Uslanmayacak Bir Aptal

2152 Kelimeler
“Dila.” Durduğum yerde başımı kaldırdım. Doğu? Ama az önce, o..? Nefesim kesildi. O burada mıydı? İzmir’e mi gelmişti? Ne ara? Bir iki adım geriledim olduğum yerde. “Senin… Senin burada ne işin var?” Güldü. Keyifli bir gülüşten çok dudaklarının kenarında kalan yarım bir gülüştü. Bir nevi sırıtma gibi ama memnun bir ifade ile, dalga geçmekten çok uzakta. Yanıma yürümeye başladı. Bir adım… bir adım daha… Başıyla çevreyi gösterdi. “Burası, benim de evim.” Cevap vermedim, hipnotize olmuş gibiydim. Sadece olduğum yerde donmuş vaziyette duruyor, şaşkın şaşkın onu seyrediyordum. Bir iki adım daha attı ve dibimde öylece durdu. Bu yakınlıktan buram buram o denizle karışık parfüm kokusu bir hava kütlesi gibi çevremizde dolandı durdu bir süre. Bir insanı sarhoş etmeye yetecek süre kadar… Zihnimin bulanıklığını hissetmeye başladım. Bu yakınlık mı beni alaşağı ediyordu yoksa bir bulut sürüsünün içinde miydim? Ya da bir duman… Elleri yükseldi, yükseldi ve yükseldi… Çene hizama gelince durdu. Dokunmaktan çekinir gibi bir süre durdu yüzümün yakınında. Boğazım düğümlendi. Gözlerini gördüm. O buz mavisi, içindeki fırtınalarla dolu gözleri. Çok yakındı. Gözlerimden sanki zorla kopardığı o gözler, dudaklarımı buldu. Bense onu hayretler içerisinde ve donmuş vaziyette izliyordum. Sonra dokundu bana. Dokunduğu yeri yaktı adeta. Sıcak ve sahiplenici bir tutuş gibi yüzümü kavradı, sonra kaydı parmakları çeneme doğru. Baş parmağı rahat durmadı, dudaklarımın üzerinde dolaştı bir süre. Tekrar göz göze geldik. ‘Ne yaptığını sanıyorsun’ demek geçti içimden, konuşamadım. Bir şeyler söylemek istiyordum ama nefesim bana izin vermiyor gibiydi. Ağzım yarım bir şekilde açık kaldı, o hala dudaklarımı okşuyordu. Gözlerimin içine içine bakarak konuştu: “Yasak mı bu dudaklar bana hâlâ?” Geri çekilmek istedim ama bacaklarım yerime çakılmış gibiydi. Ona neden karşı koyamıyordum? Ondan bir adım bile uzaklaşamadığımı fark ettiğimde kalbim tek ama sert bir vuruşla karşılık verdi. Sonunda beynim konuşmak için gerekli emri verdi ve birkaç kelime döküldü benim de dudaklarımdan: “N-ne diyor..sun?” Sesi alçaldı, tonu tuhaftı. İçinde biraz öfke biraz da bir şeyleri kanıtlama isteği vardı sanki. Gözlerini dudaklarıma indirdi. “Zaten bir kere kırmamış mıydık biz bu mührü, Dila?” Ne? Aklım karmakarışıktı. Gözlerimi kocaman açtım. Nihayet bacaklarımda beynimden gelen komutları uygulamaya başlamıştı. Ancak bir adım kadar geriye gidebildim. “D-doğu, kendine gel…” Aramızdaki mesafeyi tekrardan kapattı. Ama bu sefer o kadar yakındı ki, nefesi yüzümdeydi artık. Dudaklarımı serbest bıraktığı parmak uçları, yanağıma hafifçe dokundu. Tüylerim diken diken oldu. “Hiç olmadığım kadar kendimdeyim.” Bakışlarını tekrar dudaklarıma indirdi. “İstiyorum seni...” dedi. O an içimde bir şeyler paramparça oldu. Kalbim deli gibi çarparken gözlerimi ondan ayıramıyordum. Bu… doğru değildi. Ama neden bu kadar gerçek