indiler. Bense ellerimi göğsümde kavuşturmuş, çenem dik, inatçı bir şekilde oturuyordum. Tolunay’ın beni alana kadar burada bekleyecektim çünkü. Doğu, arabanın kapısını açtı ve başını içeri uzattı. “Ne yapıyorsun, insene?” “İnmeyeceğim!” Kaşlarını kaldırıp, hayret dolu bir kahkaha attı. "Hem bana Boncuk deme diyorsun, sonra çocuk gibi hareketler yapıyorsun." Çocuk çocuk hareketlermiş, hah! Sensin çocuk! Dudaklarımı sıktım ama ses çıkarmadım. Doğu içini çekti, gözlerini devirdi. “Gel artık, inat etme. Arabada sabaha kadar bekleyecek değilsin ya?” “Gerekirse beklerim! Zaten gönderdim konumu gelip alacak beni Tulu.” Derin bir nefes verdi. Oldukça sakin, ama içimde fırtınalar koparacak kadar derin bir tonda adımla seslendi: "Dila..." Öyle sade, öyle doğal, ama bir o kadar da yüklüydü ki bu sesleniş...Sanki yıllardır kimse adımı söylememişti. Sanki ismim, dilinin ucundan akıp, bana ait olan yerine, kalbimin derinliklerine yerleşti. Bir çırpıda, fazla düşünmeden çıkmıştı ağzından. Ama o an fark ettim... Onun sesinden kendi adımı duymayı ne kadar çok sevdiğimi. Boğazım düğümlendi. Yutkundum ama geçmedi. Sanki içimde bir yer, sessizce sızladı ama hiç tepki vermeden öylece oturmaya devam ettim. Ona tepki vermediğimi görünce sesi biraz daha ciddileşti. Hatta biraz da yüksek bir ses tonuyla konuştu: “Gel dedim Dila!” “GELMİYORUM DEDİM DOĞU!” O an, Doğu’nun gözleri bir an için parladı, sonra bir anda sertleşti. Kaşlarını hafifçe çatıp birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra, bir saniye içinde koltuğa doğru eğilip belimi kavradı ve beni kendine doğru çekti. “Fikrini sorduğumu hatırlamıyorum.” Bir anda havaya kalktım. "NE YAPIYORSUN SEN?! Bırak beni!" Ama Doğu çoktan beni omzuna atmıştı bile. Beni. omuzuna. attı. Bunu yapan normal bir insan olamazdı! Zaten Doğu da normal bir insan boyutunda değildi... Kolu ile beni iyice kavramıştı. Öyle sıkı tutuyordu ki kıpırdamam bile fayda göstermiyordu. Baş aşağı pozisyonda duruyordum, saçlarım Doğu’nun omuzlarından aşağı sarkıyordu. Ellerimi yumruk yapıp sırtına vurmaya başladım. Böyle sahneleri senaryo icabı diziler için yazıyorduk. Bir gün başıma geleceğini hiç düşünmemiştim! Çok boktan bir durum olduğuna kanaat gösterdim. Başım dönmüştü çünkü. "İNDİR BENİ! Maganda mısın sen?! Sen ne cüretle—" Tam o sırada arkamızdan gelen Umut'un kahkahayla gelen sesi duyuldu: “İşte şimdi işler eğlenceli hale gelmeye başladı…” Başımı kaldırdım, Umut’un sırıtan suratıyla göz göze geldim. Öyle bir bakış attım ki, gülümsemesi anında silindi, hatta hafifçe geri çekildi. Ama Doğu hiç oralı olmadı. "Kıpırdama, düşeceksin!" diyerek yürümeye devam etti. "İndir! İndir diyorum!" Ama adam inatçı keçi gibi yürümeye devam etti. İçeri girene kadar bir an bile bırakmadı beni. Sonunda yere bıraktığında neredeyse sendeleyecektim. Hızlıca saçlarımı düzelttim, üzerimi toparladım ve ona dik dik baktım. "Sen DELİ misin?! Görüşmeyeli futbolculuğun yanında adam kaçırma ve alıkoymaya da mı başladın? Part-time mafyacılık da oynuyorsundur kesin!" Doğu gözlerini devirdi. "He, tabii. Futbolculuğun yanına bir de yeraltı dünyasına girdim." "Beni buraya neden getirdin?!" Doğu, gözlerini üzerime dikti. Sesi ciddileşti. "Dışarıda basına görüntü verebilirdik bu da yanlış anlaşılmalara sebebiyet verirdi. Tülü mü Tüylü mü neyse o gelene kadar burada bekleyebilirsin." “Doğru ya! Magazin sicilin epeyce kabarık ne de olsa!” dedim, sinirle. Ama cümle ağzımdan çıkar çıkmaz içim sıkıştı. Şimdi onun haberlerini takip ettiğimi düşünecekti! Doğu, şaşkınlıkla gözlerini kırptı, kaşlarını kaldırdı. Umut ise derin bir "Ovvv..." çekti. İkimiz de ona döndük. Umut, hemen ellerini havaya kaldırdı ve birkaç adım geriledi. "Tamam tamam, bana ayrılan sürenin sonuna geldik. Kaçtım ben! Hasan abiyi aramayı unutma!” dedi ve dış kapıya doğru yürümeye başladı. Umut'a başını tamam anlamında salladı ve gidişinden sonra bana dönüp hafifçe başını yana eğdi, gözlerini kısarak suratıma baktı. "Maşallah, bunca zamandır dilinden de eksilen hiçbir şey olmamış." Alaycılığını, o ukala bakışını görmezden geldim. Derin bir nefes alıp dudaklarımı büzdüm ve onun az önce arabada söylediğini kinaye ile tekrarladım: "Ee seninde dediğin gibi: 'Bazı şeyler hiç değişmiyor.'" Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı ve başını yavaşça sağa sola sallamaya başladı. Parmakları kısa saçlarının arasında gezindi, kaşlarını hafifçe kaldırıp indirdi. Onun bu hareketlerini ezbere biliyordum. Bir şey söylemek istiyordu ama söyleyip söylememek konusunda kararsızdı. Sanki dilinin ucuna kadar gelip geri çekilen kelimeler vardı. Birkaç saniye boyunca gözlerini yere dikti, sonra bir şey düşünmüş gibi aniden telefonunu cebinden çıkardı. Ekrana hızlıca bir bakış attı ve çenesini hafifçe sıkarak aramayı başlattı. Muhtemelen Umut’un "menajerimiz" dediği Hasan'la konuşacaktı. Telefonu kulağına götürürken bakışlarını benden kaçırıp salonun büyük cam kapısından hole doğru ilerledi. Ayak sesleri ağırdı, ama içeriden yankılanan tok sesi hâlâ duyuluyordu. Ben ise olduğu yerde hareketsizce kalakalmıştım. Bulunduğum alanı ilk defa fark ediyormuş gibi göz gezdirmeye başladım. Salon, göz alıcı ama boğucu olmayan bir şıklıkla döşenmişti. Geniş camlar, içeriyi tamamen doğal ışıkla dolduruyordu. Yüksek tavanın ortasında asılı duran modern avize, dekoru tamamlayan zarif bir detaydı. Açık gri duvarlarla uyum içinde olan koyu mavi bir L koltuk, koca salonun merkezine yerleştirilmişti. Kenarında krem rengi yumuşak bir battaniye vardı, sanki biri onu sıkça kullanıyormuş gibi hafifçe buruşmuştu. Karşı duvarda dev bir televizyon, altında ise minimal ama kaliteli bir TV ünitesi duruyordu. Ahşap raflara yerleştirilmiş birkaç kitap, siyah beyaz çerçevelere konulmuş fotoğraflar vardı ama hiçbirinin içine yeterince eğilip bakmadım. Bir köşede geniş bir müzik seti ve gitar dikkatimi çekti. Bir zamanlar gitar çalmayı öğrenmeye çalışmıştı, hatırlıyordum. Hâlâ çalıyor muydu acaba? Sonra gözüme, kenarda duran küçük bir sehpa ilişti. Üzerinde bir kum saati vardı. Gözlerimi kıstım. Hatırlıyordum bunu. Çok eskiden, çok farklı bir zamanda... Ama daha fazla düşünemeden Doğu’nun ayak seslerini duydum. Elinde iki fincanla içeri girdi. Benimle göz göze gelmemeye çalışıyordu. Ama yine de bir şeyleri unutmadığını kanıtlayan o küçük ama büyük detay, gözümden kaçmamıştı. Önüme bir fincan bıraktı. Buharı hâlâ tüten bir çay. Kendisi ise kahvesini alıp, karşımdaki koltuğa geçti.Bir an gözlerimi ona diktim. Yıllar geçmişti. Ama hâlâ... Hâlâ kahve sevmediğimi unutmamıştı. Önüme bıraktığı çayı avuçlarımın içine aldım. Daha ilk yudumu almadan, buz gibi ellerime biraz olsun sıcaklık versin diye bekledim. Sıcaklık avuçlarımı sararken, içimde bir yerlerin hâlâ üşüdüğünü fark ettim. Gözlerimi yerden kaldırmadım. Aramızdaki sessizlik, içeriyi saran sessizlikten daha ağır geliyordu. Doğu’nun bundan rahatsız olduğunu nefes verişinden anladım. Burnundan sertçe nefes alıp verdi, geriye doğru yaslandı. “Konuşmayacak mıyız?” Sesi alçak ama buyurgandı. Omuz silktim. “Konuşmalı mıyız?” “Konuşmalıyız.” “Bence konuşmasak da olur.” “Olmaz.” “Bence olur.” “Dila,” diye uyardı sabırsızca. “Anlat, dinliyorum.” Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. “Asıl sen anlat,” dedim, kaşlarımı hafifçe çatarak. “Orada ne işin vardı? Bir günde bu kadar tesadüf bana fazla geliyor. Bu kadar tuhaf karşılaşmalar ancak dizi senaryolarında olur.” Doğu’nun dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı ama gülüşü yüzüne tam olarak oturmadı. “Sen yazarsan olur,” dedi sakince. “Hem de en âlâsından.” Buruk bir gülümseme geçti yüzümden. Eskiden yazdığım her şeyi ona okutmak için kapısında biterdim. Okusun diye bazen uykusundan uyandırır, bazen antrenmandan dönüşünü bekler, bazen de kavga ederdim. O zamanlar, onun benim en büyük destekçim olduğunu hatırladım. Ama artık… Değişmiştik ikimizde, değil mi? “Orada olman bir tesadüf müydü?” diye sordum, açık açık. Gözlerine baktım ve bana dürüst olmasını diledim. “Ozan,” dedi. “Başının belada olduğunu, birinin sana taktığını söyledi.” Ah! Aylin, bu işte parmağın olduğunu bilmeliydim! Olayı tersinden anladığı için düştüğümüz şu duruma bak… “Ve sen de geldin mi?” diye sordum, sesimi olabildiğince dengeli tutarak. “Başta müdahale etmeyi hiç düşünmedim ama, O sana öyle sözler söyleyince… Bilmiyorum Dila, kendimi tutamadım. Seni koruyayım derken başına daha da iş açtığımı düşünüyorum şimdi.” Oturduğu koltukta hafifçe öne eğildi, ellerini birleştirip dizlerinin arasına aldı. “Ben neyse de, sana problem olmasın. Darp raporu alıp dava açarsa ne olacağını hiç düşündün mü?” diye sordum. Belli ki birileri fevriliğinden hiçbir şey kaybetmemişti. “O an aklımda sadece onu yere sermek vardı.” Başımı iki yana salladım. “Hâlâ sonuçlarını düşünmeden hareket ediyorsun demek…” “Öyle mi dersin?” “Öyle görünüyor.” “Hasan abiye olanı biteni az önce anlattım, konuyla ilgilenecek. Ama ortada ağır bir tahrik var. Söyledikleri çok can sıkıcıydı.” “İyi de o sözleri sana değil bana söyledi, Doğu.” Gözleri ciddileşti. Çenesini hafifçe sıktığını gördüm. “Fark eder mi?” diye sordu, sesi biraz daha derinleşerek. “Sana ya da bana?” Bir an sustum. O da sustu. Bir süre yere bakmaya devam ettim. Çaydan bir yudum daha aldım. Ne ima ettiğini bilmiyordum… Ya da biliyordum, ama anlamazdan gelmek en kolayıydı. “Onun seninle derdi neydi?” Sorusunu duyduğumda bakışlarımı kaldırdım. Gözlerimin içine merakla bakıyordu. Ozan, birinin bana taktığını söylediği için gelmişti ve muhtemelen bana takık olan kişinin Derman olduğunu sanıyordu. Derman'la orada tesadüfen karşılaşmıştık. Beni her gördüğünde benzer şeyleri yapıyordu zaten ama bugün alkolün de etkisiyle çok ileriye gitmişti. O an yaşadığım olaylar gözümde tekrar canlandı ve canım yine sıkıldı. Ama yine de açıklama yapma gereği hissettim. “Bak, olay başından beri yanlış anlaşılıyor.” Cümlesiyle başlayıp tüm olan biteni anlattım. Baran'ın yeni yapımında benim senaryoyu yazmam için ısrarcı olduğunu, Aylin'in tam olarak beni dinlemediğini, Derman ile seneler önce aramızda olan atışmaları ve bana attığı uygunsuz mesajları, ona karşılık vermediğimde bana sektörde zorluk çıkardığını. Her şeyi tek tek anlattım. Doğu’nun yüzündeki çizgiler gerildi. Dinlerken ifadesi sertleşti. “Peki, Baran’ı anladım. O Derman denen it ne istiyor senden şimdi?” Canımın sıkkın olduğunu belli eden bir nefes verdim. “Muhtemelen onunla birlikte olmamı…” Doğu’nun gözleri karardı. “Orospu çocuğu,” diye mırıldandı. “Onu orada öldürmeliydim değil mi? Bırakarak hata yaptım.” Derin bir nefes aldım. “Doğu, görmeyeli fevriliğinden hiçbir şey kaybetmemişsin bakıyorum da…” Beni duymadı bile. Öne doğru eğilip gözlerimin içine baktı. “Onu dava etmelisin. Ortada açık bir hakaret var. Yaptıkları da bildiğin taciz. Eğer gönderdiği mesajları falan hâlâ saklıyorsan—” Bu seçeneği ben de düşünmüştüm. Ama gerçekleri bilmekle, onları kaldırabilecek güce sahip olmak farklı şeylerdi. Başımı iki yana salladım. “Bunu düşündüm ama, ona karşı savaşacak gücüm yok Doğu… Ne maddi, ne de manevi.” O an, Doğu’nun gözleri farklı bir şekilde parladı. “Ben varım,” dedi. Kaşlarımı hafifçe çattım. “Anlamadım?” “Maddi ya da manevi… neye ihtiyacın varsa, ben buradayım.” Bana o kararlı bakışıyla bakarken, bir anlığına, yıllar önceki Doğu’yu gördüm. Yine aynıydı. Her şeyden önce beni korumak isteyen, bana destek olan… Ama ben artık onun yardımını kabul edecek biri değildim. Tam o sırada telefonum çaldı ve gözlerimiz birbirinden ayrıldı. "Efendim, Tulu?" "Geldim ben." "Tamam, ben de geliyorum." Telefonu kapatırken içimde garip bir sıkışma hissettim. Sanki gitmek istemeyen bir yanım vardı ama ben onu bastırmaya çalışıyordum. Hızlıca toparlanıp çayımı masaya bıraktım. Başımı kaldırıp Doğu’ya baktım ve buruk bir tebessüm gönderdim. "Çay için teşekkürler." Oturduğu yerde hafifçe arkaya yaslandı, bir an sustu. Sanki beni ölçüp biçiyormuş gibi gözlerini üzerimde gezdirdi. "Gelen, çok yakın arkadaşın galiba?" diye sordu sonunda. Kaşlarımı hafifçe kaldırarak omuz silktim. "Sevdiğim bir arkadaşım diyelim." dedim, başımı yana eğerek. Sonra kısa bir nefes verdim. "Yakın arkadaş edinmeyi çok eskilerde bıraktım." Yüzündeki ifade anlamlandıramadığım bir hâl aldı. "Öyle mi?" "Öyle." dedim başımı sallayarak. O da başını hafifçe eğdi, gözlerini benden kaçırarak boş fincanına baktı. Söyleyecek bir şeyimiz kalmamıştı. Ya da belki, ikimiz de söylemek istemediğimiz şeyleri bastırıyorduk. Ben daha fazla burada kalırsam, içimde kıpırdanan o tuhaf duygunun beni ele geçirmesinden korkuyordum. Ayağa kalktım. "Ben çıkıyorum." Oturduğu yerden doğruldu, gözleri bir anlığına gözlerime kilitlendi. "Dila." O kadar yumuşak, o kadar tanıdık bir tondaydı ki adımı böyle söylemesi… İçimdeki duvarlar sarsıldı. Ama hemen kendimi toparladım. "Evet?" Birkaç saniye sessiz kaldı, gözlerini bir an yere indirdi. Sonra tekrar bana baktığında sesi biraz daha derinden geldi. "Dikkat et." Yalnızca bu kadar. Birkaç yıl önce olsa, bu iki kelimenin altında ne kadar çok şey olduğunu düşünür, her bir harfin içinde saklı anlamları arardım. Ama şimdi… Şimdi, hiçbir anlam yüklememem gerekiyordu. Başımla hafif bir onay verdim. "Sen de." dedim, kapıya doğru yürürken. Dışarı çıkarken, arkamı dönüp bir kez bile bakmadım. Ama gözlerimi kapattığımda, onun hâlâ orada olduğunu biliyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE