Sabah otelin geniş taş merdivenlerinden yavaş adımlarla çıktılar. Kum hâlâ ayaklarında, saçlarında tuzun ve rüzgârın kokusu… Geceden sabaha kalan her şey üzerlerindeydi; ama içleri sakindi. Sessiz ve tamamlanmış gibiydi o gece. Lobiye girer girmez içerideki klima vurdu yüzlerine. Deniz kenarındaki tuzlu hava birden yerini otelin parfümlü havasına bırakmıştı. Mevâ saçlarını kulağının arkasına atıp gülümsedi Fırat’a. “Kahvaltıdan önce odaya mı geçsek?” dedi. Fırat başını salladı ama o sırada gözleri bir noktaya takıldı. Lobide giriş kapısının hemen yanında, kahverengi deri koltukların orada, uzun siyah saçlı bir kadın ayakta kalakalmıştı. Elindeki telefon düşecek gibi titriyordu. Gözleri dolmuştu ama tek bir damla bile süzülmemişti henüz. Bir anlık boşluğa düşmüş gibi bakıyordu Fırat