hissettiriyordu? Kaçmam gerekiyordu. Kaçmalıydım. Geri çekilmek için büyük bir çaba gösterdim ama kımıldayamıyordum. Bütün bedenim sanki kilitlenmişti. “Doğu, yapma…” diye fısıldadım. Ama artık çok geçti. Eğildi. Dudaklarımız arasında kalan mesafe yalnızca bir nefes kadardı. Gözlerimi kapattım… Ve o an— Her şey karardı. Ruhum bedenimden ayrılmış gibi süzüldü ve uzaktan ikimizi izler gibi oldum. Ani bir nefes alışla gözlerimi açtım. Gün ışığının tavanda bıraktığı izlerin siluetine bakarken birkaç saniye ne olduğunu anlamaya çalıştım. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Ellerimi sıkıp gevşettim, parmak uçlarım uyuşmuş gibiydi. Yatağımın içindeydim. Yalnızdım. Ve bu... Bu sadece bir rüyaydı. Gözlerimi sıkıca kapattım, ama o an yüzüme dokunan o sıcaklık, içime işleyen sesi, bana bakışları… Sanki hâlâ oradaydı. Sanki gerçekten nefesini hissetmiştim. Ellerimi saçlarıma götürüp başımı ovuşturdum. Doğu burada bile değildi. “Dila, sen tam bir aptalsın kızım.” dedim, sesim uykudan yeni uyandığım için boğuk çıkıyordu. Kendime sinirle güldüm. Bunu neden kendime yapıyordum? Bu kötülüğü yeniden kendime yapmamalıydım değil mi? Derin bir nefes aldım ve yavaşça verdim. İşte şimdi gerçek dünyadaydım. Yatağın kenarına oturup ayaklarımı soğuk zemine bastım. Gerçek dünya buradaydı. Ve lanet olası Doğu Alpkutlu rüyalarımda bile beni rahat bırakmıyordu. *** Herkes bir aradaysa ve hava da mis gibiyse, ne yapılırdı? Tabii ki mükellef bir kahvaltı. Sabahın erken saatlerinde mükemmel(!) bir rüyadan uyandığım için kendimi hemen mutfağa attım. ‘Doktorlar’ dizisinde, sevgilisi Ömer öldükten sonra acısını poğaça yapıp atlatmaya çalışan Zeynep gibi giriştim işe. Hamuru hırsla yoğururken, Doğu’yu yumrukladığımı düşünürken buldum kendimi. Man kafa, ayarlarımla oynamıştı işte ondan oluyordu bunlar hep! Yoksa ben o manyağı ne diye rüyamda göreyim! Doğu Alpkutlu değil, Bela Alpkutlu! Hatta Ceza Alpkutlu! “Çık Allah’ın cezası aklımdan çık!” diye bağırdım hamuru yoğurmaya devam ederken. Sonra sabahın sessizliğinin yankılandığı evde kendi sesimi duyunca irkildim. “Sana da günaydın ablaların en güzeli.” dedi Aylin arkamdan. “Var ya Aylin, bu olanların kabahatinin yarısı da sende, bilesin!” derken ona doğru döndüm. Mutfak kapısının önünde beni izleyen Aylin işe gitmek için hazırlanmıştı bile. “Aa tövbe estağfurullah, sabah sabah ne kabahati n’oluyoruz?” Cevap vermeden ters ters baktım. O, Baran meselesini yanlış anlayıp Ozan’a ötmeseydi, Ozan da Doğu’ya haber vermeseydi, Doğu gelip beni sarıp sarmalamasaydı, bir de üstüne omzuna atmasaydı! Of ayarlarım sağlam ve yerinde olurdu!! Allah’ım fabrika ayarlarıma geri dönmeyi talep ediyorum, lütfen! İçimden bir ses yükseldi. Talebiniz reddedildi… Süper… “Ay rüyanda mı gördün beni? Ne bu sinir Dila.” Hay o rüyalarında ben… “Sus Aylin rüya deme bana sus!” Yine hatırladım işte lanet olsun. Konuştukça batan bir ben varımdır bu dünyada herhalde. Başını sağa sola sallarken