…
Bugün pazartesiydi ve artık doktorun gelmesi gerekiyordu. Daha fazla bekleyemezdim. İlaç saatim gelmişti. Birazdan Adem gelirdi. Onunla günlerdir konuşmuyor yüzüne bile bakmıyordum. O günün ertesi günü yanıma gelmiş konuşmak istemişti ama ona hiç pas vermemiştim. Beni kaybettiğine inanması lazımdı ki benim için her şeyi yapabilsin. Bir hedef gösterdiğimde sorgulamadan ısıracak kıvamda olası gerekiyordu. Çünkü ona yaptırmayı düşündüğüm şey için vicdanından daha kuvvetli olmalıydım. Yatağımda dizlerimi kendime çekmiş planımı son kez gözden geçiriyordum. Eğer her şey istediğim gibi giderse ölümüm ilan edilmeden ortaya çıkabilirdim. Eğer geç kalırsam sahip olduğum her şey kardeşime otomatik olarak da Duvar denen şerefsize kalacaktı. Buna ölsem izin vermezdim. Kapının açılma sesini duyunca kafamı kaldırdım ve işte görmeyi beklediğim yüz buradaydı. Doktor pek cesur biri sayılmazdı ama doğru yerden yakalamıştım. Bu yüzden bana geri gelmişti. Bana tutunmuştu. Tedirgin adımlarla içeriye girdi. Korkuyordu ama ona verdiğim umut korkusundan daha büyüktü.
“Bir an korkup kaçtığını zannettim.” Dedim. Ki bu yakan değildi Adem gittiğini söylediğinde neredeyse kaçtığına emindim. Gülümsedi ama gülümseyişinden bile korkusu belli oluyordu.
“Aslında kaçmıştım ama kızımı görünce aklıma söylediklerin geldi ve geri geldim işte.” Dedi. Annelik büyük bir lanetti işte. Kendi canını yakan adamı bir şekilde affedebiliyordun çünkü zaafın haline geliyordu ama kızının canını yakma ihtimali, sadece düşüncesi bile bir anneye her şeyi yaptırabilirdi. Doktor yanıma gelip yatağa oturdu ve cebinden bir kâğıt çıkartıp bana uzattı. Kâğıdı alıp açtığımda bir bilet olduğunu gördüm. Vapur biletiydi.
“Şu an büyük adadayız. Buradan günde sadece bir kez kalkan bir vapur var. Saat beşte kalıyor ve Mimarsinan’a gidiyor. Oradan sonrasında minibüslere binip Beylikdüzü’ne metrobüse git orda durağın yanında su saten bir çocuk var çocukta bir anahtar olacak siyah Hyundai i10’u bul. Oradan sonrasında yalnızsın. Yapabileceklerim bu kadar.” Dedi. İtiraf etmeliyim ki bu kadarını beklemiyordum. Her şeyi düşünmüştü. Sandığım kadar aptal değildi. Bilete tekrar baktım. Selvi Arıcı adınaydı.
“Selvi Arıcı kim peki? Benim olmadığımı anlamazlar mı?” dedim. Anlaşılırsa beni vapura almazlardı ve anında yakalanırdım.
“Bileti bir arkadaşımın kimliğiyle aldım. Kontrolde sadece biletin üstündeki barkodu okutuyorlar o yüzden sıkıntı olmaz merak etme.” Dedi. Daha önce hiç vapura binmemiştim bu yüzden biraz cahil olabilirdim ama neyse ki ortağım akıllıydı.
“Büyük adada mıyız?” dedim. Bu kadar zaman beni neredeyse İstanbul’un dibinde mi tutuyordu yani. Camdan sadece bir ormanı görebiliyordum bu yüzden daha uzakta hatta bir ara yurt dışında bir yerlerde olduğumu bile düşünmüştüm.
“Asla eve dönemeyeceğimi düşündüğüm onca vakit meğer evden sadece birkaç dakika uzaktaymışım.” Gülmeye başladım. Şerefsiz piç insan aklıyla oynamayı çok iyi biliyordu.
“Evine geri döneceksin.” Doktor elimi tutup aklınca bana destek oluyordu. Bende rolüme sadık kalarak elinin üzerine diğer elimi koydum.
