9. Bölüm

2457 Kelimeler
Sabah aynı saatimde kalkarak koşu parkurumu tamamladıktan sonra eve gelerek üzerimi değiştirdim. Bugün biraz daha spordum. Okulda dersim yoktu ama Engin hocamın yanında çalışmalarımız vardı. Siyah modern bir şalvar giyinmiştim. İki yandan da baldırıma kadar yırtmaçları vardı. Üzerime kısa kollu salaş bir tshirt çektiğimde kendimi her zamanki gibi aşırı rahat hissediyordum. Sola yatırdığım saçlarımı omzumdan aşağıya inecek şekilde balık sırtı örerek odadan çıktım.  Annemler spordan geldiğimde evde yoklardı. Dudaklarımda mırıldandığım roman şarkısıyla protein içeceğimi hazırlarken kapı açıldı. Onlarda gülüşerek içeri girmişlerdi ama eve girer girmez suratları kimse yokken ki halini almıştı. Bu saatte evden ayrılmamı normal şartlarda sorgulayacak olan üvey ailem sesini çıkarmamıştı çünkü Agah abiden tam erişim almıştım. Bundan sonra onlara hesap verecek değildim.  Ağır adımlarla yokuş yukarı çıkarken yanıma yanaşan polis arabasında Yekta’yı gördüm. Onunla konuşma sözü vermiştim ve henüz fırsatım olmamıştı. Kolumdaki saate baktığımda akrebin sekiz üzerinde olduğunu görünce rahatladım. Ayin bir saat sonraydı ve şimdi Yekta ile bir kahve içebilirdim. Agah abi ona yakın olmamı istemişti. Tabi bu yakınlık onunla sadece iletişim kurabilmem içindi. Dostumu yakın düşmanımı daha yakın tutardım. Komiser gibi ne dost ne düşman olduğu belli olmayanlardan ise uzak durma taraftarıydım.  “Günaydın Nadia.” Soğuk olmayacak bir gülümsemeyle araca doğru eğilerek konuştum.  “Günaydın komiser. Nasılsın?” bu tavrıma şaşırmıştı ve bunu gizlememişti.  “Teşekkür ederim. Seni görünce daha iyi oldum. Müsait misin?” bana bunu sorduğuna göre o da uygundu. Cevap niteliğinde şoför koltuğunun yanındaki kapıya giderek açtım ve o geceki gibi bacak bacak üzerine atarak abartısız hareketlerle arkama yaslandım. Bir şey demedi komiser. Sadece gaza bastı. Uzak bir yere gitmesini istemiyordum.  “İstiklal’de bir kafede oturalım. Kursa gitmeden önce ayine katılacağım.” Hay hay dercesine başını salladı adam. McDonald’s ın sokağına girmiştik Sıraserviler caddesinden. Sabahın bu saatlerinde İstiklal caddesi de trafiğe açıktı ama burayı tercih etmişti. Orta halli bir nargile kafeye gireceğimizi görünce tebessüm ettim. Yekta’nın profilini oluşturamamıştım zihnimde. Sebebi yaşadığım yorgunluktu muhtemelen ama en kısa zamanda bunu yapmalıydım.  “Ne içersin?” yanımıza gelen en fazla on yaşlarında olan çocuğa döndüm. Geldiğimizde Yekta ile konuşmasından anladığım kadarıyla doğuluydu. Yüzü nasıl da masumdu.  “Çayın demlendi mi?” Yekta’yı es geçerek direk çocukla muhatap olmuştum. İnci gibi dişlerini göstererek gülümsedi çocuk.  “Tabi abla. Şimdi poğaça aldım. Sizde ister misiniz?” çay ocağının arkasında olduğum poğaçanın kokusu gelmişti burnuma. Kendi yiyeceğini paylaşmak istiyordu. Bu mekanda ne işi vardı ki? “Teşekkür ederim. Ben kahvaltımı yaptım.” Dedim. Yanımdaki adam da çay isteyince adını sonradan Yekta’dan duyduğum Mehmet bardaklarımızı getirdi.  “Akademi üçüncü sınıfın yazında staja geldim İstiklal’e arkadaşlarla o zaman keşfettik burayı. Sahibi yediğimiz içtiğimizden hesap almama konusunda ısrarcı oluyor ama biz her zaman veririz ve bunun olmayacağını kesin bir dille söyledik. Mehmet yeni geldi abisi ile burada.” arkasındaki çay ocağını gösterdi. Orada mutfak gibi bir yer vardı. “O odaya asma kat gibi.” Durdu. “Aslında asma kat değil. Bildiğin dolap gibi bir çıkıntı yaptılar. Yatmaları için.” Üzülmüştüm. Agah abiden bu çocuklar için birini göndermelerini isteyecektim. Köydeki ailelerine para gönderen çocuklar amcalarından dayakta yiyorlarmış. İçim acımıştı. Çaresiz kalmak istemiyordum bu gibi durumlarda ve kesinlikle onlara yardım edecektim.  “Benimle ne konuşacaktın?” tam ağzını açmıştı ki, “Owen’dan bahsedeceksen o konu tartışmaya kapalı.” Dedim. Açık olan ağzını kapatarak çayını dudaklarına götürdü.  “O çocuk biraz canımı sıkıyor ama konuşacağım şey o değil. Nadia. Ben dolambaçlı laflar bilmem. Senden ciddi anlamda hoşlandım.” Şaşırmış gibi yapmam gerekiyor muydu acaba? “Seni tanımak istiyorum. Lütfen hayır deme.” Hafifçe başımı salladım ve gülümsedim.  “Yekta ben sana karşı bir şeyler hissetmedim. Hissedeceğimi de düşünmüyorum.” Amaaaa tüm kapıları da kapatamazdım. “Birbirimizi tanıyabiliriz. İstersen. Sadece arkadaş olabilir miyiz diye bakabiliriz.” Bu bile ona umut vermişti. Gözleri ışıldadı bir anda. Adam sorunsuzdur diyene kadar bu oyunu sürdürmem gerekiyordu. Kabul etti hemen. Fikrimin değişeceğini düşünüyor olmalıydı. İkinci çayları içerken normal sohbetimize devam etmiştik.  Konu nasıl olduysa fal bakmama gelmişti. Birer kahve söyleyince olmuştu sanırım. Kimlere fal baktığımı sordu. Yüzeysel birkaç isim söylemiştim.  “Cihangir Demirkıran’a da bakacakmışsın.” Dilimi dudaklarımın üzerinde gezdirerek bakışlarını oraya çekmiştim. Zaman kazanmak içindi. Bu saklanılan bir şey değildi ama ne kadar konuşacaktım? “Evet. Kendisi istedi. Bu konuları konuşmam çok etik değil Yekta. Bence bir daha sormamalısın.” Hemen kızardı adam. Hala kızaran erkek kalmış mıydı?  “Ben ondan sormadım. Yanlış anladın.” Bakışlarını fincanına indirdi. “Cihangir Beyi tanıyorum.” İşler ilginç bir hal almaya başlamıştı. İçeride para yedirdiği adamlardan mıydı Yekta? “Nereden tanıyorsun? Yoksa o da mı kötü biri?” aksini söyleyeceğini aniden kaldırdığı başından ve heyecanlanmasından anlamıştım. “Yok, yok yok. Çok iyi biridir Cihangir Bey. Kötü bir hareketini görmedik. Bir aydır görüşme içerisindeyim kendisiyle. İstifa ederek koruması olmamı istiyor. Güzel de bir maaş teklif etti ama bilmiyorum.”  “Neden?” “Neden…” sorumu tekrar ederken yayvan bir şekilde konuştu. Dudaklarını büzdü sonra. “Bilmiyorum. Vicdanım rahatsız ediyor beni. Arkadaşlarım hiç düşünmeden kabul et diyorlar ama gerçekten ne yapacağımı bilmiyorum. Bu hafta sonuna kadar cevap vermem gerekiyor.” Cihangir ve Yekta. Tesadüfleri sevmiyoruz. Bunlar yankılanıyordu kulağımda. Ona akıl verecek değildim. Kendi kararını verebilmesi için destek olarak masadan kalktım.  Caddeye çıkarak hızlı adımlarla kiliseye doğru yol aldım. Annemler bugün mutlaka ayine geleceklerdir. Onlardan önce içeriye girip sıraya oturmak istedim. Kalp atışlarım yine delirmiş gibi yükselirken kolumdaki saat ötmeye başladı. Ufak düğmesine basarak saati kapattım. Çantamın içerisine atarak elimi çantamın derinliklerine daldırdım. Sigara kutusu büyüklüğündeki jammerı buldum. Sinyal kesiciydi. Tek elimle saati jammera bir kablo yardımıyla bağladığım için etraftaki diğer sinyaller etkilenmeyecekti.  Kilisenin bahçe kapısına geldim ve durdum. Araçlar dışarıdaydı. Gelmişlerdi. Onlara aldırmadan demir parmaklıklara döndüm ve nefesimi tuttum. Sağ elimi yukarıya kaldırarak “Baba.” Dedim. Sonra göğüsten sol omuzuma değdirerek “Oğul.” Ve yine göğüsten sağ omzuma değdirerek “Kutsal Ruh.” Diyerek dudaklarımı boynumdan sarkan haça değdirdim. “Mesih İsa, istekte bulunanları daima dinleyen sen, benim ricalarımı kabul ederek, onları Tanrı'ya takdim et. Amin.” Duamı da ettikten sonra bileğimdeki küçük bandanayı sanki başım ağrıyormuş da ağrısı dinsin diye sıkıca bağlamışçasına başıma sardım. Güzeldim.  Bahçeden içeriye adım atarken korumaların radarındaydım. Tarih babam için tekerrür ediyordu. Arka tarafta bir hareketlilik vardı. Muhtemelen annemin karnında üç kurşunla hayatını kaybeden kardeşimin mezarının başındalardı. Gözlerim dolmak için benden izin istiyordu ama kati bir suretle bunu yapamazdım. Yüzümdeki donuk ifadeyi silmeden adımlarımı kilisenin kapısına yönelttim. Klima soğukluğunda bir hava karşıladı önce beni. Iç kısımda bekleyen görevli bugün edilecek duaların kağıdını tutuyordu. Gülümseyerek kağıdı bana uzattı. Tebessüm ederek ve duaları alarak sıraların olduğu yere geçtim. Cemaat neredeyse toplanmıştı. En önden dört sıranın boş olduğunu ve yine ailemin korumalarının başında olduğunu gördüm. Demek buraya oturacaklardı.  Owen’ı hala görememiştim ama muhtemelen annemin dibindeydi. Yüzümü dikleştirerek çalan çanlarla beraber adımlarımı ön sıraya yönelttim. Beşinci sırada iki amca oturuyordu. Selamlaşarak yanlarına oturdum. Telefonumun sesi zaten kapalıydı ama elime alarak sanki bir şeylerle uğraşıyormuşum gibi yaptım. İşte o an seslerini duydum. Yüzümde istemsizce bir gülümseme oluştu. Gözlerim kapandı. Babamın sesi… Annem… Hemen kendime gelerek ellerimi çantamın içerisinden çıkartarak avuçlarımı birleştirdim. Dışarıdan dua ediyor gibi duruyordum. Owen beni görecek ve tanıyacaktı. Merak ettiğim tanıdığını belli edecek miydi?  Tüm ailem sırayla oturmaya başlamıştı. Yine her zamanki gibi en çok sesi çıkartan Lara ve annesi Leman’dı. Birbirine karışan parfüm kokularını çektim ciğerime. Babamınkini hemen anlamıştım. Biliyordum ne kullandığını. Baş ucumda duran şişeden koklardım sürekli.  Amcam Valente ve eşi, Alessandro ve Elsa, Delmar ve Leman… Çocuklardan Erika’nın oğlu Alirio, Lara ve amcamın oğlu Lucca vardı. Annem, babam, Owen ile tam on iki kişilerdi. Herkes yerine geçince tam önümdeki sıraya oturdu kalbimi tekletenler. Annemle kısa bir göz teması kurma gafletine bulunmuştum. Dikkat etmemişti. Aynı şeyi Owen için söyleyemeyecektim. Daha sıraya oturmadan fark etti beni. Kaşları anında çatılmıştı. Hemen şaşkın bir ifadeye bürünerek başımı sağa sola salladım. Hayır düşündüğün gibi değil demek istemiştim.  Peder kürsüye çıkmak üzereyken Hare’nin kulağına eğilerek bir şeyler söyledi. Annem başını sallayınca benim sıranın yanına geldi. Başıyla önce kaymamı söyleyince amcalarda aynı anda biraz daha sola gitmişlerdi. Tam oturacaktı ki amcalarla aramda hiç mesafe kalmadığını gördü. Poposunu tahta zemine koymadan ayağa kalktı.  “Kenarda sen otur.” Gülümsememek için kendimi zor tutuyordum. Sağa kayarken annemle tekrar göz göze geldim. Tuhaf bakışlarını benden çekip Owen’a değdirdiğinde ki ışığı görmemek için kör olmak gerekirdi. “Ne işin var burada?” Peder geldiği için yerimizden kalktık. İlahiler söyleniyordu. Bedenimi ona doğru yatırarak fısıldadım. “Bugün dersim yoktu. Ayine katılmak istedim. Peder Lex’le bizzat tanışmasam da ara sıra buraya gelirim. Seviyorum sent Antuan Kilisesini.” Bir süre sessiz kalıp dualara katıldık. Artık benimle konuşmayacak diye içimden geçirirken boynumdaki nefesi içimin gıcıklanmasına sebep oldu.  “Ön sıradakiler benim ailem.” Başımı ona çevirdim. Oldukça yakındık ve artık dua ile bir alakam kalmamıştı.  “Neyin oluyorlar? Önümüzdeki kadın annen mi?” başını çevirmeden gözlerini Hare’nin sırtına götürdüğünde gülümsedi.  “Annem gibi.” Durakladı ve devam etti. “Hare. Türk. Yanındaki eşi Antonino.” anlıyormuşçasına başımı salladım. Dudaklarını boynuma bir tüy hafifliğiyle değdirdi. Belli belirsiz olan bu öpücük bacaklarımı titretmişti.  “Owen.” Annem arkasına dönerek yanımdaki adama seslendi. Bakışlarını anca üzerimden çeken Owen sakince ve çapkın bir gülümsemeyle öne kaydı. “Çıkışta bu kızla tanışmak istiyorum.” İtalyan’ca mırıltıyla söylediği şeyi duymuştum. Kaşınma Nadia. Sakın o bileklerini kaşıma. Ayin biterken Komünyon sırasına girdik. Hare’nin arkasında bir koruma vardı. Direk beni arkasına koymak istememiş olmalılardı. Owen’nın önünde adım adım ilerdim.  Deli gibi kaşınan bileklerimi görmezden gelmeye çalışarak çıkışa doğru ilerlemeye başladım. Owen, annemin söylediği şeyle peşimden koşacaktı. Dediğim gibi oldu. Kolumdan sertçe çekince onun bedenine çarptım. Tıpkı bir kuş gibiydim. İnce bileklerimdeki baskısı fazlaydı.  “Nereye çingene kızı.” Umursamaz bir tavırla omuzumu silktim.  “Kursa gideceğim.” “Gel biraz bahçede hava alalım.” Kaşlarımı kaldırdım. “Akşam için sözün var. Unutmadın değil mi?”  “Unutmadım İtalyan ama şimdi gitmeliyim.” Annem ile tanışmaya hazır mıydım? Lanet oldun. İlaç almadan bu kaşıntı durmayacaktı ve ben hangi akla hizmet bu kadar savunmasız gelmiştim. “Çok vaktini almayacağım.” Dediğinde bir elini belime atarak bana yön verdi ve bahçeye çıktık. Apartmanın sol kapısında bekliyorlardı. Beni değildi tabi. Hare bizi görünce diğerlerinden ayrılarak kenara geçti ve Owen ile adım adım gittim anneme. Bir iki üç… Sakin ol Alessia. Çok sakin ol bebeğim.  “Merhaba.” İlk konuşan annem oldu. Güzel Türkçesi kulaklarıma ziyafet çektiriyordu. Bir cihaz olmadan duyuyordum. Yüce İsa.  “Merhaba.” Soru dolu bakışlarla bir Owen’a bir de Hare’ye baktım. Zarif bir şekilde gülümseyerek konuşmaya devam etti.  “Seni Owen’ın yanında görünce tanışmak istedim.” Beni tartıyordu. “Lara senden bahsetti. Sanırım o sensin.” Owen işaret parmağının boğumunu burnunun ucuna sürterek kaşıdı.  “Benden nasıl bahsedildi Hare Hanım?” adını bildiğim için kuşkulu gözlerini dikti yüzüme. “Az önce Owen isminizi söyledi.” yüzüm düşmüştü bu tavrına. Hemen eski halini aldı. Kuşkucuydu annem. Ah annem ahhh. Öyle kuşkucuydu ki buraları birbirine katacaktı. Biliyordum.  “Nasıl bahsedildiği bana kalsın güzel kız.” Eve gider gitmez kendimi banyoya kapatıp hüngür hüngür ağlayacaktım. Aramızdaki elektriği babamın sesi bozdu. Annemin beline dolanan eline kaydı gözlerim.  “Bebeğim. Gitmemiz gerekiyor.” Etrafı sürekli tarayan gözleri… Korkuyordu ve burası ona iyi gelmiyordu. Annem bu durumu çoktan aşmıştı. Daha adımı bile söyleyemeden ayrılmışlardı. Şimdi yedi ceddime kadar araştırılıyordum. Sisteme girilen ismimi görünce Agah abi kalp krizi geçirmese bari dedim içimden. Ve o ismi yazan parmakların anneme ait olduğunu öğrendiğinde.  “Benim de onlarla gitmem gerekiyor. Akşam görüşürüz olur mu?” başımı salladım. Dudaklarıma şehvetli sayılabilecek şekilde öptükten sonra uzaklaşmalarını izledim dikildiğim yerden. Tanımadan nefret ettiğim Erika’nın oğlu annemin koluna girdi. Alirio ile araları çok iyiydi. Yirmi beş yaşındaki çocukta kötü hiçbir yan yoktu. Ne istiyorsun Nadia? Herkes hain herkes pislik mi çıksın? “Zaman zaman seni görüyorum ama yetişemiyorum.” Duyduğum sesle sağıma döndüm. Kıstığı gözlerinin ardından bana bakan Peder ona yakışan bir gülümsemeyle karşıladı beni.  “Merhaba Peder.” Annemin kadim dostu Peder Lex. Yaşlı adama hüzünle bakmamam gerekiyordu. Lanet olsun. Pellegrini ailesiyle olan tanışıklığımı merak ederek yanıma geldiğini düşünmüştüm ama kendisi olanlardan haberdardı. Owen’ı dahi biliyordu. Lex annemin ajanı mıydı? olmaması için hiçbir neden yoktu. Sohbetimizi kısa tutmaya çalışarak kilisenin bahçesinden attım kendimi. Parmaklarım bileklerime gitmeden önce etrafı izledim. Bir süre yürüdüm. Takip edilmediğime emin olduğumda tırnaklarımı batırdım bileklerime. Kanatana kadar batırdım. Beni o halde bulan Engin hocamdı. Hiçbir şey söylemeden kursa yürüdük ve içeriye girer girmez bileklerime sihirli merhemimi sürdü. Bandajla kapattığı bileğime dolabımdan aldığı saç bandanasını doladı.  “İşte şimdi çalışabiliriz.” Çalış Nadia. Yoksa kafayı yersin. Giyinme odasında bale mayomu giyinerek tam takım hazırlandım. Salona geçtiğimde yaşadığım diğer şok Lara ve sevimli ailesinin orada olmasıydı. Beni gördüğüne şaşırmış olan Lara gelip sarıldı. Engin hocanın gelmesiyle salondan ayrıldıkları için çok mutlu olmuştum. Isınma hareketlerini yaparak her hareketimi güçlendirdim.  Alkış sesiyle nefes nefese durdum. Omuzlarımı geriye atarak Engin hocanın beni taktir etmesini zevkle izledim ve dinledim. Yanında olan aileye takdim edilecektim birazdan. Agah abi bana onların olduğunu söylemişti. Böylelikle Owen ile daha yakın olursun demekten de geri durmamıştı. Çıkarı olmadan bir iş yapar mısın Agah abi sen ya…  Engin hoca beni kısaca Lara ve Delmar ile tanıştırdıktan sonra olanları anlattı. İtalya’dan Türkiye’ye kesin dönüş yapan ailenin biricik kızını hızlandırmam gerekiyordu. Buradaki sınavlara girecekti. Önce nazlanarak çok işim var ayağına yattım. Biliyordum. Ben başıma gelecekleri biliyordum. Annem beni bugün bir daha görsün kafayı bana takardı. Tesadüflere inanan biri değildi. Belki babam inanırdı ama o da annemi tanıdıktan sonra sanmıyorum düşüncesi aynı olsun. Off. Kesin bir dille ret etmeye başlayınca Delmar benimle özel olarak konuşmak istedi. Güler yüzlü hoş adamdı. O kadar tatlı dille konuşuyordu ki cebimden paramı istese verecek konumdaydım. Önceden de böyle miydi?  “Tamam.” Dedim en sonunda. Güya bana bıkkınlık getirmişlerdi. Saflarım benim hepsi de nasıl sevindi. Lara babasının kucağına atladı beş yaşındaki bir çocuk gibi. Gözlerimi kapattım arkamı dönerken. Kimseye kin gütme Alessia. Onların bir suçu yok. Bu işin sonunda kimlerin kimlerin suçu çıkacaktı…  Lara benimle kaldı. Ailesi yanımızdan ayrılmıştı. Ben dans ederken o sadece konuşuyordu. Aslında şuanda anlattıkları tam da ilgi alanımdı. Pes ederek önüne oturacaktım ki beni durdurdu.  “Üzerini değiş bize gidelim. Evde kimse yok zaten.”  “Yok Lara. Benim eve geçmem gerekiyor.” İtiraz kabul etmeyen bir arkadaş edinmiştim kendime iyi mi? Telefonumu çıkartarak Agah abiye mesaj attım. **Benden intikamını böyle mi alıyorsun abi. Lütfen acı bana.  --O kızla iyi geçin Nadia.  Mesajının sonuna resmen gülen emoji koymuştu koskoca adam. Duş alarak üzerimi giyindim. Owen’la ilk gecemizi geçirdiğimiz, annemin mabedi olan eve geldiğimizde yine pırpır uçmaya başlayan kalbimi ellerimle sıkmak istedim.  “Ben bir tuvalete gideyim.” Eve girer girmez sıkıştığı belli olan kız tuvalete koştu. Ben de fırsattan istifade etrafı turlamaya başlamıştım tekrar.    Zaman nasıl geçmişti bu kadar. Zaman bir bize mi acımasızdı? Bir bize mi düşman. Dünya çok daha güzel bir yer olabilirdi. Ülkeler arası bu ajan işlerinin olmadığı bir yer… Çocukların ölmediği, ağaçların kesilmediği, çevreci, adil bir yer… Kendi kendime üzülürken kapı çaldı. Lara tuvaletten çıkar diye bekledim ama kapı tekrar çalınca görüntülü ekrana doğru ilerledim. Ekranda gördüğüm Annem ve babam kaşları çatık beklerken ne yapmam gerektiğini bilemedim. İşte şimdi ne bok yiyecektim ben?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE