Agah abiden aldığım o mesajla dünya çok farklı dönmeye başlamıştı benim için. Buradalardı. Seneler sonra buradalardı. İkizlerin akıbetini öğrenmeden aksiyon almam mümkün değildi. Agah abinin dediği gibi öfkeyle kalkamayacaktım.
Bebek'e gittiğimizde üzerimi değiştirdim. Jilet ben de ki değişimi anlamamıştı. Onlara yansıtmamam güzeldi. İçimde kopan fırtınalarla baş başa duruyordum. Numan'ın elindeki sistemle açtığı şarkılarda dans figürlerimi yapmaya başladığımda gelen zabıta ekiplerini Jilet önceden hazırlanmış belgeyle yaklaşmadan uzaklaştırdı. Etrafımız seyircilerle dolmaya başladı. Bu güzel bir şeydi.
Adamımız çıktı çıkacak derken eğildiğim yerden kalkarken Cihangir ile göz göze geldik. Arabası gelmiş olmasına rağmen binmemişti. Bakışlarımı üzerinde tutmuyordum ama orada olduğunu görüyordum. Akşam bu görüntüleri tekrar tekrar izleyecektik.
Üç parçanın sonunda dansımız bitmişti. Güler yüzümüzle eşyalarımızı toplarken Jilet kulağıma fısıldadı.
"Bir şarkı boyunca seni izledi. Bu sürede telefonla konuşuyordu." Cinsel tercihi kadınlar yönünde olsa bile bir kadınla onun ilgisini çekemeyeceğimizi düşünüyorduk.
"Adamda kesin fotoğraflarım vardır. Sonuçta o da fal baktırmak istiyor." Mantıklı olan buydu. Bizimkilerden ayrılarak adaya giden vapura bindim. Deniz köpük köpük önümde dalgalanırken aklımda sadece annem ve babam vardı. Dedem bile gelip benimle bu konu hakkında konuştuysa... Ne düşünecektim ben?
Polina'nın evine zihinsel yorgunlukla varmıştım. Onay gelmesini beklerken bana bir kadeh beyaz şarap getirmişti. İnce düşünceliydi. Bacak bacak üzerine atarken kadehi dudaklarıma götürdüm.
"Seni severim Nadia." Gülümseyerek kadehi sehpaya bıraktım. Hafif hafif sallanıyordu salıncakta.
"Teşekkür ederim Polina. Ben de seni severim." Yarım gibi gözüken Türkçesi çok tatlıydı. İstersem ben de her aksana uygun dilimi değiştirebiliyordum.
"Mutsuz gözüküyorsun. Bu beni düşündürüyor." Yalan söylememek için sustum. "Hepimiz senin geçtiğin yollardan geçtik. Önemli olan tek bir şey var güzel kızım." Bunun ne olduğunu biliyorum. Polina'nın dudaklarından dökülen cümleleri kısık sesle ben de söyledim. "Dış dünyaya duygularını ve içini kapatmalısın." Aşk, acıma, merhamet, üzülmek... Bunlar gerçekleri görmemizi engelleyecek şeylerdi. Babam anneme olan duygularından dolayı gerçekleri görememişti. Ki herkes bu gerçekleri sezmişti. Gözümüzün önündeki verileri bu duygular sayesinde set çekebilirdik.
"Biliyorum Polina. Hislerim o yönde değil. Annemin söyleminin aksine kimseye aşık olmadım." Dedim. Tebessümle. Nita annem beni öyle sanıyordu. Son dönemde değişmiş olmamı buna bağlıyorlardı. Normaldi de.
Tam ağzını açmıştı ki beklediğim onay gelmişti. Ağır hareketlerle kapıya yöneldim. Patika yola girdiğimde neden bu kadar yavaş olduğumu düşündüm. Ayaklarım resmen geri geri gidiyordu. Mideme bir yumruk yemiş gibiydim. Yetimhaneye yaklaşırken bulantım git gide artmıştı. Az sonra duyacaklarımdan korktuğum içindi. Ah anne...
Güvenlik ışıklarından geçince kapılar açıldı. Herkes işinin başındaydı. Benim geldiğimi görünce hepsi yerinden kalktı. Yüzler gülüyordu. Ben de onlara ayak uydurarak gülümsemeye başladım. Agah abi de elinde dosyalar yanımıza gelerek hiç vakit kaybetmeden,
“Hadi çocuklar başlayalım.” Demişti. “Bravo kızım. Geri bildirim tam da istediğimiz gibi.”
“Jilet ile iletişime mi geçti?” ben yoldayken aranmış olmalıydı. Dikkatini çekmemizdeki en büyük etkenlerden biri en yakın arkadaşıydı.
“Evet Nadia. Bundan sonraki aşamayı konuşacağız ama onunla görüştüğünde hafif bir kırılganlığın sana hakim olmasına izin ver. Sivri dilini kenara bırakmalısın. Cihangir’ baskın karakter lazım değil.” Kırılgan Çingene kızı bana avantaj sağlayacaktı. Bunun ben de farkındaydım. “Seni gördüğü an tanıdı. Kutay dosyanı hazırlatmıştı. Bu da demek oluyor ki aklında güzel bir izlenim bırakmışsın. Onun gibi adamlar bir kere gördüğü kişiyi ki bu fotoğraftaysa, hatırlamaz.” Ağır ağır başımı salladım. Hepimiz ciddiyetimizi koruyorduk.
“Cihangir’i ezbere biliyoruz. Biliyorum. O iş bende Agah abi. İçeri bir adımımı atsam.” Saatler önce ortalığı birbirine katan ben değilmişim gibi bir anda işime odaklanmıştım.
“Tek sorunumuz o değil aslında. Nita’nın üzerine düştüğü Seth var ya.” İnce mavi dosyayı önüme iterek devam etti. “Cihangir getirtmiş.” Seth herkese çalışırdı. Parasını aldığı müddetçe sıkıntı yoktu ama Cihangir’e çalışması canımı sıkmıştı.
“Cihangir o adamın adını bile bilemezdi. Onur istemiş olmalı. Neden onu getirdi?” sorunun cevabı çok açıktı. Onur bu sefer eşeğini sağlam kazığa bağlıyordu. Satranç tahtasının üzerindeydik ve o tüm hamlelerini hesaplamıştı. “Yıldızdaki iletişimin aynısına sahip olmak istiyor şerefsiz. Her telefon görüşmesini, klavyede ilerleyen her harfi istiyor. Tüm kapılar açılacak. Seth’i durdurmalıyız.” Önümdeki dosyayı açtığımda Seth’in kara kutusunu açmış oldum. Annem haklıydı. Ucunun bizim ekibe ulaşacağını anlamamıştım. Agah abinin surat ifadesinden anladığım kadarıyla onlarda bunu öngörmemişlerdi.
“Seth ile görüşmeye gideceksin ama Cihangir tanıştığınızı öğrenmemeli. Gizli bir şekilde gireceksin evine. O yokken ufak bir araştırmada yapmış olursun.” Mantıklıydı. “Bu gece Mirza ile çıkacaksınız.” Seth bizim ne iş yaptığımızı bilmezdi. Onunla aynı şehirde yaşadığımız bir dönemde bizimkiler bilerek arkadaş yapmışlardı bizi. Ufaktan ufağa bir şeyleri biliyordu ama Yıldız’dan kesinlikle haberi yoktu. Kendisi atılmış bir istihbarat ajanıydı. Etrafımızı saran o uydularla geçimini sağlar servetine servet katardı. Bu bilgiyi herkes bilmezdi. Hemen hemen tüm istihbaratçılar onunla para karşılığında çalışmıştır. Ne olursa olsun güvenilirdir. Benim dosyam önüne gittiyse eminim ki tanışık olduğumuzdan bahsetmemiştir. Böyle güzel ahlaklı bir çalışma sitili vardır. Dün gece Seth ile haberleşmiştik ama işi çıktığı için görüşememiştik. Bu gece gitmem ona sürpriz olacaktı. Biraz canı sıkılacağı da belliydi.
Dans esnasında olanlar, Kutay’ın telefon görüşmeleri, Seth’in bilgileri… Her şeyi sular seller gibi yutmuştum. Şu an için sıkıntı bizde yoktu ama kendi içimizde bölünmüştük. Milli istihbarat teşkilatı ve askeri istihbarat servisi komitesi başkanları Yıldızın harcadığı paralara takmıştı. Kutay’a verdiğimiz bilgilerde yüklü bir para kazanacağı vardı ve bu parayı biz önüne koymuştuk. İki milyon dolar izi sürülemeyen para Cihangir için öne sürülmüştü. Bu para her ne kadar istihbarat için kullanılmış olsa bile komite hoşlanmamıştı. Bazen böyle sıkıntılar yaşayabiliyorduk. Her seferinde birimimizin kapatılması isteniliyordu. Agah bunun üzerinden gelecekti. Emindim. Elimizde kocaman bir av vardı. Sabaha karşı gireceğimiz rezidans için üzerimi soyunma odasında değiştirmiştim. Yüksek topuklu ayakkabı, derin derin dekolteli kırmızı üzeri yapışan bir elbise, kızıl bir peruk. Göz rengim aynı kalırken pahalı takılarla bezenmiştim. Apartmanda yaşayan biri ayarlanmış ve onun misafiri olarak binaya girecektik. Tamamen hazır olduktan sonra Agah abinin odasının kapısını tıkladım. Beni bekliyordu.