“Birlikte döneceğiz. Peki öğrenmeni istediğim şeyleri öğrenebildin mi?” Dedim. Sonra yalandan akıttığım birkaç gözyaşını elimle silerek
“Evet öğrendim. Kameralar haftalık kayıt yapıyor sadece bir kez gizlice kamera odasına girebildim ve her yeri görüyorlar. Adanın tepesindeyiz yürüyerek aşağıya inebilirsin ama uzun sürer o sürede de zaten yakalanırsın.” Dedi. Her yeri gören kameralar beni riske sokabilirdi.
“Öğle yemeği sırasında korumalar değişiyor. Kameraların başındaki korumayı oyalayabilsen bile kaçmak için en fazla üç dakikam olur. Çok az.” Dedim. Üç dakikada eğer uçamazsam kaçmam imkansızdı. Kafasını salladıktan sonra birkaç saniye yere baktı. Sonra aniden bana döndü
“Eğer senin odanı gören kamerayı bir gün önceden bozabilirsek o zaman üç dakikadan fazla zaman kazanırız.” Dedi.
“Neden birgün önce?” dedim. Kameranın bozulduğunu fark ederlerse hemen tamir ederler ya da kapıma bir değil iki koruma dikerlerdi o zaman kaçmam daha da zorlaşırdı.
“Buraya tek bir tamirci gelir onun da kameradan anladığını sanmam eğer akşamdan kamerayı bozabilirsek servisin gelmesi en erken ertesi gün öğleni bulur.” Dedi. İhtimale bel bağlayamazdım. Kafamı hayır anlamında salladım.
“Olmaz çok riskli hem bizim yaptığımızı anında anlar. Kameralara dokunamayız.” Dedim. Aklıma gelen fikirle
“Beni tutukları odayı gören bir kamera var mı?” dedim. Orası rutubet kokuyordu büyük ihtimalle bodrum katta bir yerdi. Oraya kamera koyması çok zordu.
“Odayı gören bir kamera yoktu ama koridorda vardır.” Dedi.
“Bodrum katta mı tutuyordunuz beni.” Şimdi biraz vicdanı sızlayacaktı falan ama bu detayı bilmem gerekiyordu.
“Burası eski bir Rum yetimhanesi alt katta mahzenler var. Bizimki gibi bir bodrum değil yani. Birkaç tane oda yapmışlar. Çocukları cezalandırıyorlardı büyük ihtimalle.” Dedi. Dünya’nın hangi zamanına gidersek gidelim zalimler hep vardı işte. Orada bir zamanlar çocukların kapalı kaldığını bilmek benim bile vicdanıma dokunmuştu. Çünkü nasıl bir cehennem olduğunu görmüştüm. Oradan çıkan birinden normal olmasını beklemek imkansızdı.
“Güzel o zaman şöyle yapıyoruz; sen beni oraya geri gönderiyorsun.” Dedim. Evet oraya bir daha asla dönmeyeceğimi söylemiştim ama kısa süreli bir geri vites beni daha ileriye götürecekti. Böyle düşününce aptal gibi duygularımın beni yönlendirmesine izin verecek değildim. Bu söylediğime şaşırdı tabi ki onun benim kadar ileriyi görmesini beklemiyordum.
“Delirdin mi sen saçmalama” dedi. Tek seferde kendiliğinden anlaması imkansızdı zaten.
“Bak ne yaparsak yapalım benim kaçtığımı hemen fark ederler. Kamera başında duran adam yenisi gelmeden o bilgisayarın başından kalkmaz. Onları oyalasak bile en fazla üç dakika. Üç dakikada ışınlanamazsam kaçmam imkansız. Eğer orada olursam üç dakikada en azından koridoru geçip arabaya yetişebilirim.” Dedim. Plan boktandı. Sadece doktorun mantıklı olduğuna inanması gerekiyordu.
“Emin misin?” dedi tereddütle. Mantıklı gelmiyordu ona ama bana inanıyordu bunu gözlerinde görebiliyordum. Zaten başka da çaresi yoktu. Başımla onu onayladım.
“Tamam o zaman. Ben ayarlarım bir gün önceden aldırırım seni oraya.” Dedi. Bana güveniyordu şu ağar pembe desem bile bir bildiğin var diyecek kadar güveniyordu hem de. Şimdi bu güvenin arkasına saklanarak öğrenmem gereken şeyleri kolayca öğrenecektim.
“Neyse planımız hazır olduğuna göre başka şeylerden konuşalım. Anlatsana ne yaptın kızın nasıl annen nasıl?” bana ihtiyacım olan detayları ver.
“Mihri o kadar büyümüş ki sana anlatamam. Bir saat bile görmesem gözüme büyümüş geliyor. Elimde olsa bir saniye bile gözümü üzerinden ayırmam.” Son cümlesinde yüzünü bir hüzün kapladı. Kızından bahsederken gözlerinin içi parlardı ve onu görememek Doktoru mahvediyordu. Bu özlem işime gelmiyor değildi tabi. Anneler gerekli şartlar sağlandığın çok tehlikeli silahlara dönüşebilirlerdi.
“Annem de biraz rahatsızdı. Belinde fıtık var Mayıs da onu zorluyor ama bana belli etmek istemiyor.” Annesinden bahsederken gözlerinde yine bir hüzün beliriyordu. Buradan ilerleyebilirdim çünkü annesine karşı suçlu hissediyordu ve konuşmak isteyecekti.
Ayrıca kızının ismini Mayıs mı koymuştu.
“Demek ismi Mayıs ne güzel bir isim. Niye Mayıs peki?” dedim. Kızının ismini spesifik bir ayın ismi koyduğuna göre kesinlikle bir anlamı olmalıydı.
“Belki saçma bulacaksın belki de yargılarsın bilmiyorum ama Duvar biz birlikteyken her mayıs ayında çok sinirli, depresif böyle bir tuhaf davranırdı. Bazen giderdi bir hafta dönmezdi, bazı geceler çok içerdi sonra eve gelirdi ama böyle zil zurna sarhoş. Öyle ağlaya ağlaya uyurdu. Ne biliyim kızımla bağ kurmasın istedim galiba. İsmini duymamak için bile olsa ondan uzak olsun, kızımı sevmesin istedim.” Dedi. Onu yargılamamdan çekiniyordu ama bence sonuna kadar haklıydı. Duvar gibi adamların sevgileri zehirli olurdu. Her gün senden bir şeyini alır ama bunu öyle büyük bir sevginin arkasına saklanarak yapardı ki fark etmezdin bile. Büyük bir salaklık gibi geliyordu kulağa ama o anın içindeyken bunu görmek imkansız oluyordu.
“Onun sevgisinin bedelini ödeyen biri olarak seni asla yargılamam. Bence en iyisini yapmışsın ama merak ediyorum Duvar nasıl öğrendi kızı olduğunu.” Duvarın doktorun hayatında şu an nerede olduğunu öğrenmem gerekiyordu.
“Hamile olduğumu öğrendiğimde annemle çok büyük tartıştık. Duvardan olduğunu anladı tabi ‘o herife nasıl tekrar bulaşırsın.’ Konulu bir sürü kavga ettik işte. Aldırmamı istedi. Bilmiyorum belki de aldırmalıydım ama yapamadım işte. Onun bir suçu yoktu ki. Neyse bir şekilde annem de ikna oldu. Hamileliğimin sekizinci ayında o aradı. Açmadım tabi ki ama bir hafta her gün durmadan aradı. En sonunda açtım. Senden bahsetti ‘bana takıntılı biri var sana yaşattıklarımı şimdi o bana yaşatıyor beni tehdit ediyor’ falan gibi bir sürü şey uydurdu işte. İlişkinizi biliyordum sosyal medyadan başta inanmadım ama bana bir sürü ekran görüntüsü attı. Ona attığın mesajlar vardı. Sonra bir video gönderdi senin elinde bir kadeh ona doğru fırlatırken. İnandım bende başta oh olsun dedim yalan yok ama sonra bebeği öğrendiğini söyledi. Eğer bebeği öğrenirsen ona zarar vereceğini söyledi…”
“Bir dakika beni videoya mı almış.” Şerefsiz pislik. Kadehi ona bile atmamıştı ki. Kim bilir ne zamandır bunu planlıyordu. Belki de tanıştıkları andan beri
“Kadehi ona bile atmadım ki kapının olduğu duvara fırlatmıştım.” Dedim. Doktorun yüzüne alaycı bir gülüş oturdu.
“Gerçeğin ne olduğunun ne önemi var ki. Bütün mesele nasıl göründüğü. Video da sadece bir adama kadeh fırlatan bir kadın var altına hangi hikâyeyi koyarsan nedeni o oluverir.” Haklıydı. Mihri’yi gafil avlamıştı neyse ki ben o kadar kolay lokma değildim. Yine de o video bana sıkıntı çıkartabilirdi. Bunu çözemem gerekiyordu. Sırayla her şey sırasıyla.
“Sonra ne oldu peki devam et sen.” Dedim.
“Sonra işte bebeği öğrendiğini duyunca korktum ne istiyorsun dedim. Seni buraya getireceğinden tedavi olmana yardımcı olacağından falan bahsetti ama ona inanmadım. Belki evet hasta olabilirdin ama o asla birine yardım etmezdi biliyordum. Ona hala her istediğini yaptırabileceği kadar bağlı olduğumu o kadar emindi ki benden şüphelenmedi bile. Ona tamam deyip geçiştirdim sonra sana bir mektup yazdım. Bir dergide verdiğin röportajda okumuştum şirkete senin adına gelen mektupları okuduğunu söylemiştin. Seni uyarmak istedim işte.” Mihri’nin romantik tarafı ilk kez bir işe yarayacaktı demek. Resmen bana ne olacağını söyleyen bir mektup vardı ama bana ulaşmamıştı bile. Mihri tüm mektupları okurdu bu mektubu atlaması imkansızdı.
“Mektubun bana ulaşmadı ki.” Dedim. Böyle bir mektup olsa kesinlikle bilirdim.
“Biliyorum çünkü mektubu Duvar bulmuş. Bursa’ya geldi, çok öfkeliydi. İşte o zaman oynamayı bıraktı. Hamile olmama rağmen tokat attı bana yere yapıştım. Anneme de aynı şekilde. Onun dediklerini yapmazsam bebeğimi öldüreceğimi söyledi. Kendi kızını bile öldürecek kadar gözü dönmüştü. Mecburen kabul ettim. İki hafta geçmeden de Yalova’ya taşındık. Çınarcık’ta bir eve yerleştirdi bizi sonra doğurdum. Gözümü bir açtım kızımın başında duruyor. Ne kadar korktum anlatamam sana. Öyle kızımın üzerine eğilmiş bir şeyler anlatıyordu. Uyandığımı fark edince birkaç ay sonra planını başlatacağını söyledi sonra da gitti. Mayıs iki aylıktı geri geldi. Sonrası burası işte.” Dedi. Mayısın 15 aylık olduğunu söylemişti daha önce yani ben bir senedir bu delikte miydim?
Zamanı düşünme.
Hikaye bitmişti ama hala biraz daha detaya ihtiyacım vardı.
“Annen için zor olmuştur kızının peşinde bir manyak, evini bırakmak zorunda kalmış. Hiç bilmediği bir yere gitmiş.” Bana annenle ilgili biraz detay ver.
“Oldu tabi ben annemde hiç hastalık bilmezdim ama bu olanlarda sonra annemde tansiyon, kalp ne ararsan çıktı. Benim peşimde heba oldu biliyorum ama annemi görsen o gittiği her yeri güzelleştirir. Bursa da kadınlarla beraber işlettikleri bir kafe vardı. Bütün çalışanları kadındı. Yalova’ya yerleşince orada da çevredeki kadınlarla küçük bir yer açtı. Çınarcık’ta kime sorsan gösterir. Orada bile kısa zamanda ünlü oldu annem. Sadece Meliha desen bile tanırlar. Biliyorum çok zorlanıyor ama oturup bir köşede ağlamanın da bir faydası yok işte.” Annesi kızı gibi kaderine ağlayacak tipte bir kadın değildi demek ki ama işte insan çocuğunu kendine benzetemez. Annesinin akıllı olması işime gelmeyen bir durumdu ama olsun sorunları tek tek çözmek gerekirdi. Onu da bir yerinden yakalayabilirdim.
“Annen bana yardım ettiğini biliyor mu peki?” dedim. Şimdi sıra annesinin benim hakkımda ne bildiğini öğrenmekteydi. Başını aşağı yukarı salladı.
“Burada ne döndüğünü biliyor haliyle seni de. Sana yardım edeceğimi söyledim ama pek gönlü yok. Korkuyor benim için.” Dedi. Korkması normal sonuçta hayatı bu salak yüzünden mahvolmuş kadının şimdi tekrar bir şey yapar da daha kötü olur her şey diye ödü kopuyordur. Üstelik artık korktuğu tek kişi kızı da değil bir de torunu vardı. Neyse ki ben kızının şu an da tutunabileceği en doğru daldım.
Şimdilik tabi.
“Merak etme buradan çıktığımda onları koruyacağım.” Dedim. Şimdi planımı tamamlamalı ve buradan çıkmalıydım.
“Bilet bu Perşembe için kesilmiş pazartesi günündeyiz. Her Perşembe gelen arabayla mı ineceğim.” Dedim. Perşembe günleri buraya gelen bir araba vardı. Tahminim erzak getiriyordu. Çünkü içinden çıkan adam bir sürü poşetle buraya gelip en fazla 10 dakika içinde geri dönüyordu.
“Yani ben öyle düşündüm. Ben bir şekilde korumaların dikkatini çekerim ne biliyim bağırırım falan sende o arada arabanın bagajına girebilirsin.” Bu çok riskliydi ve işe yaraması çok düşük bir ihtimaldi ama doktorun bir planı vardı. Sadık kalacaktım.
Şimdilik.
“Tamam sen daha fazla burada kalma dikkat çektik zaten yeterince. Sonra tekrar konuşuruz.” Dedim. Başıyla beni onaylayıp ayağı kalktı. Sonra bana döndü tekrar.
“Adem çok üzgündü. Sana anlattıklarından haberim var Mihri o sadece bir çocuk ve kandırılmış tıpkı bizim gibi. Biliyorum affetmen hiç kolay değil ama en azından konuşmasına izin versen.” Dedi. Adem meselesini uzatmanın bir anlamı kalmamıştı zaten. Perşembeye kadar Ademin benden başka gidecek yeri olmadığına inanması lazımdı. Zaten yüzüne bakmadığım süre de iyice korkmuştur.
“O çocuğa kızgın değilim doktor. Her şeyin de farkındayım ama bende insanım, onu görmek bana ağır geldi sadece o kadar. Sen söyle gelsin.” Dedim. Biraz üzgün biraz kırgın kızı oynamaya devam etmem en iyisiydi. Ademi yakalamam gereken noktayı bulmuştum ve şimdiye zaten istediğim kıvama gelmiştir bile. Doktor odadan çıktıktan sonra beş dakika geçmeden Adem geldi. Tedirgin ve çekingen adımlarla kapıdan içeri girerken yüzüme bakmıyordu. Bence göreceği şeyden korkuyordu. Eğer ona nefretle bakarsam ne yapacaktı? Buradan çıkacağımı bildiğine emindim. Eğer ben gidersem Duvarın onunla bir işi kalmazdı o zaman ona ne olacaktı? Tüm bunlar Ademi iki sonuca götürüyordu. Ya beni Duvara ispiyonlayacak ya da benim yanımda durup bana yardım edecek. Duvara beni şimdiye kadar ispiyonlamamıştı ama bana da gelmemişti. Hala bir ikilemdeydi ve ben bugün o ikileme son vermek üzereydim.
“Geleyim mi abla?” dedi sonunda kafasını kaldırıp. Şu an ürkek bir kuş gibiydi gözümde. Neyse ki çok doğru bir yere sığınmak üzereydi.
“Gel.” Dedim. Affedici kız rolüne bürünmeden önce onun tarafından ihanete uğramanın beni ne kadar çok kırdığı görmeliydi. Çekingen adımlarla yatağın yanındaki sandalyeye oturdu. Ellerini önünde bağlamış ona keseceğim cezayı bekliyordu. Suçluydu ve bir cezası olacaktı tabi ki ama listemin başında Adem yoktu. O bana lazımdı, istediğinde her şeye gözlerini kapatabilecek kadar birine bağlanabilen biriydi ve bu benim en çok ihtiyacım olan şeydi. Adem karşımda ne yapacağını bilmez bir halde kıvranırken onun acısına son verdim.
“Doktor söylemek istediğin şeyler olduğunu söyledi ama sen pek konuşmaya hevesli değil gibisin.” Dedim. Sesim buz gibiydi. Ona hiç yardımcı olmuyordum. Adım atması için cesaret alabileceği hiçbir boşluk bırakmıyordum. Ben istediğimde benim istediğim aralıktan girmeliydi.
“Söyleyeceğim evet ama ne desem için soğur bilemiyorum. Sonuçta yerden göğe kadar haklı olan sensin. Gelme dersen gelmem yani beni görmek sana kötü hissettiriyorsa abla ben…”
“Gelme Adem.” Diyerek onun sözünü kestim. Söylediğimle sonunda kafasını kaldırıp bana baktı. Şaşırmıştı çünkü onu affedeceğime inanıyordu. Şimdi panik onu ele geçirmeye başlamıştı. Çünkü ben yoksam oda yoktu. Bu ihtimal bir anda onun için bir düşünceden fazlası oldu.
“Ne?” dedi.
“Sana gelme dedim. Gözüme görünme dedim. Şimdi ne olacak?” dedim. Artık saldırıya geçip onu ele geçirme vaktim gelmişti.
“Ben şey…” Ne diyebilirdi ki? Onu büyük bir bilinmezliği içine atmıştım. Şu an beyni son hızla çalışıyordu ve bütün felaket senaryolarıyla aynı anda baş edemeyecekti. Biraz daha zorlarsam bir panik atak krizi geçirip bayılabilirdi ama bana canlı lazımdı.
“Ben sana söyleyeyim buradan çıkar çıkmaz beni o adama ispiyonlayacaksın.” Dedim.
“Ben hayır abla.” Dedi panikle. Bu paniği onun nasıl biri olduğunu anlamış olmamaydı. Ondan zekiydim ve ne yapacağını bir kitap gibi okuyabiliyordum. Yani benden korkması gerektiğini biliyordu.
“Evet öyle yapacaksın. Çünkü başka çaren yok. Ben buradan çıkacağım Adem ve sende bunu çok iyi biliyorsun. Ben gidince sen ne işe yarasın ki onun için. O yüzden iki seçeneğin var ya beni burada tutacaksın ya da benimle geleceksin ama az önce sana gelme dedim. Tek seçeneğin kaldı. Hayatın pahasına beni ispiyonlamaz mısın?” dedim. Sesiz kaldı bir süre ama cevabı o da bende biliyorduk. Sonunda kafasın bir kara vermiş olacak ki
“Hayır bunu bir daha yapmayacağım.” Dedi. Kararlıydı yani bunu yapmayacağına çok inanıyordu ama yapmaması aptallık olurdu. Ben onun yerinde olsam yapardım. Hayatta kalmak için her şeyi yapardım. O da yapacaktı çünkü sokaktan gelmişti. Sokaktan gelen herkes hayatta kalmanın değerini bilirdi.
“O zaman ispatla perşembe günü buradan kaçacağım. Beni ispiyonlarsan Duvar müdahale eder ve burada kalırım.” Dedim.
“Peki söylemezsem?”
“O zaman başına gelecekler de bana yaptığının cezası olur.” Dedim. Ona hiç taviz vermiyor gibi göründüğümü biliyorum ama aslında gidebileceği tek bir seçenek bırakıyordum. Bunun farkında değildi ve asla da olmayacaktı.
“Ben gideyim o zaman.” Dedi ve odadan çıktı. Her adımında omuzlarına yüklediğim yükü görebiliyordum. Şu ana kadar her şey istediğim gibi ilerliyordu ama yine de insanlara güven olmazdı. Buradan çıkana kadar hiçbir şey kesin değildi benim için. Yine de içten içe buradan çıkabileceğimi bilmek beni mutlu ediyordu. Sadece dört gün daha beklemeliydim. O ana kadar arkama yaslanıp şöyle güzel bir uyku çekebilirdim.