2'- İş Birliği

3163 Kelimeler
📍Bu kitapta okuduğunuz her şey hayal ürünüdür. Gerçek hayatta ki kişi ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur... Askerlere şifacı olduğunu söyleyip çadıra gidebilmişti. İçeriye girişinden başını kaldırdı yüzbaşı. Günyeli başına çektiği şalı yavaşça geriye doğru çekerek başından aldı. Kolunun üstünde topladığı şalı boş bir yatağın üstüne koydu. "İyi misin?" diye sordu buz gibi bir sesle. "Ağrım var." "Tamam." Yüzbaşı dün nasılsa, yine aynısı gibi görüyordu onu. Buz gibi bir ses, duvar gibi yüz, hevessiz koşturmaca. Mutsuz olduğu bile anlaşılmaz bir maske vardı yüzünde. "Yemek yedin mi?" "Verdiler." Başını salladı. Bir ağrı kesici iğneyle yanına gitti. "Döndürelim seni." "Kendim yaparım" dediğinde uzattığı ellerine engel oldu kadının. Günyeli iğneyi yapmak için pozisyon alırken yüzbaşı güçlükle de olsa dönebilmişti. Halen yara olan poposundan yaptı iğneyi. Eli hafifti. "Seni giydirelim sonra biraz yürüyelim." Yüzbaşı itaatle yaptı dediğini. Askerlerin getirdiği temiz kıyafetleri giymesine yardım etmesini istemedi. "Arkanı dön şifacı." Günyeli de onun sözünü dinliyordu. "Neden diye sormadın?" dedi çamaşırını giyerken. "Neden bu kadar asker var demiyorsun." "Üstüme vazife olmayan işlere burnumu sokmam yüzbaşı." "Ama -" "Bilmek istemiyorum." Eşofmanını giyerken bir ufak zorlanmıştı. Günyeli ona dönerek önünde çöktü. Eşofmanın diğer ayağını giydirip yaralarını acıtmadan beline çekti. Yüzbaşı ayakta dururken başı hafiften döndü. Tişörtü aldı sonra eline, onu başından geçirirken yüzbaşı kadının ifadesiz yüzünü seyre durdu. Mavi gözleri bir kez olsun gözlerine değmedi ama kollarını kaldırarak kadının işini kolaylaştırmıştı. "Sana söylemekte sakınca görmüyorum." "Bilmek istemiyorum dedim." Sesinin düzeyi bile değişmiyordu. Kızıyor mu? Yoksa başka bir şey mi var asla anlaşılmıyordu. Üstüne alacağı bir şey aradı ama bulamadı. Kendi şalını alarak adamın önünde durdu. Şalı arkasına tutup diğer kolunu yanından uzatıp şalı üstüne serdi. " Koluma gir" dediğinde hiç ikiletmedi yüzbaşı. Böylece usul usul yürüyerek çıktılar çadırdan. Sonbahar güneşi tepeye yükseltmek için zamanı geride bırakıyordu. Geniş alanda yürümeye başladılar. "Sana bir sır vereceğim yüzbaşı." Başını salladı. Yürümek işkence olduğunda ağırlığını kendinde tutmakta güçlük çekiyordu. "Benim babam" dedi söze girerek. Yüzbaşı kadına döndü ama kadının gözleri uzaklara bakıyordu. "Onurlu bir askerdi." Yüzbaşının kaşları kalktı ama Günyeli de mimik oynamadı. "Ömrü boyunca vatanı için savaştı." Hafif bir rüzgar çıktı. Ilık ılık esiyor, kayalıklardan bir uğultu yükseliyordu. "Onu göremediğim günler olurdu, yalnız kaldığım günler." Geri döndüler. Ufak ufak yürüyorlardı. "Bir gün beni aldı evden. Birlikte karakola gidiyorduk, işleri vardı ama biraz hastaydım ondan yalnız bırakamadı beni." Derin bir nefes aldı Günyeli. Sonra elini başının üstünden geçirerek saçlarını sağ omuzunda topladı, yüzbaşı solundaydı ve boynundan esen kokuyu duyunca başını çevirdi. " Teröristler yolumuzu kesti. O ömür boyu vatanını koruyan adam o gün orada beni koruyordu. Bir sürü adam, hepsinin elinde koca koca silahlar. Hepsinin yüzünü gördüm. Babamı orada vurdular." Bir hikaye anlatıyordu ama asla sesi titremiyordu. Yüzbaşı tekrar kadına baktı. Bu sırada iki kütük üstüne konulmuş tahtanın üstüne oturdular. Günyeli ellerini kucağında birleştirdi. Hâlâ uzaklara bakıyordu. " Hemde hiç acımadan." Yaralarının acısından yüzünü buruşturdu yüzbaşı ama Günyeli babasının ölümünü anlatırken gözü bile dolmadı. "Bir mezar açtılar, sonra gömdüler." "Sen ne yapıyordun?" "Sonra bir adam geldi." Sorusunu duymamış gibi yaptı. "Beni gördü. Onlar için tehlikeydim, o da beni evine götürdü. İyi bir adam olduğunu, beni koruduğunu söyledi her gün. Kimseye söylemememi, eğer söylersem beni de öldüreceklerini söyledi. On beş yaşımdaydım. İki sene evinde kaldım, kalmak zorunda kaldım. Gidecek yerim yoktu, babam ölmüştü ama kayıp dediler. Çünkü konuşamıyordum, anlatamıyordum. On yedi yaşımda o adam beni oğluna gelin aldı "diyerek alyansını çıkardı parmağından, onu yüzbaşına göstermek kaldırdı. " Sade bir alyansla, imam nikahıyla artık oğlunun karısı olmuştum" diyerek başını çevirerek adamın gözlerine baktı. "Asker kızı olduğum ortaya çıkmasın diye resmi dairelere gidemem. Adım kayıtlara geçmesin, asker peşime düşmesin diye." Mavileri koyulaşmış, ortasında kocaman bir kuyu açılmıştı. "Sen hiç kimsesiz kaldın mı yüzbaşı? Sen hiç çaresizlik nedir bildin mi?" Başını belli belirsiz iki yana salladı yüzbaşı. "Ben bildim. Yaşım yirmi beş, ben hâlâ çaresizliği bilirim." Yüzüğü parmağına geri taktı. "Bir gün çok hastalandı ağa" dedi kayınpederinin son halini hatırlayarak. "Küçük yaştan beri meraklıydım otlara, onlarla bir şeyler yapmayı babamı bitmeyen görevlerinden dönmesini beklerken öğrendim." Yüzünü çevirip yine uzaklara baktı. Elini saçına götürüp yüzüne gelen kısmı kulağının arkasına sıkıştırdı. Sonra garip bir şekilde parmak uçlarıyla yüzüne dokundu. Yüzbaşı kaşlarını çattı. " Bir ot vardı. Onu kaynatıp içersen ölürsün. " " Dur! "dedi yüzbaşı." Duymak istemiyorum. " " Sana bir sır vereceğim yüzbaşı. Sende bu sırrı bana karşı kullanacak, ne istersen yaptıracaksın. " " İstemem. " " İstersin yüzbaşı. Onu öldürdüm. " Yüzbaşı hırsla gözlerini yumdu. " Şimdi beni tutuklat, at zindana gitsin." " Sus artık. " " Her şeyimi iste vereyim, benim pek bir şeyim yoktur. Otlarım, merhemlerim, o kadar ama senin elinde bana dair bir sır var. Yakıcı bir sır. Bununla bana şantaj yapabilir, istediğin her şeyi öğrenebilirsin. " " Bir daha buraya gelme "dedi ayağa kalkarken. Günyeli ayağa kalkarak adamın kolunu tuttu. " Mahzun sizin burada ne işiniz olduğunu bilmek istiyor. Eğer ona bir şeyler söylemezsem beni ölmekten beter eder. Ben ölmek isterim yüzbaşı, sürünmek değil. " " Bu yaptığın bencillik. " "Size ihanet mi etmemi isterdin?" "Bana katil olduğunu söyleyemezsin!" "Onlar benim asker babama kıydı." "Yine de yolu bu değil." "Sen karar vereceksin yüzbaşı. Bu sır artık sende. Ne yapacağını düşün." "Git buradan." "Kendim istediğimde giderim." Adamı berbat bir halde bırakıp kazanın başına gitti. Yapacağı merhem için ateşi harlayıp küçük kazanı suyla doldurdu. Onu ateşin üstüne koyup içeriye bıraktığı otlarını aldı. Yüzbaşını bir çıkmaza sokmuştu. Şimdi haftalardır onu iyi etmek için çabalayan kadını tutulayacak mıydı? O kötü bir insan olsaydı bu kadar uğraşır mıydı? Ne yapmalıydı? İçine bir öküz oturmuştu. Yattığı yerde acılar içindeydi. Yaraları daha fazla acıyordu artık. Ant içmişti bu mesleğe girerken, o ne olacaktı? Saatler geçip gitti. Günyeli çadıra girdi. "Merhem süreceğim. Soyun." "İstemiyorum." "Sana isteyip istemediğini sormadın yüzbaşı. Seni iyi edeceğim. Kalk şimdi." "Git buradan şifacı, senin yardımına ihtiyacım yok benim." "Sen bilirsin" deyip merhemi küçük dolabın üstüne bıraktı. Şalını alarak üstüne örttü. "Benim babam onurlu bir askerdi, size zarar gelsin istemem yüzbaşı. Ben kötü biri değilim." Kadına inanmayı istemedi, inandı. Kadın gitmek için döndüğünde içinde bir şeyler koptu. "Yaralı olanın yüzbaşı olduğunu" deyince durdu Günyeli. "Askerlerin bu yüzden burada olduğunu söyle. İyileşince gideceğimi de." Başımı çevirip adamın yüzüne baktı. Sonra başını sallayarak yürüyüp çıktı. Ardından da konağa gitmek için kahyaya söyledi onu bırakmasını. Konağa geldiğinde yollarını bekleyen adam indi avludan. Destursuz daldı kadının odasına. "Ne yaptın?" "Öğrendim." "Neymiş?" "Köylü yaralı bir adam getirmişti ya, o yüzbaşıymış meğer. Asker o yüzden gelmiş. Adam iyileşince gidecekler." "Bu kadar mı?" "Hı hı." "Tamam. Artık orada işin yok." "Mahzun benim işim o. Para kazanıyorum." "Başka iş bul kendine." Dengesizdi ama Günyeli son derece akıllı bir kadındı. "Yarın aşiret düğünü var, yanımda olacaksın." "Benimle gitmene gerek yok artık." "Seni görmek istiyorlar." Bunun da böyle olacağını biliyordu Günyeli. Kolay kolay bırakamazdı Hanımağalığı. Reyhan sadece çocuk için alınmış bir gelindi ama Günyeli aşiretin göz bebeğiydi. Hiç sıcak bir tavrı yoktu ama herkesin her şeyine koşardı. Günyeli sadece bir isim değildi. Kapı pat diye açıldı. Kapıda Reyhan vardı. Onları karşılıklı dururken gördü. "Destur" dedi Mahzun. "Senin burada olduğunu bilmiyordum ağam. Günyeli biraz halsizim" dedi kıskançlık yapmıyormuş gibi. "Yüklüsün çünkü" dedi Günyeli hiç sakınmadan. "Ne?" dedi Mahzun. "Valla" dedi Reyhan. İşte şimdi amacına hizmet eden bir şey oldu. "Nerden anladın?" dedi Mahzun. "Sürekli uyukluyor, yemek kokusuna yüzünü buruşturuyor ama yıllardır açmış gibi yiyor. Yüzünün rengi değişti, bir de çok hızlı kilo alıyor. Hayırlı olsun ağa, baba oluyorsun" dedi bu haberi verirken bile duvar gibi ifadesiyle. Sonra sevinç dolu sesler, silah sesleri, büyük hanımın methiyeleri derken konakta bebek heyecanı yeşerdi. Ne yazık ki bu heyecan dokuz ayın sonunda sönüp gidecekti. Bunu kimse bilmiyordu, Günyeli bile. Kuş sesleriyle kafasını kaldırdı Günyeli. Kalan son kırlangıçlardı onlar. Gidiyorlardı eylülle birlikte. Olduğu yerde dönerek takip etti onları. Kırlangıç sadakat ve özgürlük demekti. Uzun zaman sonra ilk defa görüyordu. Yüzü yumuşadı kısa bir an, onlar öyle güzeldi ki. Konakta sesler bir hayli geç kesildi. Herkes odasına geçtiğinde Günyeli yine gece bekçisiydi. Ertesi gün yine eline bir parça börek alarak çıkmaya hazırlanıyordu. "Nereye?" diye sordu Mahzun yukarıdan. "Dereye." Başını salladı adam. Günyeli konaktan çıktı. Dereye doğru yürürken işine gücüne gidenler baş selamı veriyordu. Yanında duran traktörden seslendi Berat. "Sabah şeriflerin hayır oldum Hanımağa." "Sağ ol senin de." "Götüreyim." Başını sallayarak adamın elini tutarak yanına çıktı, sonra oturdu. Traktörün gürültülü sesiyle yol alıyorlardı. Rüzgar sertti bu sabah, hava da kapalı. Yağmur yağacaktı ama henüz değil. Berat yine kafasını sallıyordu, kim içinden hangi arabesk söylüyordu. Böyle efkarlı salladığına göre İbrahim tatlıses bas bas bağırıyordu içinde. "Söyle söyle çekinme" dediğinde Berat güldü. "Yanında kasılıp duramam kusura bakma." Günyeli de onu diyordu zaten. Berat söylüyordu ama asla duyulmuyordu. Dereye indiler. Berat römorke taş yüklüyor, Günyeli dere kenarında yetişen yabani otlardan topluyordu. "Çok sevipte taptığımız. Başlara taç yaptığımız. Gerçek olan bir tanrımız gerisinin hepsi yalan" diye söylemeye devam ediyordu Berat. Çok dertliydi o. Sevdiği başkasına varalı beri böyle. Bir gün başka yar bulacak kendine her insan gibi ama şimdi böyle. Zaman su gibi akıp giderken Berat Hanımağa'yla ekmeğini bölüştü. Oturdular akan suyu izliyorlardı. Aralarında epeyce mesafe vardı. Pek konuşkan bir Hanımağa değildi o, o yüzden onunla muhabbet etmek zordu. Bu yüzden kimse yeltenmez bile. Derenin karşısında, hemen kenarında ki ağaçlar hışır hışırdı. Yaprak dökümü mevsiminde dinlenen seslerin huzur vermediğini kimse söylemezdi. Sonra Günyeli başka otlar aramaya, Berat taş yüklemeye devam etti. Dönüş yolunu yine birlikte tuttular. Kadını konağa kadar getirdi. "Sağ olasın." "Allah'a emanet ol Hanımağam." "Sende." Kapıdan içeriye girdiğinde zaten havasından geçilmeyen Reyhan, aynı edayla geldi yanına. "Anam ebeyi çağıracak. Gebe olduğum için." "Hemen oranı kurcalatırsan bebek düşer Reyhan." "Allah korusun de hayırsız." "Ona göre işte. Bende yaparım onun yapacağını ama şimdi değil. İki ay olmadan el değdirme." "Üf iyi. Başım dönüyor benim." "Git yat o zaman. Fıldır fıldır dönme ortalıkta." "Sana da hiçbir şey söylenmiyor." "Söyleme, mecbur musun? Çekil ayağımın altından." Reyhan'ın havası da, nazı da onun yanında hiçbir şeydi. Sanki olurmuş gibi ondan da ilgi bekliyordu. Böylece istediği gibi zehir edecekti ona bu konağı da işte olmuyordu. Odasına girip bir köşede otları demet demet istiflemeye koyuldu eski bir örtünün üstünde. Acaba yüzbaşı ne yapıyordu? Merhemi sürdürseydi bari. Böyle yaralar kuruyor, hareketlerini kısıtlıyordu. Bir an önce iyi olmasını istiyordu. Hiçbir askere kıyamazdı Günyeli. Hepsi iyi olsundu. Oraya gitmenin bir yolu olsaydı keşke. Mahzun'u kızdırmasa iyi olurdu. Elbet bir yolunu bulurdu. Odadan çıkıp giriş avlusunun bir köşesinde ki kazan yerine ateş yaktı. Oraya otları için bir kazan koydu, hortumu çekip içini doldurdu suyla. Ateşi harlıyor, suyu kaynatıyor içinde çeşit çeşit ot atıp karıştırıyordu. "Günyeli, bacaklarım ağrıyor Allah'ın cezası. Hiç baktığın yok anana." Onun da hiç baktığı yok kadına bir yeri ağrımasa. "Merhem süresene ana." "Bitti o." "Ne çabuk bitti, yeni ettim ya onu." "Bitti işte." "Yaparım yine." İşine devam ediyor, yeni bir şey üstüne çalışıyordu. Mahzun gelmişti eve. Kimsenin onu karşılamadığını görünce sinirlendi. "Eve koca mı girdi, köpek mi girdi belli değil." Saçlarımı omzunun üstünde arkaya atarak doğruldu Günyeli. "Hoş geldin." "Ne hoş buldum sorma. Ne yapıyorsun sen? Düğüne gideceğiz." "Uzun değil işim. Soğumaya bırakacağım zaten." "Hoş geldin ağam" diyerek geldi Reyhan. Adamın ceketini aldı, sonra birlikte yukarı avluya çıktı. "Çay verin bana." Günyeli fokur fokur kanayan kazanı iki kulpundan tutup kenara indirdi. Üstünü kapayıp soğumaya bıraktı. Bu sırada dağıttığı yeri toplamaya başladı. Mahzun avlunun kenarında onu izliyordu. Bir insan nasıl bu kadar ifadesiz olabilirdi? Nasıl da dünya umurumda değil derdi tavırları? Oysa birinin yardıma ihtiyacı olsa en önden giderdi ama sorsan duygusuz olduğunu söyler. Arkası dönük kadının kalçalarına bakıyordu. Artık dokunmadan yapamazdı. Bu yüzden ona dokunacağı bir şeyler olmalıydı. Hanımağa olması gibi. Eteklerini toplayıp yere çöken kadının sırtını izledi. Onu çıplak hayal etmekten alıkoyamıyordu kendini. Günyeli temiz bir kadındı, kokusu güzeldi. Bir hep insanın içinin çekilmesine sebep olan hareketleri vardı. Onu gülerek hiç görmedi, keza ağlarken sadece gözlerinden yaş akar, ifadesi hiç bozulmazdı. Babası Günyeli'yi ona gelin ederken o senin demişti. Doğru kullan! Radyoda en sevdiği olduğunu tahmin ettiği ses duyulunca kalıp radyonun sesini açtı Günyeli. Barış Manço, hal hal çalıyordu. Eline çalı süpürgesini alıp yerleri süpürürken ifadesi yumuşadı. Bu Mahzun'un en hoşuna giden anlardan biriydi. Şimdi gülecek diye geçiriyordu içinden ama asla yapmıyordu bunu. Gülünce nasıl olduğunu merak ediyordu. Her şeyi yerli yerine koyup radyosunu da alarak odasına çekildi. Mahzun da ayrıldı dikildiği yerden, dönünce Reyhan'ın bakışlarını gördü. Tek kaşını kaldırdığında Reyhan başını önüne düşürdü. Biraz sonra hazırladılar. Günyeli güzelliğini ortaya çıkaran açık renk bir elbise giymiş. Başına aynı renk bir şal atmıştı. Mahzun anası ve karısıyla aynı arabaya binerken, Günyeli diğer arabaya, şoförü Rüstem'le binmişti. Usul usul çıktılar yola. "Duydun mu Hanımağam?" "Neyi?" "Eşkiyalar şifa çadırına saldırmış" deyince Günyeli'nin içinden bir şey koptu. "Kimseyi sağ bırakmamışlar." Yutkundu. Bu kadar kolay olamazdı. Yüzbaşı kendini söylerken bunun olacağını biliyor olmalıydı. "Hekim?" "Orada değilmiş. Kahya onu ilçeye götürmüş." Başını salladı. Elini yumruk yapıp çenesine koyarken gözlerini arabanın camından dışarıya çevirdi. Yoo diyordu, ölmemiş olun. Size bir şey olmasın. Yüreğinde derin bir acı hissediyordu, babasını kaybederken ki acının aynısıydı bu. Dişlerini sıkıyordu. Kendi sonunu hazırlatmış olamazdı yüzbaşı. Bu olmuş olamazdı. Biraz sonra asker çevirdi yolu. "Hanımağam!" Günyeli indi arabadan Mahzun'dan sonra. Başçavuş "Şifacı Günyeli" dediğinde öne çıktı. "Bizimle karakola geleceksin." "Hayırdır asker?" dedi Mahzun. "Niye alıyorsun karımı?" "Gidince bilgi verilir. Buyurun" dedi aracı işaret ederek. "Bende geliyorum." "Gerek yok Mahzun, ifade alacaklardır." "Ne biliyorsun ki?" "Hiçbir şey. Sen düğüne git, işim biter bitmez gelirim." Askerlerle birlikte resmi araca doğru giderken Mahzun sözünü dinlemedi. Anasını ve karısını yolladıktan sonra Rüstem'le askeri aracın peşinden gitmeye başladı. Resmi aracın içinde alacağı kötü haber için kendini hazırlıyordu Günyeli. Orada olan son insanlardan olduğu için bir şey bilip bilmediğini soracaklardı. Karakola gelince Günyeli'yi alt kata, sorgu odasına bırakıp çıktılar. Mahzun yukarıda kaldı. "Karım bilmez böyle şeyleri asker, korkar." "Ya bekle, ya çık dışarı." Askerlerin şöyle itici konuşmalarına fitil oluyordu. Asker olunca da hiçbir şey diyemiyordu. Sorgu odasının kapısı açıldığında başını kaldırdı Günyeli ve yüzbaşıyla göz göze gelince nefesi titredi. Yüzbaşı karşısında oturduğunda bakışları arasında uzun bir sessizlik oldu. Günyeli ifadesiz haline geri dönerken aynı ifadesizle ona bakıyordu yüzbaşı. Asker kıyafetinin içindeydi yüzbaşı. İyi görünüyordu. "Neden burdayım?" Yüzbaşı bu soruyla geri yaslandı. "Belki bizim için endişelenmişsindir diye." "Buraya gelmeme gerek var mıydı? Haber yollasaydın ya." "Seninle konuşmak istedim." "Dinliyorum." "Gece baskın oldu, tamda tahmin ettiğim gibi. Kocanın suçlu olduğunu kanıtlamak için tanıklık yapacaksın." "Yapmam." "Anlamadım" dedi gözlerini kısarak. "Bu kadar kolay mı olacak yüzbaşı? Ben tanıklık yapacağım ve siz bu beladan kurtulacaksınız öyle mi?" "Değil mi?" "Değil. Ben onu yıllardır tanıyorum. Saman altından su yürütür o. Ben kendim yapmasam hakkında hiçbir şey öğrenemezdim. Ne kadar organize çalışıyorlar bilemezsin. Şimdi tanıklık yaparsam teröre gidecek silahların yerini asla öğrenemezsiniz. Zamanı var." Yüzbaşı kollarını masaya koyarak öne çıktı. " Neden bize yardım etmek isteyesin ki? Sonuçta o senin kocan. " " Sana bir sır verdim yüzbaşı. Eğer bunu anlayamadıysan sana anlatacak başka bir şeyim yok demektir. " " Bende sana bir sır vereceğim şifacı. İki kişinin bildiği sır değildir. Bunun senin oyunun olmadığını, bize zarar vermeyeceğini nerden bilebilirim? Sen zeki bir kadınsın, anladığım kadarıyla plansız adım atmazsın. Bu da senin bize karşı yaptığın bir plan olabilir. Sırrını bilerek verdin, belki de bu sırla sen beni kullanıyorsun. Nerden bileceğim ben bunu?" Aynı şekilde kollarını masaya koyarak öne çıktı Günyeli. Birbirlerine yakınlardı. Adamın feleğini şaşırtan mavi gözleri direkt gözünün içine bakıyordu. " Bilemezsin. Hiçbir zaman da yaşamadan bilemeyeceksin. Eğer büyük bir plan yapıyorsan bir suç ortağına ihtiyacın olacak." "Ben askerim Günyeli." "Bende yalnızca ajanın olabilirim. Tercih senin yüzbaşı. Sana anlattım, çünkü benim kaybedecek hiçbir şeyim yok ama senin var. Silah arkadaşların var, belki de ailen. Benden şimdi vazgeçip tutuklayabilirsin ama yapmıyorsun, çünkü inandın bana. Ben şehit kızıyım yüzbaşı, babamın yarım bıraktığı işi tamamlamak için yaşıyorum. Senin yerinde olsam beni yabana atmazdım. " Çok zeki bir kadın olduğunu az evvel yüzüne de söyledi. Günyeli zeki bir kadındı ve ondan korkmak lazımdı. Sessiz atın çiftesi pek olurdu, öyleydi Günyeli. Sessizdi ama çok tehlikeliydi. " Tamam, dediğin gibi olsun. Ben nasıl bilgi alacağım senden kimse anlamadan? Bunun için de bir planın var mı?" "Sen o işi bana bırak." "Sana bir şey olursa?" "Bana bir şey olacak ama bu seni ilgilendirmez." "Seni tehlikeye atamam." "Beni kimse umursamaz" dediğinde kırık kalbinden bir ses yükseldi ve bunu yüzbaşı duydu. "Sende umursama. Sadece alacağın bilgiye bak. Beni bir araç gibi gör. Canımın hiçbir kıymeti yok." Gözlerini kapatmasa olabilirdi yüzbaşının ama Günyeli de yaprak oynamadı. Sen insansın demek isterdi ama yapamadı. "Tedavim bitti mi?" diye sordu konuyu kapatarak ve boğazını temizleyerek. "Merhem yanında mı?" "Evet." "Sürmeme izin verir misin?" "Başka çarem var mı?" "Yok." Ayağa kalktı. "İyi. Takip et beni." Onun ardından kalkıp odadan çıktı. Kısa koridorun sağından devam ederek bir odaya girdiler. İki ranzalı, iki dolaplı bir odaya. Yüzbaşı yanında getirdiği merhemi dolaptan çıkardı. Kadının karşısına geçip ona uzattı. "Soyun" dedi Günyeli kutuyu açarken. Yüzbaşı gülüşünü tutarak arkasını döndü. Üstünü çıkarıyordu. Günyeli şalını çıkarıp yatağın üstüne koydu. Kollarını geri kıvırıp saçlarını sırtına attı. "Altını da yüzbaşı." "Te allam" diyerek kemerini çözdü. Pantolonunu indirdi bileklerine kadar ama çok utanıyordu. Günyeli ciddiyetle kutuyu eline aldı. Merhemi ensesinden aşağıya sürmeye başladığında yüzbaşı