“Bu konuşmayı operaysan öncesi yapmak mantıklı mı?” bende düşünmüştüm. Ne kadar etkilenirdim? Seth’ten hıncımı da çıkartabilirdim. Cevap vermeyip karşısına oturunca oturduğu koltuktan kalkarak benim yanıma geldi. Duygusal bağ kurarak konuşmak işine gelecekti. Evet Agah abi benim için farklı bir yerdeydi evet onu çok seviyordum ama söz konusu vatansa ben ya da bir başkası gram umurunda olmazdı. “On dört yaşında iki erkek kardeşin var.”daha şimdiden şakaklarım zonklamaya başlamıştı. Kalbimin çarpıntısıyla kulaklarım uğulduyordu.
“Neden?” beni bile vermişken neden? Bu sorunun cevabı da vardı bende. Annemin kesinlikle istemediğini adım gibi biliyordum ama babam… O çok sevdiğim, ölene kadar da seveceğim canım babam…
“Annenden alınan yumurtalar ve babandan alınan spermlerle taşıyıcı anneye nakledildi.” Başını yukarıya kaldırarak derin bir nefes aldı. Burun delikleri büyümüştü. “Baban ve annen başka çocuk istemiyorlardı ama başka çocukları da olmak zorundaydı Nadia. Bunu görüştüğünüzde öğrenebilirsin. Gerçi ayrıntısını sen de tahmin edebiliyorsundur. Neyse.”
“Neredeler?” çocukların Türkiye’de olduğunu öğrenmiştim. Üçüz gebe kalan kadından bir tanesini almak zorunda kalmışlardı çünkü anne rahmine yapışıktı. Hafta geçtikçe de ayrılmamıştı. Derin nefesler alarak verdiği bilgileri dinledim. Annemin karnında büyümemişlerdi evet ama bizim kanımızı taşıyorlardı. Onlar benim kardeşimdi. “Birkaç ay sonra her şeyden uzak kocaman bir aile olacaksınız Nadia. Kaybettiğiniz yılları size geri veremeyiz ama bundan sonra mutlu olacaksınız.” Bir keresinde Mirza ile ana karadayken, bir ajan kendi çocuğunun ölümüne ses edememişti. Elindeki bilgi çok büyüktü ve onu konuşturmak için evladını kullanmışlardı. Çocuğu öldürdükten birkaç ay sonra kadına ulaşılmıştı ve kadın kurtarılır kurtarılmaz intihar etmişti. Mirza’da işkencelere dayanıklıdır ama bu konu onu çok sarsmıştı. Nasıl bir anne buna konuşamaz demişti. Bende düşünmeden cevap vermiştim. Vatansever bir anne… Öyle internette klavye delikanlısı yapan, kahvehanede, orda burada beylik laflar eden koca koca adamlar gibi değil bu vatan sevdalıları. Bizden olmayanlar bunu ne kadar anlardı ki? Annem de aynısını yapardı. Benim de yapacağım gibi… Bu konu tartışmaya bile kapalıydı. Ben üzülmüştüm çoğu defa ama bunlar anlık olmuştu. Üzülmem, daralmam, sıkılmam demek, işime daha çok bağlanıp duygusuz olmam demekti.
“Kardeşlerimi görmek istiyorum.” Buna izin vermeyecekleri apaçık ortadaydı ama kendi imkanlarımla arayabilirdim. Belki bulurdum… Birkaç ipucu bulabilseydim belki…
“Şimdilik mümkün değil Nadia. Hare onları bulursa sana ulaşması on saniyesini almaz. Bunu göze alamayız.” İçimi rahatlatan şeylerden biri de o iki delikanlının Yıldız çocuğu olarak büyütülmemiş olmasıydı. Sıradan bir ailenin sıradan iki çocuğuydular. Sevgi dolu bir ebeveynleri vardı ama yine de bizden haberdarlardı. Hare ve Dante’yi, beni de ismen bilmeseler de ablaları olduğunu biliyorlardı. Buna inanırdım. İçimde kocaman bir aile hasreti çekebiliyorsam, kocaman sevgi besleyebiliyorsam bu tamamen Yıldızın başarısıydı. İsteseler çok güzel aileme karşı soğutabilirlerdi. “Herkes hazır seni bekliyorlar.” Sesimi çıkartmadan Mirza ile yola çıktım. Adanın yamacına geldiğimizde Zodyak bot bizi bekliyordu. Geniş bir mont giyinmiştim. Saçlarım bozulmasın diye başımı da kapattım. Fener’e sessiz sedasız gelerek lüks bir araçla Kalamış rezidansa adımımızı attık. Benim tanıdığım Seth buranın güvenlik sistemini de kendisine bağlamıştır ve içeri girdiğimi yüz tanımadan tespit etmişti. O gelene kadar az bir sürem vardı.
Onun dairesine çıkarak evine girdiğimde Mirza yanımda değildi. Büyük bir salona açılan kapıdan adımlarımı attım ve hızla etrafı karıştırmaya başladım. kulağımdaki kulaklıktan direktifler alıyordum. Giyinme odasında duvara monte büyük bir kasa bulduğumda dudaklarımdan küfür dökülmesi bir oldu. Duvara monte edilmese bile bunun buradan çıkması pek olası değildi. Kim bilir kaç tondu.
“Haydi Nadia.” Beş dakikadır bunu açmaya çalışıyordum ve iyice sinirlenmeye başlamıştım. Mirza yanında getirdiği ekipmanları bana vermişti vermesine de olmuyordu.
“Olmuyor diyorum size anlamıyor musunuz? Nasıl açmamı bekliyorsunuz. Telepati yöntemiyle mi?”
“Truva sakin ol. Hedef ayrılıyor. Mirza yakınlarda ol.” Seth evine doğru hızla gelmekteydi. Ruh hastasının ev içi kameralarını iptal etmiştik etmesine de elimdeki eşyaları hızlıca Mirza’ya verdim. Barın üzerindeki içki şişlerinden tekilayı alarak bir shotı bedenim buz kesmişken yuvarladım.
Seth’le hiçbir zaman ters düşmemiştik. Şimdi neler olacaktı? Sadece bu yüzden olmayan heyecanımı bastırmak hiçte kolay olmamıştı. Kapıyı açtığında cam önünde konumlanmış büyük koltukta oturmuş ve bacak bacak üzerine atmıştım. Keskin bakışlı adam doğrudan üzerime oynuyordu. O bakışların ardında kocaman bir öfke vardı bunu görebiliyordum. Seri bir şekilde attığı adımlarıyla yanıma geldi.
“Davetsiz misafir Nadia Peeters.” En seksi gülümsememi takınarak ayağa kalktım.
“Beni ekersen böyle olur Seth.” Bir anda gözlerindeki öfke kayboldu ve kollarını açarak sarıldı. Tipik Seth. “Nasılsın?” normal bir muhabbete girsem bile buraya ne amaçla geldiğimi tahmin ediyordu. Üç beş kelime normal sohbetimizin ardından ana konuya girmekte gecikmedi.
“Neden buradasın Çingene kızı? Alanınıza girmesem burada olmazdın.” Diz dize oturuyorduk ve bu beni korkutmuyordu.
“Ah akıllı yazılımcı.” Gerçekten de öyleydi. Çok küçük yaşında bu zekası sayesinde istihbarat servisine kapak atmıştı. “Bir süredir bir adamın peşindeyiz ve sen de bu olaya dahil olmak üzeresin.” Elindeki kadehi sehpaya bırakarak dikkatle beni dinlemeye başladı.
“Cihangir adına çalışmaya başladım ve siz de iyi bilirsiniz ki aldığım işi yarım bırakmayı sevmem.” Çok nadir işini yarım bırakmıştı Seth. Bu da onlardan biri olacaktı.
“Ülkemin son yıllarda istihbarat servisine ne kadar para harcadığını biliyor musun bebeğim?” ikimizde ses tonumuzu kontrol edebiliyorduk ama içimizde fırtınalar kopuyordu.
“Bilmiyorum Nadia. Pekte umurumda değil.” elimi bacağına atarak az önce söylemek istediğim şeyleri söylemeye başladım.
“Zavallı Seth. Hakkında ne çok şey biliyoruz. Seni severim. Sırf sevdiğim için bu konuşmayı yapıyorum. Bu işi bırakmazsan kötü şeyler olabilir.”
“Tehditleri sevmiyorum.” Narin omzumu hafifçe öne götürerek geri çektim. Aynı anda başımı da o yöne yatırmıştım.
“Ben seni tehdit etmiyorum Seth. Beraber bir iş yapabilir miyiz diye seninle konuşuyorum. Bedavadan git demiyoruz sana. Aldığın paranın iki katını alacaksın.” Kararlılığımı ölçmeye çalışıyordu. Pahalı takım elbisesinin içinde öz güveni ziyadesiyle yerindeydi. Sakinliğini korumaya çalışıyordu.
“Güzel esiyorsunuz ama yağacağınızdan emin değilim.” Düşünmeden çat çat cevap vermem kafasını karıştırıyordu.
“Boyunu aşan işe giriştin sevgili arkadaşım. İş yaptığın insanları tanımıyorsun ama ben tanıyorum. Çok iyi bir yazılımcı olman seni onun elinden kurtarmayacak.” Bir süre düşündükten sonra bana döndü. Ben de bu sırada kolumdaki saate bakıyordum. Sürem dolmak üzereydi. İkna edemezsek tutsak alacaktık. Sonrası bizim değil ana karanın işiydi.
“Nadia. Bak canım. Ben hiçbir yere gitmiyorum. Bana dokunduğunuz an ülkenin sakladığı birkaç sırrı dökerim.” Cevap vermemi beklemeden yanında taşıdığı çantadan bir dosya çıkardı ve bana uzattı. Ona güvenmediğim için dosyayı açarak göz ucuyla açtım.
“Şantaj demek.” İçindekilerin doğruluğunu bilmiyordum çünkü benim alanım değildi ama doğruysa ülke kaosa sürüklenebilirdi.
“Peki. Böyle davranmak istemezdim. Hatta sana para vererek yollayacaktım. Sen böyle dövüşeceksin ve bizimkiler de boş duracak öyle mi?” kaşlarını çatmıştı şaşkın adam. “Tüm kazancın İsviçre’de. O çok güvendiğin bankada.” Başımı yine eğdim. “Ve sanırım artık orada değil. Şantaj böyle olur Seth.” Gömleğinin üzerinden hızlı hızlı inip kalkan göğsü istediğim etkiyi bıraktığımı söylüyordu.
"Blöf yapıyorsun Nadia." Cevap vermedim. "Benim o ülkede hiç param yok." sakin olmaya çalışıyordu ama iyice alevlenmişti.
"Blöfümü görsene Seth. Ne olur. Blöfümü gör bebeğim." Sehpanın üzerindeki telefonunu alarak kurcalamaya başladı. Yüzünün aldığı şekil görülmeye değerdi. "Şantaj işte böyle olur."
"Tamam." İlk pes ediş. İyi adam Seth yolumuzdan çıkmıştı çıkmasına da Onur bunun peşini bırakmazdı. Cihangir'in istediği ve topladığı belgeleri teslim edince dairesinden ayrıldım. Mirza ile beraber geldiğimiz araca binince üzerimi değiştirdim. Eski ben olmuştum. Ulus tarafında onlardan ayrıldım. Kalbimin deli gibi çarpmasına sebep olan şeyi yapacaktım şimdi.
Peşimdekilerden kurtularak bir taksiye atladım. Emirgan'daki eski evimizin yakınlarına gelince taksiciye orada beklemesini söyleyerek araçtan indim. Buraları çok iyi biliyordum çünkü bir gün geleceklerini hissediyordum. Kimsenin göremeyeceği konuma yerleşerek beklemeye başladım. Evin çevresi koruma kaynıyordu. Avluda da cmbüş var gibiydi. Kapıya çıkacaklar mıydı? Çıktıklarında ben buna dayanabilecek miydiim?
Bir süre bekledikten sonra kalbimi tekleten Owen'ı gördüm. Onu gördüğüm gibi omurgasının bitimindeki gamzelerin aklıma gelmesi iyi bir şeydi. Bu şekilde kafam dağılıyordu. Taksicinin gitmesinden korkarak dönmeye karar vermştim ki bir hareketlenme oldu. Fotoğroflardan daha güzel olduğunu biliyordum. Annem... Arkasından koşar adım kapıya çıkan babam... Tartışıyorlar mıydı? Ciğerlerime dolan havanın yakıcılığı bedenimi iki büklüm etmişti. Az kaldı. Çok az kaldı. Bitmek üzere... Bir aile olmak üzereyiz...