çantasını koluna sabitledi. “Aa delirmiş bu sabah sabah, ben kaçıyorum size keyifli kahvaltılar.” “Sen bir şey yemeyecek misin?” “Diyetteyiiimm.” diye seslendi uzaktan. Gözlerimi devirdim. Ciddi manada kilo takıntısı vardı bu kızın. Neden mi? Çünkü kilolu bir çocukluk ve ergenlik geçirdi. Nesli sultanın topraklarından uzaklaşıp üniversiteye başladığında inanılmaz zayıflamış ve taş gibi hatun olup gelmişti. Gerçi hep güzeldi de o kilolu olduğu için kendini pek beğenmezdi o zamanlar. Beyaz tenli, doğal platin sarısı saçları ve yemyeşil gözleriyle lokum gibi kızdır benim kardeşim. Onun değişimi ile hepimiz şok geçirirken, en büyük şoku Ozan geçirmiş olacak ki o günden beri peşinden koşmalara doyamadı çocuk… Ahh ah ne günlerdi… Çok şükür poğaça hamuruyla cebelleşmeyi bırakıp onlara şekil vermeye başladığımda da annem belirdi mutfak kapısında. Üzerinde hala ince askılı pamuklu geceliği vardı. Küt saçları uykudan yeni kalktığı için dağınık, gözlerini açmaya çalışıyordu. “Oo sayın yazarım, sabah şerifleriniz hayırlı olsun. Mutfağa teşrifinizi neye borçluyuz efendim?” Güldüm. Ama mutfağa geliş nedenim aklıma gelince soldu o gülüşüm anında… “Hiç anne, Nesli sultanın kızı olduğum aklıma geldi…” “O surat ne peki?” “Ne varmış suratımda?” “Keyifsiz gibisin.” “Kendimi sevgilisi ölen Doktorlar Zeynep gibi hissediyorum bu sabah anne.” Annem afallamış bir şekilde bana baktı. Kesinlikle bir manyak olduğumu düşünüyordu. “Kız Dila, babaannen gibi dizi frekansına geçtin sen de he. O da Şehzade Mustafa’nın ölümünü hala atlatamadı. “Oy benim Mıstafamm” der durur her aklına geldiğinde.” Kahkalarlar güldük karşılıklı. Gerçekten Şehzade Mustafa’nın ölümünü atlatamamıştı kadın. Arada Aylin’e o kısmı açtırıp açtırıp hüzünleniyormuş. Sultan Süleyman’a da beddualar gönderiyormuş. Boyun posun devrilsin diyormuş, daha ne kadar devrilecek be babaannem. Bu dünya süleymana bile kalmamış bak… Görüldüğü gibi, ailecek kafadan üşütüktük azıcık. Olsun. Napalım, böyle de güzeliz diyerekten kendimizi böyle avutuyorduk. *** Güzel bahçemizde, iki masayı birleştirerek oluşturduğumuz soframız öyle şirin görünüyordu kii… Handan teyze mavi kare pitili örtülerini sermişti. Annemin beyaz şık kahvaltı takımını çıkarmıştık. Envai çeşit kahvaltılıkla süslemiştik masayı. Üzerimizde ağaçlar, kuş cıvıltıları, sabahın tatlı esintisi… Evim ya evim, insana bundan daha iyi ne gelebilir ki… Yunus amca, Bahri amca, Ozan ve babam hızlıca atıştırıp işe geçmek için kalktıklarında, biz masada; Mete, ben, annem, Handan teyze, Remiye babaanne, Yıldız yenge şeklinde mükemmel altılı kalmıştık. Keyifle uzuun uzun kahvaltımızı yapıyorduk. Mete, gömüldüğü telefondan başını kaldırmazken, Remiye babaanne ile poğaçaları süpürme işine girişmişlerdi. Resmen yarış halindeydiler. Handan teyze, babaanneye engel olmaya çalışıyordu: “Anne, çok yeme bak şekerin fırlayacak yine.” “Çok cüzel olmiş daa kizum, nasi yemeyim?” “Evet gerçekten çok güzel olmuş Nesli abla. Ellerine sağlık.” dedi Yıldız yenge. “Dila yaptı bunları.” dedi annem göğsü kabara kabara. ‘Bunları Dila yaptı, Dila’yı da Altan’la ben’ der gibi bir tavrı vardı. Bu haline güldüm. “Kız Dilaa, mükemmel olmuş yengemm.” “Evet, kızım çok güzel olmuş ellerine sağlık.” dedi Handan teyze peşine gülümseyerek. Yalan yok beğenmeleri çok hoşuma gitmişti. Bir an tezahürata gerek yok, beni sizler var ettiniz diyeceğim diye çok korktum. Ama teşekkür ettiğimi belli eden bir gülümsemeyle başımı salladım. “Afiyetler olsun.” “Habunun tarifini verceksun da bize gelin?” diye ekledi Remiye babaanne poğaçasından son lokmayı yutunca. Hooydaa! Yine mi? Gerçi masadaki herkes artık gelin diye çağrılmama alışmıştı, kimse yadırgamadı benden başka… Bir tek Mete telefondan kafayı kaldırıp kıkırdadı. Çoluğa çocuğa maskara olmuştuk iyi mi… Yine Aylin zannediyordu kadın beni. Napsaydım, Dila diye etiket mi yapıştırsaydım alnıma acaba? “Annee.” dedi Handan teyze rahatsız olduğumu anladığında, uyarır gibi. “Ne oldi?” Tamam sorun değil anlamında gözlerimi yumdum Handan teyzeye. “Bir şey yok babanne, veririm tabii. Sen iste ben sana her gün yaparım bundan nedir ki poğaça dediğin.” “Oyyy bi da tatlidur habunun dilii, yerum senun dilleruni kiizz!” Ben de seni yerim babaannem de biraz ileri gitmedik mi… “Estağfurullah, o senin tatlılığın Remiye babaanne.” “Soyle da hayirsuz kocana ya gelsun haburaya ya da alsun götusun seni da!” Yahu babaannem ne taktın benim kocama kafayı sen, iyiyim ben burda işte. Allah allah! “Annee!” dedi Handan teyze yeniden. Tamam sorun yok Aylin rolü üzerime yapıştı zaten. Hallederiz Handancığım calm down please. “Burada ya babaanne daha nereye gelsin alsın beni.” “Hee doğrii burdadurr.” He ya babaannem. Burdadur tabi. İşe gitti torunun Ozan. O sırada kıkırdamaya devam eden Mete telefondan nihayet başını kaldırdı. “Dila ablaa dila abla, bak sana ne göstereceğim.” dedi ve yanımdaki boş sandalyeye kuruldu. Ulan abisi kılıklı, aynı da onun gençliğine benziyor… Pislik, yine aklıma geldi bak… “Ne gösterceksin serseri, neye güldün bu kadar.” dedim gülerek. “Abim, yine gündem olmuş X’de.” dedi fısıltıyla. Masadaki diğer kişilerden gizlemeye çalışır gibi. Zaten kadınlar kendi aralarında konuşmaya başlamıştı bile. Bizi duymayacak seviyede bir dedikodunun dibini kaşıkla sıyırıyorlardı şu an. Bu arada Mete’nin söyledikleri de kalbim atışlarını arttırdı, “Lan Doğu, gittin kiminle yakalandın yine!” diye bir sinir gelmişti bana oturduğum yerde. Zıkkımın pekini ye Doğu! Geceleri yorgansız yat da saçma sapan rüyalar gör Doğu! Rüya demişken… Neyse ya ben neden bu kadar sinirleniyorsam. Bana ne canım! kimle göründüyse göründü. Allah allah. İçimde nedenini anlamadığım fırtınalar koparken, umuyorum dışarıya hiçbir şey yansıtmıyordum. Kaşlarımı umursamazca kaldırdım ve sordum: "Ne varmış yine?" Telefonu önüme koyup sayfayı yukarıya doğru kaydırdı. “Bak bak, adam daha yeni gol atmış, millet hemen komplo