ellerini ranzaya dayamış duruyordu. "Çatlamış yaraların. Canın yanmadı mı allasen?" "Bir şey olmaz." "Hı hı" dedi yine. Geniş omuzlarında aşağıya inen hafif ellerinin bedenine verdiği rahatlıkla gözleri yumdu. "Bir mikrop kaparsan yataktan kalkamazsın daha." Beline indi elleri. O sırada kapı açıldı ve ikisinin başı da kapıya döndü. Orada şaşakalan asker kalakaldı. "Oha" dediğinde yüzbaşı yüzünü buruşturmuş bakıyordu. "Kolay gelsin komutanım." "Çık lan" dedi dişlerin sıkarak. Asker kapıyı çekerek çıktı. Günyeli işine devam ederken çamaşırını tuttu adamın. "Hayır" dedi yüzbaşı kadının elini savuşturarak. "Orada da yaraların var." "Onu ben yaparım." "Bakacağım hem. Daha önce de gördüm. " "Ne münasebet ya. Kıçım o benim." "Yeni gelin gibi ne naz yaptın be yüzbaşı!" Yüzbaşı benzetmeyle şaşırıp kaldı. Günyeli ayaklarının üstüne çöküp bacaklarına sürmeye devam etti. İşi bitince ayağa kalkıp kutunun kapağını kapattı. "On dakika kadar açık kalsın." "Böyle duracak mıyım?" "Yat istersen. Ben gidebiliyor muyum?" "Evet ama çok dikkatli ol Günyeli. Bir de seni düşünmeyeyim." Günyeli yıllar sonra bir tepki verdi. Şaşkınlık. Adam sırtı dönük olduğu için bunu görmedi. "Ben ellerimi yıkayayım." "Çıkınca solda lavabo." "Tamam." Odadan çıkarken başını çevirdi, göz göze geldiler. "Merhemi kıçına da sür. Arap yağı misali" deyince yüzbaşı gülüşünü tuttu. Arap yağı bulunca kıçına başına sürermiş! Günyeli kapıyı çekerek çıktığında yüzbaşı gülüşünü serbest bıraktı. "Deli ya... Merdo" diye seslendi. Az önce ki asker sesle birlikte koşup geldi. "Emredin komutanım." "Şu merhemi al, kıçıma sür." "Af buyurun komutanım?" Ona sert bir bakış attı. "Hemen komutanım." Günyeli yukarıya çıktığında kocası ayağa kalktı hemen. "Ne oldu?" "Bir şey yok." "Ne sordular?" "Şifa çadırına saldırmışlar, bu konuda hakkında bir şey biliyor musun dediler?" "Eee!" "Ben bir şey bilmiyorum ki Mahzun, ne diyeceğim Allah aşkına. Bilmiyorum dedim." "Gidelim hadi." Mahzun askerlerle yüz göz olmaktan hiç memnun değildi. Günyeli bir şey bilmiyordu, onda sıkıntı yoktu ama dikkatli olmalıydı. Askere güven olmazdı. Arabaya binip yola çıktılar. Bir şey belli etse ya ifadesi, yoktu işte buz gibi bir kadındı. Elini kadının bacağına koyduğunda acizliğini dindirmekti niyeti. "Eve geçiyoruz Rüstem." Günyeli onun sözünü tutamayacağını biliyordu zaten. Hiç ses etmedi. Elbet ona da sıra gelecekti. Konağa geldiklerinde haliyle kimse yoktu. Kadını kolundan tutarak odasına yürüttü. Odaya girip kapı kapanınca da olanlar oldu. Kadını çevirip ellerini yatağa dayamasını sağladı. Hemen ardına elbisesini beline kadar sıyırıp çamaşırını indirdi. Hiç vakit kaybetmeden kadının içine girdi. Günyeli midesini yanışını, kalbinin atışını duymamaya çalıştı. Bu cehennem ateşi bir gün sönecekti... 📍 Bölüm sonu yorumu lütfen.... DEVAM EDECEK...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE