Agah abinin sesiyle bakışlarımı ona çevirdim. Eminim içerdekilerde şu an bize bakıyorlardı. Açık kapıyı kapatarak bana doğru adım attı. Yüzü sinirden olsa gerek kıpkırmızı olmuştu. Ne düşüneceğimi bilmiyordum. Ailemizde ikizleri olan kimse yoktu. Olsa dahi bu neden gizli bir dosyada olacaktı. O dosyanın içindekiler kesinlikle anne ve babamın ikizleriydi. Beni verip çocuk doğurdular desem hiçbir argümanda yoklardı. Herkesten gizli çocuk büyütebiliyorlardı madem neden beni buraya vermişlerdi.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" Ses tonu hala yüksekti Agah abinin. Aynı zamanda beni tartmaya çalışıyordu. Uyuşan bedenimi hareket ettiremediğim için sesimi çıkartamıyordum. Şok olmuştum. Bunun etkisini ne ölçüde yaşayacaktım?
"Kardeşlerim mi var?" Nefes alış verişlerim sıklaşmıştı.
"Sana bunun bilgisini veremem." Hafifçe başımı sallayarak dudaklarımı dişledim. Adım adım ona yaklaşarak dibine kadar girdim. Neredeyse ayakkabılarımızın uçları birbirine değecekti.
"Bana neyin bilgisini verebilirsiniz efendim?" Kalbim saran öfkeyi tüm bedenimde hissediyordum. "İkiz kardeşlerim varmış. Bunu. Benden nasıl gizlersiniz?"
"Bu tavırla yaklaştığın müddetçe sana tek kelime etmem Nadia." Ne dememi bekliyorlardı ki? Anne baba sevgisi almadan tıpkı bir robot gibi büyüyen ben. Onlar ne derse yapan ben. Yine soru sormayacak olan ben miydim?
"Beni neden sana verdiler Agah abi? Neden?" İçimdeki ağlama isteğini bastırmaya çalışırken kesik kesik nefes aldım. "Sen mi istedin? Tabi ya. Beni nasıl testlere tabi tuttunuz? Kaç çıktı puanım?" Gözündeki gözlükleri çıkartarak yanımızdaki masaya fırlattı. Alnını avuçlayarak sıktı.
"Nadia. Hiçbir şey bilmiyorsun." Ses tonu yumuşamıştı ama benimki yükselmeye başlamıştı.
"Kaç çıktı puanım Agah abi? Hare beni size verdi. Neden verdi? Çünkü sizin için Türkiye Cumhuriyeti'nin bekası benim çocukluğumdan daha kıymetliydi." Beni sakinleştirmek için söyleyeceği ya da zırvalayacağı şeyleri yok sayarak sorumu yineledim. "Puanım Yıldızda kaç çıktı?"
"Yüksek." Gözlerimin içine bakmayı sürdürürken tek kaşını havaya kaldırdı. Bana karşı duygusallığını kenara bırakmaya çalıştığı çok açıktı. "Şu zamana kadar kimse senin kadar yüksek puan alamadı." Ne diyecektim buna? Her şey açık mıydı?
"Çok güzel sattılar yani beni. Kendilerine güzel çocuklar doğurmak için beni gözden çıkarttılar." Gözlerim dolmuştu. Terk edilmiştim. Senelerdir bunun üstesinden geliyordum. Özlem duygumla ayakta duruyordum. Ülkeme olan sevgimde bana yardımcı oluyordu tabi ki ama ben aileme kavuşmak için gün sayıyordum. Bu durumda...
"Kimsenin seni sattığı yok Nadia. Ailene kavuşmana az kaldı. Sabırlı ol." Bakışlarımı başka bir yere çevirmeden sandalyenin üzerindeki çantamı aldım ve kapıya uzandım. Şu an bu kadar sakin olabiliyorsam sırf aldığım eğitimlerdendi.
"Artık benim kavuşmak istediğim bir ailem yok. Söyle onlara hiç birini görmek istemiyorum." Arkamı dönmüş kapıdan bir adım atmıştım ki geriye döndüm. "Görev yerimin değiştirilmesini istiyorum. Kurula istersen sen söyle. Bunu yapmazsan Ana karaya ben giderim." Gömleğinin düğmelerini açmaya başlayan adamı arkamda bırakarak hırsla önümü döndüm. Herkes ayakta bana bakıyordu. Kapıya yöneldiğimi gören Mirza beni kolumdan tuttuğu gibi sürükleyerek dinlenme odasına soktu.
Birimde kimse kimseye yüksek sesle konuşmazken bu durum herkesin garibine gitmişti. Karşımdaki kişi Agah Atay'dı. Sinirden dudaklarımı yemeye başlamış haldeyken ardımızdan kapıyı kilitledi.
"Neler oluyor?" Traji komik olan duruma güldüm. Bir omzum havadayken umursamaz tavırlarıma daha da sinirlendi. "Nadia kendine gel. Bizi yarı yolda mı bırakacaksın? Neye bu kadar kızdığını anlamıyorum." Bilmiyorlardı. Hiçbiri benim bir Pellegrini olduğumu bilmiyordu.
"Olan bir şey yok Mirza. Lütfen herkes kendi işine baksın." Bu dediğime daha çok sinirlenen adam kısık sesle bağırdı. İçerdekilerin bizi duymasını istemiyordu.
"Ajan Nadia. Sınırı aşma. Sınırı aşman senin için hiç iyi olmaz." Susma hakkımı kullanarak bekledim. "Senden istenilen işini yapmak zorundasın."
"İş dediğin benim hayatım Mirza. Benim sikik hayatımdan bahsediyorsun şu anda."
"Çok şanslısın Nadia. Çok. Senin yerinde başka bir ajan olmuş olsaydı şimdiye kadar-" sözünü tamamlamasına izin vermedim.
"Şansın bununla bir ilgisi yok Miraz. Şans bizde olmaz." Başını salladı. İşte şimdi Mirza'yı da kızdırmayı başarmıştım. Ne güzel.
"Haklısın. Şans bizimle olmaz. Biz somut şeylerle yargılar ya da yargılanırız." İnatçılığımı kıramayacağını biliyordu. İşkence de etseler, öldürselerde konuşmazdım. Onunla dertleşe bileceğim bir konu olsa kendi inisiyatifimde bunu yapardım ama bu konu olmazdı.
"Şimdi gitmem gerekiyor." Başını sağa sola sallarken hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Kimsenin suratına bakmadan döküntü yetimhaneden çıktım. Kafamı toparlayamıyordum. Yol boyunca dikkatli olmam gerekiyordu ama bunu yapamıyordum. Keşke ağlayabilsem dedim kendi kendime. Keşke...
Vapura binip Beşiktaş'a geçtim. Güneş yeni batmıştı. Amaçsızca yürürken biliyordum ki yakınlarımda bir ekip vardı. Bastırmaya çalıştığım öfke damarlarımda fink atıyordu.
Sakin ol. Sakin ol. Sakin ol Nadia. Evet şu an içimde baş gösteren karakter Nadia'ydı. Alessia olsa şuracığa yığılır kalırdı. Kesinlikle önceliğim sakin olmamdı. Öfkeyle kalkarsam çok büyük hatalar yapabilirdim. Bilgini kullanmalısın Nadia.
Aklıma gelen bir sürü şey vardı ve hiç birini dizginleyemiyordum. Annemin ekibini biliyordum. Onlardan birine yakınlaşabilirdim. İkizleri onların bildiğine adım gibi emindim. Kartal heykelinin yanında bir an durdum. Evet ya. Seth.
Fener'e gitmem gerekiyordu. Eğer o sisteme girerse bir şeyler öğrenebilirdim. Hem Nita annemin de istediğini yapmış olurdum. Sadece Seth'e elim boş gidemezdim. Her seferinde bana yardımcı olan adamdan bu sefer büyük bir iş isteyecektim sonuçta. Verdiğim kararla ayaklarımı yere daha sağlam basarak tekrar iskeleye yöneldim. Beşiktaş'ın dar sokaklarında ilerlerken küçük kapılı pasajın yanından geçiyordum ki biri kolumdan tuttuğu gibi içeriye çekti. Ağzım kapatılmamıştı. Yıldız değil de bir başkası olsaydı bağırmamdan korkacağı için ilk iş ağzımı kapatmak olurdu ama yine de tedbirli davranarak adamın kıllı koluna yapıştığım gibi geriye büktüm.
"Efendim. Sizi bekliyorlar." Baskıyı arttırarak kolu daha çok kırdığımda sihirli kelimeyi söyledi. "Truva." Kolu bıraktığım gibi adamı kendime çevirdim.
"Neredeler?" Şok olmuştum çünkü benimle görüşmek isteyenler Yıldız değildi. Ya Çağrı dayım ya da Kemal dedemdi. Başıyla yukarıyı işaret etti. Hızlı adımlarla yukarı çıkmaya başladık. İki kat yukarıdaki dairenin kapısına tıkladı ve çok süre geçmeden kapı açıldı. Boş daire küf kokuyordu. Çıkan kiracının buraya pekte iyi davrandığı söylenemezdi.
"Dayı." Dedim. Dudaklarımdan resmen inler şekilde çıkmıştı. Onu görmek gardımın düşmesini sağlamıştı. Boynuna atlarken sertçe çarpıştık. "Dayı. Dayı. Dayı." Bu iyi ki geldin demek oluyordu. Saçlarımı okşamaya başlayan Çağrı dayımın dudaklarından beni sakinleştirmek için
"Şişşt." Dediğini duyuyordum.
"Ne oldu sana küçüğüm." Duyduğum sesle arkamı döndüm. Dedem de buradaydı. Gelmesine çok sevinmiştim evet. Ama durum bu değildi. Başka bir zaman olsa ikisini bir arada imkansız göremezdim. "Bizi gördüğüne sevinmedin mi?" Benden önce davranarak sarıldı. Sırtımı sıvazlamaya başlamıştı.
"Kötü şeyler oluyor." İkisinden de bir adım uzaklaştım. "Evet. Kötü şeyler oluyor. Durumun fenalığının farkında mısınız?" Başını salladılar. İlk sözü alan dayım oldu.
"Bildiğin ya da tahmin ettiğin gibi değil Alessia." Adımı duyunca ciğerlerimdeki hava yukarıya doğru çıkarak soluk boruma geldi. "Hare ve Dante seni harcar mı? Senin can güvenliğin için ne kadar çok uğraştılar. Sana kavuşmak için neler yaptılar ve çok az kaldı bebeğim."
"Benim hasretime dayanamayarak iki çocuk daha doğurmuş. Demek ki yerim dolabiliyormuş dayı. Ne zaman oldu bu? Yeni mi? Kızlar mı?"
"İkisi de erkek. Yeni değiller ve kimse senin yerini doldurmadı Alessia. Senden önce ben gebertirdim onları. Durum biraz farklı. Agah izin almaya çalışıyor. Sana en kısa sürede anlatacak. Sadece şunu bil. Onlar senden daha kötü durumdalar. Senin dört senen geçti ailenle. Oğlanlar bir gün dahi görmediler anne babalarını. Hepiniz aynı anda buluşacaksınız kızım ve buna çok az kaldı." Bu duyduklarım kafamı daha çok karıştırmıştı. Doğurup onları da mı göndermişti? Annem bana bile hamile kalmak istemezken bu nasıl olmuştu?
İkisiyle de uzun uzun konuştuk. Seth'e gitmekten vazgeçirmişlerdi beni. İstanbul'a bir iş için geldiklerini söylediler. Ben dosyayı görünce de yanıma Agah göndermişti. Tüm riskleri göze almışlardı üstelik. Takip edilmediklerini düşünüyorlardı ama işin içinde annem varsa her şey mümkün olabilirdi. Onlardan önce aşağıya indiğimde binanın yakın yerlerinde ailemin korumalarıyla karşılaştım. Dört bir koldan beni arıyor gibi duruyordu. İşin içinden çıkamıyordum. Gerçekleri öğrenene kadar da çıkamacağımı biliyordum. En güçsüz olduğum anlardan birini yaşıyordum sanırım. İlk defa yukarıya yürüyecek takatim yoktu ve bu bana hiç yakışmıyordu. Dolmuş sırasına girdiğimde kulağımın dibinde duyduğum sesle irkildim.
"Tesadüflere inandıracaksın beni Çingene kızı." Bu yıkık halimi görse miydi? Yoksa kendimi saklasa mıydım? Hafif bir tebessümle arkamı döndüm. Elleri pantolonun cebinde iri bedeniyle bana bakıyordu. Benim kırılacak gibi olduğumu düşünmesi normaldi.
"Sana bir şey söyleyeyim mi?" Başını salladı. "Ben de tesadüflere inanmam ama bu durum." Kollarımı iki yana açtım. Yeni gelen dolmuşa binen insanlar yüzünden sıra ilerlemişti. Arkamdaki kişiler homurdanınca kolumdan tutarak hafifçe beni kenara çekti.
"Tanrı görüşmemizi istiyor demek ki." Yapma Owen. Sen bu değilsin demek istedim ama sustum. Yüzümdeki buruk gülümsemeye parmaklarını uzattı. "Neyin var senin?" Dudaklarımı büzüp yok bir şeyim desem de inanmamıştı. Beni tanıyıp tanımamasına gerek yoktu. Dışarıdan bariz belliydi durumum. "Biraz kafanı dağıtmak ister misin?"terkedilmişlik hissim içimdeyken Owen'a bile sığınamazdım. Onu kendim için kullanıyordum. Elde etmek istiyordum. Yıldız ajanlarından hiçbir farkın yoktu benim. Lanet olsun Nadia sana.
"Aklındakini söylersen belki." Dedim. Gülümsedi. Seksi tavırları beni dünyadan soyutluyordu ama şu an... "Burada işin mi vardı?" Etrafıma bakındım. Onlardan kimse yoktu. Başını sallarken o da çevresine baktı.
"Evet. Çarşıdaydım. Seni görünce peşine takıldım." Demek o da dedemi, dayımı ve dolayısıyla beni arayan takımdaydı. Alenen Alessia'yı bilmeseler de bizimkilerin kimlerle görüştüğünü bilmek için görevlendirilmişlerdi. Hala aklımda aynı sorular vardı. Owen kimin tarafındaydı? "Bir şey demedin? Gidelim mi?" Söyleyeceklerimi toparlayarak konuşmaya başladım.
"Bu gece beni görmezden gelebilirsin. Çok neşeli olduğum söylenemez. Seni de bunaltmayayım." Omzuma koyduğu eliyle baskısını arttırdı. Cebinden telefonunu çıkartarak İtalyanca konuşmaya başladı.
"Motoru getirin." Karada giden mi yoksa denizde giden miydi bu motor? Ona aynı tonda bakarken telefonu kapatmasını bekledim. "Üzerindeki kötü enerjini atabileceğin bir aktiviteye var mısın?"
"Korkmam gerekiyor mu?" Başını sağa sola çıtlatarak kesinlikle korkmam gerektiği sinyallerini vermişti. Birkaç dakika sonra caddeye gelen BMW motorun yanına doğru ilerlemeye başladı. Onun yanında olarak ben de takip ettim. Güzel motordu da Owen'ın motor merakı yoktu ki? Var mıydı? Adam kafasındaki kaskı Owen'a uzatırken ufak bagajından bir kask daha çıkarttı ve bana uzattı.
"Motor sevdalısı değilim korkma. Sadece en mutsuz anlarımda bununla dolaşmak beni kendime getiriyor." Başımı salladım. Kendi kaskını oturma yerine koyarak elimdeki kaskı başıma geçirdi ve bir bebekle ilgilenir gibi kilidini taktı. "Bakma öyle. Benim de çok iyi günümde olduğum söylenemez." Yüzündeki sahte ifadeyi silerek benim gibi oldu. Demek ki neymiş? Owen'da çok güzel insan kandırıyormuş. Bravo Hare Akıncı...
Motora ilk Owen binmişti. Arkasından eteğime dikkat ederek ben bindim. Parmaklarımı göğsüne doğru sarmadan önce eteği düzelte bildiğim kadar düzelttim ama ne yaparsam yapayım bir yere kadar kapanabiliyordu. Yavaşça motora ses vererek olduğumuz yerden ayrıldık. Hızlı gitmiyordu. Bunun şimdilik olduğunu Şile yoluna girince anlamıştım. Arabalar ve insanlar azaldıkça hızımızda artmaya başlamıştı. Bu motorun üzerinde kaza yaparsak yaşama olsalığımız azdı. Hızımızdan dolayıydı bu da. Başını geriye attı ama gözlerini yoldan ayırmadan bağırdı.
"Korkmuyor musun?" Narin Nadia. Anlamı Umut olan... Bir tek canım vardı. Korkmazdı bizim gibiler. Zaten yeterince ölüydük.
"Çoook." Diye bağırdım ben de ama dalga geçtiğimi biliyordu. Yavaşlayarak girebileceği ilk cebe girdi ve durdu. Ben oturduğum yerde dururken motordan aşağıya indi. Gözleri bir anlığına bacaklarıma kaydı. Parmaklarını değdirdiğinde istemsizce yine nefesimi tuttum.
"Buz gibi olmuşlar." Bu kadar rüzgara normaldi. Dokunmadan da bunu bilirdi ama her fırsatta bana dokunmaya çalışıyordu.
"Dönelim mi?" Elini çekerek bir şey demeden yerini aldı. Bu sefer ona daha sıkı sarılarak başımı sırtına yasladım. Kafamdaki koca kasktan dolayı temasını duyamasam da rüzgar kokusunu ciğerlerime doldurmaya yetmişti. Kokusu bile beni benden alıyordu. Boğaz köprüsünü geçerken göğsündeki elimi kasıklarına doğru indirdim. Bu hareketimle beraber bedenindeki kasların gerilmesini hissettim. Saat bir hayli geç olmuştu. Beşiktaş gündüz ki kalabalıklığını kaybetmişti. Kenara çekince beni burada bırakacağını düşünmüştüm.
"Kullanmayı biliyordun değil mi?" O gece söylemiştim. İçerken. Unutmamıştı. Bu yüzden mi benimle motora binmişti.
"Böyle güzel bir parça kullanmadım ama." O yerinden inince kalçamı kaydırıp öne yaklaştım. Şimdi arkamda olan oydu.
"Bir dakika." Diyerek bagajından bir ceket çıkarttı. Bacaklarımı örterek kol kısımlarını belimde bağladı. "Arkada otururken sıkıntı yoktu ama ama şimdi... Neyse böyle daha iyi." Amacı sadece bir yerlerimin görünmesini önlemek sanmıştım başta. Ve tabiki de Owen'a yalan söylemiştim. Bundan çok daha iyi motorlara binmiştim. Ah Nadia. Tanrı seni affedebilecek mi acaba? Temkinli bir şekilde yol almaya başladığımda elleri çaktırmadan bedenimde harekete geçti. Yavaş gittiğimiz için sesimi ona duyurabiliyordum.
"Owen." Dememle ellerini çekerek başındaki kaskı çıkardı. Aynadan kaskı bagaja koyduğunu gördüğümde durmayacağını hissettim. Benim sabır sınırıma dayanacaktı birazdan yapacakları. Bir elini bacağıma atarak ceketin altına sokarken diğer eli göğsüme yönelmişti. Sıcak nefesi kulağıma ulaştı.
"Üzgün halinle ne kadar seksisin. Bunun farkında bile olmaman çok acı çingene kızı." Aman Tanrım direksiyon hakimiyetini kaybedebilirdim. Hızımı yükseltmeye başlamıştım.
"İnsanlar bizi görebilir."
"İnsanlar kimin umurunda acaba? Gevşemeye ihtiyacın var. Daha çok germe kendini." Germe mi? Üzerimde dolaşan elleri bile kaslarımı harekete geçirirken kadınlığıma dokunmaya başlayan parmakları sayesinde gözlerimi kapatabilirdim. "Sakince kullan." Tangamın kenarından ıslaklığıma ulaşan adam "Her daim hazır olmanada bayılıyorum." Nefes alışlarım hızlanmıştı. Etrafta kimse yoktu ama meydana yaklaştıkça kalabalık gruplar çoğalacaktı. Adını bile görmediğim sokağa daldım.
"Owen." Diye inledim bir parmağı içime girerken. İstanbul'un bozuk sokaklarında ilerlerken parmağının hızını arttırmıştı.
"Hissediyor musun küçük çingene kızı?" Kendisini daha fazla kaydırınca sırtımdaki erkekliğinin atışlarını bile hissetmeye başlamıştım.
"Owen dur." Kimsenin olmadığı daha çok hanların olduğu ama şu an kapalı olan karanlık sokakta sağa çektim. Nefes alamıyordum. Ellerim titreyerek kaskı çıkarttım. Elimden düşen kask parke taşta yankılandı.
"İstiyor musun?" Parmaklarını içimde oynatırken kalçamı öne doğru ittim.
"Evet." Terden ıslanmış saçlarım yüzüme yapışmıştı. Başımı geriye çevirdim. Dudaklarının tadını istiyordum. Hayatımın en güzel yanı olacaksın adam.
"Öpüşmek istiyorsun?" Başımı salladım. O konuştukça daha fazla ıslanıyordum. Bunu daha öncede tecrübe etmiştim. "Bugün seni öpmeyeceğim." Sol göğüs ucumu parmakları arasında ezerken zevk dalgaları tüm hücrelerime yayılmıştı. Artık zaman mekan kavramım yoktu. Elinin üzerine elimi koyarak daha çok bastırdım. Bedenim geriye doğru sarsıldı.
"Owen." Son kez adı dudaklarımdan dökülürken boşalmanın etkisiyle bir anda bitkin düşmüştüm. "Yüce İsa bana neler yapıyorsun öyle?" Nefes nefeseydim. O da benim gibiydi. Parmaklarını çekerek bacağıma koydu. Başım göğsüne yaslıydı. Başımın üzerine bir öpücük bırakarak,
"Sana daha farklı şeyler de yapmak istiyorum küçük ve bunun için kendimi zor tutuyorum." dedi. Bana olan çekimi sadece cinsellik miydi? Bunu şimdilik bilemeyecektim. Bir süre daha bu şekilde kaldıktan sonra yerlerimizi değişerek evimin önüne geldik. Çantamdan anahtarımı çıkarttığım esnada adımı seslendi. "Telefon numaranı almamda bir sakınca var mı?" Bu u dönüşünün sebebi neydi? Çağrı dayımlar ile olduğum anlaşılmış mıydı? Bu yüzden mi yakınlaşıyordu? İki gram aklım kalmıştı bugün. Arkamdan dönen dolapları düşünemiyordum.
"Sürekli rahatsız etmezsin umarım." İki basamağıda inerek telefonunu elinden aldım. Kendimi çingene kızı olarak kaydederek arama tuşuna bastım. Yukarından bakışları tenimi delerken çantamdan telefonumun zil sesi yükseldi.
"Kendine dikkat et." Vedanın ardından eve girdim. Bizimkiler evde yoktu. Bu durum işime gelmişti. Antreman kıyafetlerimi giyinerek kendimi alt kattaki spor odasına attım. Müziği açarak önce ısınma haraketlerini yaptım ardından aynanın önündeki bara tutunarak bir saate yakın çalıştım. Vücudum artık isyan veriyordu. Ağrılarım en üst seviyedeydi ama buna rağmen dimdik durabiliyordum.
Odama çıkıp duşumu aldım. Üzerimi giyinirken kapının sesini duydum. Bizimkiler kim bilir nereden gelmişlerdi. Kulaklıklarımı takarak gözlerimi kapattım. Meditasyon şu gibi durumlarda benim kurtarıcım oluyordu. Başka bir sıkıntı olsa gözlerimi kapattığım an giderdi ama konu ailem olunca bu durum değişiyordu.
Sabaha kadar dönüp durmuştum. Buna rağmen dinlenmiş uyandım. Bugün okuldan sonra Numan ile beraber sokak dansı yapacaktık. Jilet Hamdullah organize etmişti. Tabi Cihangir'in görebileceği bir yerde olacaktık. Sabah sporumu yaptıktan sonra etek ve ipli badimi giyindim. Telefonuma gelen bildirime bakarken eşyalarımı toparladım.
**Büyük gün. Sıkıntı yapma. Her şey düzelecek.
Agah abi mesaj atmıştı. Sıkıntı yapılmayacak gibi değildi ki. Evet biraz daha iyiydim. Daha doğrusu artık mantıklı düşünebiliyordum. Yine de bu durumu hazmedemeyecektim.
++Elimden geleni yapacağım. Görev yerimi değiştirmek istediğimi söyledin mi?
Cevap gecikmemişti. Onlardan ayrılamayacağımı biliyordum ama inadım inattı.
**İşin bitince gel konuşacağız.
Anlatmak için izin almış olmalıydı. Görevden ziyade bu durum beni daha fazla heyecanlandırmıştı. Dolapdere yokuşunu hızla tırmanırken yanımdan geçen araçta Yekta'yı gördüm. O da beni görmüş olmalıydı ki az ilerimde araç durdu. O inene kadar görmezden gelerek ilerlemeye devam ettim.
"Nadia?" Adımı seslenince durdum. Çantamın kulbunu sıkıca tutarak bekledim. Arkamı bile dönmemiştim. "Neden beni görmezden geliyorsun?" Bir sürü sebebim vardı. Agah ona karşı temkinli olmamı söylerken yakın takibe almamı istemişti.
"Bir sorun mu var komiser?" Sahte bir gülümseme daha. İçimdeki kuşkular bu adamla konuştukça azalıyordu. Samimiydi ve bu içten duruşunu neye borçluyduk? Gerçekten saf mıydı bu adam? Benden etkilenmiş olabilir miydi?
"Sorun büyük Nadia. Seninle konuşmamız lazım." Kolumdaki saati göstererek,
"Vaktim az. Çabuk olursan." Dedim. Aynı zamanda yürümeye de başlamıştık. Nasıl konuya gireceğini bilemez haldeydi.
"Takıldığın o adam varya." En sonunda bu cümleyi kurabilmişti ve Owen'dan bahsettiği aşikardı. Surat ifadem soğurken yüzüne baktım.
"Ne olmuş ona?"
"Nadia seninle kısa da olsa bir hukukumuz oldu. O kişi hiç sana göre değil. İki kere İstiklal'de gördüm sizi. Sana zarar verecek. Onları tanımıyorsun." Ona cevap vermediğimi görünce umutsuzca devam etti. "Safsın sen. Kötü anlamda demiyorum. Seni korumak istiyorum. Beni dinlersen zararlı çıkmazsın. Aksine kazançlı olursun." Ailem hakkında konuşması hoşuma gitmemişti ama ona çaktıracak değildim. Üstüne üstlük benim saf olduğumu da düşünüyordu. Bu konuşmaları duyan Yuva acaba ne düşünecekti. Ses tonundaki analiz bile önemliydi bizim için.
"Beni uyardığın için teşekkür ederim komiser ama kendi kararlarımı kedim verebilirim. Bu konuda beni uyarmana ihtiyacım yok." Daha fazla konuşmak istemiyordum. Koluma attığı eliyle önce koluma sonra ona baktım. Bu bakışımla benden bir adım uzaklaşmıştı.
"Müsait anında bir kahve içelim mi?" Gözlerimi kısarak tartmaya çalıştım.
"Olur. Zaten buralardasın. Erken geldiğim bir akşam kahve içeriz. Şimdi müsadeni isteyeceğim. Görüşürüz komiser." Tamam dediğim için bırakmıştı beni. Yüzü güleç halde onu arkamda bırakarak okula geçtim. Yol boyunca Mirza ile mesajlaşmıştım. Yekta konusunda bir gelişme yoktu. Adam temizdi. Agah kahve isteğine olumlu cevap vermemi hoş bulmuştu. Evine giderek araştırma yapmamı istiyorlardı.
Engin hocanın bizi perte çıkartan programı bitince fakülteden ayrıldım. Numan ve Jilet kapıda bekliyorlardı. Bebeğe gidecektik. Sırf benim için bu yakaya geçmişlerdi. Daha saatimiz vardı. Bu yüzden sahilde bir çay içmek için oturduk. Telefonuma peş peşe iki mesaj geldi bu sırada. Biri Owen biri Agah'tı.
**Yarın akşam plan yapma.
Owen'ın mesajıyla yüzümde gülümseme oluşurken Agah'ın kiyle bu silinmişti.
++Pellegriniler Emirgan'da. İstiklal'e gelebilirler. Dikkatli ol. Akşam ki konuşmamızı yapmadan bir hata yapma kızım. Hepimizin göz bebeğisin. Dünyanın en aptal insanı da olsaydın bu böyle olacaktı. Sakın unutma. Sakın.