teorisi üretmeye başlamış bile. Gol sevincinin anlamı neymiş, 7 numarayı neden işaret etmiş falan filan. Sanki hayatı boyunca bu hareketi birine ithafen yapmayı beklemiş gibi konuşuyorlar.” dedi Mete. O an dondum kaldım. Herkes… bunu mu konuşuyordu yani… 7 Numara meselesini mi? "Gerçekten mi?” diye sordum, kendime de yabancı gelen bir ses tonuyla. "Evet bak, şu tweet’e bak," dedi Mete, telefon ekranını bana çevirerek. Başta istemesem de bakmadan edemedim. "Büyük topçu, büyük karakter! Ama asıl bomba ne biliyor musunuz? Doğu’nun daha önce hiç yapmadığı bir gol sevincini yapması. Önce elini öpüyor, sonra 7 numarayı işaret ediyor. Kesin birine mesaj veriyor!" Açma o meseleyi kardeş, girme o konulara... Hiçbir tepki vermedim. Ne diyecektim ki? O sırada, Mete de kısık ses tonuyla okumaya devam etti. "Beyler hatırlıyor musunuz, Doğu’nun iki sene önce bir mankenle adı çıkmıştı? O kız da ‘Top Model Türkiye’ yarışmasına 7 numarayla katılmıştı." Ne? Nasıl yani? Mete'nin kahkahası, bahçedeki uğultuların içinde yankılanıyordu. Telefon ekranını hâlâ kaydırıyordu, her yeni yorumda daha da eğleniyordu belli ki. Ama ben… Ben hâlâ o ilk cümlede donup kalmıştım. "Doğu’nun adı... bir mankenle... Yarışmaya... 7 numarayla...." Dudaklarımı sıktım, içimdeki saçma sapan duygu karmaşasını bastırmaya çalıştım. Mete, "Efsane teori değil mi? Bak millet ne yazmış!" diyerek telefonu tekrar bana uzattı. Gözlerim, ekrandaki tweetleri istemsizce taradı. "Oğlum hatırlıyor musunuz, doğru mu lan bu?" "Valla doğruydu sanırım, hatta birkaç kere birlikte görüntülenmişlerdi. Kadın baya ünlü oldu sonra." "7 numarayı resmen PR için kullanıyordu." "Doğu da çıkmış ‘şans ve uğur getiriyor’ demiş, eee belli ki bu kadınla alakalı!" Boğazım düğümlendi. Sonra kendime sinirlendim. Ya ne olacaktı Dila? Ne bekliyordun? Ben… Gerçekten ne bekliyordum? Bir anda içimi garip bir sıcaklık kapladı. Rahatsız edici bir sıcaklık. Midemde bir şeyler ters dönüyordu sanki. Çay bardağını daha sert bıraktım masaya, bardağın altlığı tiz bir ses çıkardı. Mete, gözlerini kırpıştırarak bana baktı. Bozuntuya vermemek için yüzüme bir gülümseme yerleştirdim. Zoraki, sahte, içi bomboş bir gülümseme. "Bu muhabbet çok saçma." dedim umursamaz görünmeye çalışarak. "İnsanlar her şeye bir anlam yüklemek zorunda mı ya?" Mete kaşlarını kaldırdı, telefon ekranını kapatıp masaya koydu. “Taraftarlar biraz… böyledir, Dila abla.” “Aptallar yani.” Mete güldü, ama beni iyi tanıyordu. Bütün enerjisini benden bir şeyler koparmaya harcıyordu şu an. “Şş sakın bunu sesli dile getirme. Linç ederler seni.” Ben de güldüm kendimi zorlayarak yeniden. Oysa içimde yankılanan tek bir şey vardı. "Doğu o hareketi yaparken, aklında kim vardı bilmiyorum ama..." Ben… Ben istemsizce kendime yormuştum. Bunu yapmayacağıma yemin etmiştim. Bunu tekrar yapmayacağıma… "Aptal Dila!" dedim içimden. "Sen uslanmayacak bir aptalsın Dila Öztuna."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE