Konağın ağır demir kapısı, yıllardır hiç bu kadar hüzünle açılmamıştı. Fırat, Mevâ’nın koluna tutunarak atmıştı ilk adımını avluya. Daha kapıdan girerken Sultan Hanım’ın çığlığı saplandı yüreğine. “Yavrum! Nihat’ım… Yandım ben! Alın beni de koyun yanına!” diye inletiyordu acı sesiyle taş duvarları. Tekerlekli sandalyede öne doğru eğilmiş, elleriyle dizlerini döverek ağıtlar yakıyor, göğsüne göğsüne vuruyordu. Onun o vakur, dimdik hali gitmiş, yerini yerle bir olmuş bir annenin enkazı almıştı. Fırat’ın gözleri doldu ama ağlayamadı. Adımları ağırlaştı. Sanki her adımda dizlerine bir taş bağlanmış gibiydi. Yavaş yavaş yaklaştı annesine, durdu önünde. Daha bir hafta önce nefretini kustuğu o kadının önüne çöktü Ve hiç düşünmeden sarıldı dizlerine. “Ana..” derken sesi çatallasmıs, tek kel

