bc

SOĞUK KALPLER +18

book_age18+
1.0K
TAKİP ET
15.4K
OKU
dark
opposites attract
bxg
vampire
musclebear
friends with benefits
polygamy
wild
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Durduk. Dinledik.

İlk başta hiçbir şey yoktu. Sonra… çok uzaktan, binanın derinliklerinden gelen hafif bir tıkırtı. Metal bir şeyin taşa vurması gibi. Sonra bir daha. Ritmik değildi, ama düzenli aralıklarla tekrarlanıyordu. Kalbim kulaklarımda atıyordu.

“Üçüncü ses,” diye fısıldadım.

Travis başını salladı. El fenerini çıkardı – küçük, metal gövdeli, ışığı dar bir koniye sıkıştıran cinsten. Sarı ışık huzmesi koridoru yaladı. Duvarlardaki semboller ışıkta parladı; bazılarının kenarları hâlâ nemliydi.

İlerledik. Koridorun sonunda eski bir demir kapı vardı. Kapı yarı açıktı; aralığından soğuk bir hava akımı sızıyordu. Travis kapıyı itti. Menteşeler yine inledi. İçerideki oda daha büyüktü – belki bir zamanlar makine dairesiydi. Ortada kocaman, paslanmış bir makine duruyordu; dişlileri hâlâ yerindeydi ama çoğu kırıktı. Tavan yüksekti, ama ışığımız oraya ulaşmıyordu; yukarıda sadece karanlık bir boşluk.

Zeminde, makinenin tam önünde, büyük bir sandık vardı. Üzerinde defterdeki son sembole benzeyen bir işaret. Travis’le birlikte sandığı açtık. İçinden eski, yıpranmış bir harita çıktı. Harita şehrin eski bir baskısıydı; bazı sokaklar silinmiş, bazıları kırmızı kalemle işaretlenmişti. Semboller haritanın üzerine serpilmişti – her biri bir noktaya karşılık geliyordu. Ayrıca birkaç eldiven, deri kaplı, iç astarı yırtılmış. Ve bir not: “Eldivenleri giy. Dokunduğun her şey seni hatırlar.”

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1. BÖLÜM
Yağmur ince ince değil, kararlı yağıyordu; sanki gökyüzü gün boyu biriktirdiği her şeyi bu akşam üzeri şehrin üzerine boşaltmaya karar vermişti. Bulutlar, ağır ve koyu gri bir örtü gibi şehrin tepesine çökmüştü, aralıklarla çakan şimşekler sokak lambalarının soluk sarı ışığını bir an için beyaz bir parlaklıkla boğuyordu. Soğuk, paltonun yakasından içeri sinsice sızıyor, tenimde metalik bir ürperti bırakıyordu. Her nefesimde, ıslak asfaltın kokusu genzimi yakıyordu; o keskin, nemli koku, yağmurun getirdiği toz ve egzoz karışımıyla birleşerek burnuma doluşuyordu. Kaldırımlar su birikintileriyle doluydu; her adımda ayakkabılarımın altından çıkan şapırtı sesi, sokakların zaten ıssız olan hâline tuhaf bir eşlik ediyordu. Arada bir gök gürlüyor, ses yankılanarak dar sokakların arasında kayboluyordu, tıpkı unutulmuş bir feryat gibi. Ancak ben durmuyordum. Kolumun altına sıkıştırdığım son kayıp ilanı destesini, yağmurun erişemeyeceği gölgeli yerlere, paslanmış direklere, çatlamış duvarlara, kapanmak üzere olan dükkânların vitrin kenarlarına zımbalıyordum. Her zımba sesi, kalbimde küçük bir sızı gibi yankılanıyordu. Sanki kâğıdı değil de umudumu duvara tutturuyordum. İlanlardaki fotoğraf artık neredeyse ezberimdeydi. Yüzündeki o yarım gülümseme, objektife tam bakmayan gözler… O gözler, bir zamanlar bana bakarken nasıl da parlamıştı? Hatırlıyordum; sonbahar yapraklarının altında, parkta otururken çekmiştim o fotoğrafı. Güneş, saçlarını altın rengi bir hale ile sarmıştı, ama şimdi yağmur damlaları kâğıdın köşelerinde birikiyor, mürekkebi yavaş yavaş bulanıklaştırıyordu. Elimle silmeye çalıştım ama daha çok yaydım. Vazgeçtim. Zaten zaman da anıları böyle yapmıyor muydu? Net olan her şeyi, usulca ama ısrarla dağıtmıyor muydu? O fotoğrafın kenarındaki küçük not, "Kayıp: Lütfen görenler arasın" yazısı, şimdi suyla lekelenmiş, okunması zor bir lekeye dönüşmüştü. Her ilan astığımda, o leke gibi içimde bir şeyler daha da bulanıklaşıyordu. Sokağın köşesinde kısa bir an durup etrafı dinledim. Yağmurun sesi, ritmik bir davul gibi damlalardan oluşuyordu; bazıları tentelerin metal kenarlarına çarpıp tiz bir çınlama çıkarıyor, diğerleri kaldırıma vurup yumuşak bir fısıltıya dönüşüyordu. Uzaktan geçen bir arabanın lastiklerinin suyu yararak çıkardığı hırıltı, bir an için şehrin nabzını hissettiriyordu, ama o da çabuk kayboluyordu. Bir apartman boşluğundan gelen kapı çarpması, sert ve ani, sanki biri aceleyle içeri kaçmıştı. İnsan vardı ama yoktu da. Herkes bir yerlere yetişiyor, bir şeylerden kaçıyor gibiydi. Kimsenin kaybolmuş birini arayacak hâli yoktu. Ben hariç. Ben, bu yağmurda, bu soğukta, sokak sokak dolaşıyordum, sanki ilanlarım bir mucize yaratacakmış gibi. Ellerim soğuktan uyuşmuştu. Zımbayı sıkarken parmaklarım titriyor, bazen zımba yamuk giriyordu. Geri söküp düzeltmeye üşendim. Kim bakacaktı ki zaten bu ayrıntılara? Yine de içimde anlamsız bir titizlik vardı; sanki her ilanın düzgün olması, onu bulma ihtimalini biraz daha artıracaktı. O ilanlar, benim son umut kırıntılarım gibiydi. Her birini astığımda, geçmişten bir sahne aklıma geliyordu. Hatırlıyordum; o son konuşmamızı. "Yarın görüşürüz," demişti, sesi telefonda biraz yorgun ama her zamanki gibi sıcak. Ama yarın gelmemişti. Günler geçmişti, haftalar. Polis, "Yetişkin biri, belki kendi isteğiyle gitmiştir," demişti. Ama ben biliyordum; o gitmezdi. O, benim kardeşimdi, en yakınım. Çocukluğumuzdan beri birlikteydik; o yarım gülümsemesiyle her zorluğu aşardık. Şimdi, o gülümseme sadece bu ıslak kâğıtlarda yaşıyordu. Bir an için başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bulutlar ağır ve alçaktı; sanki şehrin üzerine çökmüşlerdi. Bir şimşek göğü ikiye böldü, ardından gelen gürültü göğsümde yankılandı. O an, kaybolan sadece bir insan değilmiş gibi hissettim. Bir ses, bir koku, bir hayatın ritmi de bu sokaklarda bir yerlerde yitip gitmişti. Şimşeğin ışığı, karşıdaki eski binanın pencerelerini bir an için aydınlattı; içeride bir siluet gördüm, belki bir kadın pencereden dışarı bakıyordu, belki de sadece yansıma. Ama o bakış, yalnızlığımı daha da derinleştirdi. Neden kimse dışarıda değildi? Neden herkes evlerinde, sıcak ışıkların altında saklanıyordu? Ben ise burada, yağmurun altında, bir hayalet gibi dolaşıyordum. Son ilanı da zımbaladığımda kolum hafiflemişti ama içim daha ağırdı. Boşalan kolumun altında artık sadece ıslak palto ve geç kalmış bir umut vardı. Bir süre ilanlara baktım; rüzgârda hafifçe dalgalanıyorlardı. Belki sabaha kadar dayanırlardı, belki de ilk sert rüzgârda kopup bir su birikintisine sürükleneceklerdi. Rüzgâr, paltonun eteklerini savuruyor, soğuğu bacaklarıma kadar hissettiriyordu. Derin bir nefes aldım. Soğuk hava ciğerlerimi yaktı. Ardından yürümeye başladım; arkamda yağmur, önümde belirsizlik… Ama içimde hâlâ inatçı bir ses vardı. “Henüz bitmedi,” diyordu. “Henüz herkes uyumadı.” Yürümeye devam ettim, ayaklarım otomatikleşmiş gibi adım atıyordu. Sokaklar, eski binaların arasında kıvrılıyordu; her köşe, yeni bir gölge, yeni bir su birikintisi sunuyordu. Biraz ileride, bir kahvehane gördüm; camları buğulanmıştı, içeriden sarı ışık sızıyordu. Kapının önünde durdum, içeriye bir an baktım. Masalarda birkaç kişi oturuyordu; biri gazete okuyor, diğeri kahvesini yudumluyordu. Onlar için bu sadece sıradan bir akşamdı, ama benim için bir fırtına. Kapıyı açmayı düşündüm, belki bir ilan da buraya asardım, ama vazgeçtim. İçerideki sıcaklık, dışarıdaki soğukla tezat oluşturuyordu; sanki iki dünya arasında bir cam vardı. Devam ettim. Yağmur biraz daha şiddetlenmişti; damlalar artık yüzüme vuruyor, kirpiklerime yapışıyordu. Gözlerimi kırpıştırarak yolu görmeye çalışıyordum. Bir köprü altından geçtim; burada yağmur biraz azalıyordu, ama rüzgâr tünel etkisiyle daha sert esiyordu. Köprünün duvarlarında eski grafitiler vardı; renkleri solmuş, yağmurla akmış boyalar. Bir tanesi dikkatimi çekti: "Kayıp ruhlar burada bekler" yazıyordu, altında bir kalp çizimi. Kalbim sıkıştı. Bu, bir tesadüf müydü? Yoksa şehir, benim acımı mı yansıtıyordu? Elimi duvara yasladım, soğuk betonu hissettim. Parmaklarım, grafitinin izlerini takip etti; sanki dokunarak anlayabilirmişim gibi. Köprüden çıktıktan sonra, daha geniş bir caddeye ulaştım. Burada trafik biraz daha yoğundu; arabalar geçiyor, farları su birikintilerinde yansıyordu. Bir otobüs durdu, kapıları açıldı; birkaç kişi indi, şemsiyelerini açarak koşuşturdu. Onlardan birine ilan uzatmayı düşündüm, ama yapmadım. Kim alırdı ki ıslak bir kâğıdı? Yine de, otobüsün arkasındaki reklam panosuna bir ilan zımbaladım. Zımba sesi, otobüsün motor gürültüsünde kayboldu. O an, bir anı canlandı: Kardeşimle birlikte otobüse biner, şehir turu yapardık. O, pencereden dışarı bakar, "Bak, şu bina ne kadar eski!" derdi. Şimdi, o pencereden bakan biri, belki ilanımı görürdü. Caddeyi geçtim, karşı tarafa ulaştım. Burada bir park vardı; yağmur altında ıslanmış banklar, sallanan boş salıncaklar. Parka girdim, çimlerin üzerinde su birikmişti; ayakkabılarım çamura battı. Bir banka oturdum, kısa bir mola verdim. Soğuk tahta, pantolonumdan içeri sızıyordu. Etrafıma baktım: Ağaçlar, rüzgârda eğiliyor, yapraklar yere düşüyordu. Bir sincap, dalların arasında koşturuyordu; sanki o bile bu havadan rahatsızdı. Parkın ortasında bir fıskiye vardı, ama kapalıydı; su birikintisi etrafında halka oluşturmuştu. Oraya yaklaştım, suyun yüzeyine baktım. Yansıma, yüzümü gösterdi: Yorgun gözler, ıslak saçlar. Kimdim ben? Bir arayıcı mı, yoksa kaybolmuş biri mi? Parktan çıktım, sokaklara döndüm. Artık bacaklarım ağırlaşmıştı; her adım, bir çaba gerektiriyordu. Bir dükkânın önünde durdum; vitrinde eski kitaplar sergileniyordu. İçerideki ışık, kitap kapaklarını aydınlatıyordu. Bir ilan da buraya astım, camın kenarına. Dükkân sahibi, içeriden bana baktı; yaşlı bir adam, gözlüklerini indirerek. Kapıyı açtı, "Genç adam, bu yağmurda ne yapıyorsun?" dedi. Sesinde merhamet vardı. "Kardeşimi arıyorum," dedim, ilan uzatarak. Aldı, okudu. "Ah, üzgünüm. Umarım bulunur." Dedi ve kapıyı kapattı. O kısa etkileşim, içimi biraz ısıttı; sanki yalnız değildim. Devam ettim. Yağmur, artık bir perde gibi iniyordu; görüş mesafem azalmıştı. Bir ara sokakta, bir kedi miyavladı; çöp kutusunun arkasından çıktı, ıslanmış tüylerle. Ona baktım, o da bana. Sanki ortak bir acımız vardı. Eğildim, elimi uzattım, ama kaçtı. Yalnızlık, her yerdeydi. Sokak lambası altında, ilan astım; ışık, kâğıdı sarımsı bir tonda aydınlatıyordu. Fotoğraf, burada daha net görünüyordu; o yarım gülümseme, sanki bana "Devam et" diyordu. Saatler geçmişti; ellerim tamamen uyuşmuştu. Bir kahve dükkânına girdim, ısınmak için. İçerisi sıcak, kahve kokusuyla doluydu. Bir fincan aldım, pencere kenarına oturdum. Dışarıyı izledim: Yağmur, camda akıyordu; damlalar yarışır gibi. Kahveyi yudumlarken, düşüncelere daldım. Kardeşim nerede olabilirdi? Belki bir şehirde, belki uzaklarda. Belki de bu yağmurda, bir yerlerde ıslanıyordu. O düşünce, göğsümü sıktı. Kahveyi bitirdim, dışarı çıktım. Yağmur devam ediyordu, ama ben de. Gece ilerledikçe, sokaklar daha da boşalıyordu. Bir meydanda durdum; ortasında bir heykel vardı, yağmurla yıkanmış. Heykel, bir savaşçıyı temsil ediyordu; eli kılıçta, gözleri ileriye bakıyordu. Ben de öyleydim; savaşım devam ediyordu. Meydanın etrafındaki binalar, eski ve heybetli; pencerelerde ışıklar yanıyordu. Bir pencerede, bir aile gördüm; masada yemek yiyorlardı. O sahne, içimi burktu. Bizim de öyle akşamlarımız vardı; annem yemek yapar, kardeşle ben sohbet ederdik. Şimdi, o masa boş. Meydandan ayrıldım, nehir kenarına ulaştım. Nehir, yağmurla şişmişti; sular hızlı akıyordu. Köprüye çıktım, korkuluklara yaslandım. Su, aşağıda köpürüyordu; sesi, yağmurun sesiyle karışıyordu. Bir an, atlamayı düşündüm – değil, hayır, sadece umutsuzluk anıydı. Kardeşim için devam etmeliydim. Köprüye bir ilan astım; rüzgâr, onu hemen savurdu, ama dayandı. Nehirden uzaklaştım, eski mahallelere girdim. Burada evler daha alçak, sokaklar daha dar. Bir kapı önünde, bir kadın sigara içiyordu; şemsiyesi altında. Bana baktı, "Hava kötü, değil mi?" dedi. "Evet," dedim, ilan uzatarak. Aldı, okudu. "Tanrı yardımcın olsun," dedi. O söz, içimi aydınlattı; belki bir dua gibi. Mahallede dolaştım; her köşede bir anı vardı. Çocukluğumuz burada geçmişti; bu sokaklarda koşardık. Bir evin önünde durdum; bizim eski evimiz. Şimdi başkaları oturuyordu, ama hatıralar canlı. Kapıya yaklaştım, bir ilan astım. Gözyaşlarım, yağmurla karıştı. Gece yarısına yaklaşıyorduk; yağmur biraz hafifledi, ama soğuk arttı. Bir otel lobisine girdim, ısınmak için. Resepsiyonist, bana baktı; "Yardım mı lazım?" dedi. "Hayır, sadece dinleniyorum." Dedim. Lobide otururken, gazeteleri karıştırdım; belki bir haber vardır diye. Ama yoktu. Çıktım, devam ettim. Şehrin kenar mahallelerine ulaştım; burada sokaklar daha karanlık, lambalar az. Bir inşaat alanında durdum; demirler paslanmış, yağmurla parlıyordu. Bir demire ilan astım; belki işçiler görür. Dönüş yolunda, yorgunluk çöktü. Ama içimdeki ses, "Devam et" diyordu. Eve yaklaştım; kapıyı açtım, içerisi soğuk. Yatağa uzandım, ama uyku gelmedi. Pencereden yağmuru izledim; damlalar, ritmik vuruyordu. Sabah oldu; yağmur devam ediyordu. Kalktım, yeni ilanlar bastım. Sokaklara çıktım yine. Bu, bitmeyen bir döngüydü. Ama umut, hala vardı. Yürüdükçe sokaklar daraldı, ışıklar seyrekleşti. Her adımda, kaldırım taşlarının arasındaki çatlaklardan sızan su, ayakkabılarımın tabanını ıslatıyor, çoraplarımı nemlendiriyordu. Sarı sokak lambaları yağmurun içinden solgun halkalar çiziyor, gölgeler duvarlara yapışmış gibi uzuyordu. Lambaların ışığı, yağmur damlalarıyla kırılıyor, zeminde titreşen küçük havuzlar oluşturuyordu. Ayaklarım beni nereye götürdüğünü bilmeden ilerliyordu ama içimde garip bir kesinlik vardı; sanki yanlış bir yola sapma lüksüm yoktu. Her adımda, su birikintilerinde yüzümün silik bir yansıması beliyor, sonra bozulup kayboluyordu. Kendimi tanıyamadığım anlar artmıştı zaten. O yansımalarda, gözlerimdeki yorgunluk, omuzlarımın düşüklüğü, saçlarımın ıslak dağınıklığı... Hepsi, bu arayışın beni nasıl değiştirdiğini hatırlatıyordu. Eskiden, aynaya bakınca kendinden emin bir adam görürdüm; şimdi ise bir gölge, bir soru işareti. Bir apartmanın girişinde durdum. Binanın ön cephesi, yılların getirdiği çatlaklarla dolu, boyası yer yer dökülmüş bir gri tonundaydı. Camın arkasında, ilanlardan biri eğri büğrü duruyordu. Zımbanın biri tutmamış, köşesi hafifçe kalkmıştı. Rüzgâr, kâğıdı hafifçe kaldırıyor, sanki uçup gitmek istiyormuş gibi titretiyordu. Elimi uzattım, düzelttim. Parmaklarım kâğıda değdiğinde, mürekkebin hafifçe bulaştığını hissettim; yağmur, yazıları biraz akıtmıştı. O sırada içeriden bir ayak sesi duydum. Yavaş, terlikli adımlar, apartman koridorunun beton zemininde yankılanıyordu. Kapı aralandı. Yaşlı bir kadın, omzuna eski bir şal almış, merakla bana baktı. Yüzü, derin kırışıklarla dolu, gözleri soluk mavi, saçları beyaz ve dağınık bir topuzla toplanmıştı. Üzerinde eski bir elbise vardı, kenarları yıpranmış. “Birini mi arıyorsun?” dedi. Sesindeki yorgunluk, yüzündeki çizgilerden daha derindi. Sanki yılların biriktirdiği yalnızlık, her kelimesinde dökülüyordu. Yağmurun sesi, arka fonda hafifçe devam ediyordu, ama o an sanki durmuş gibiydi. “Evet,” dedim. Başka bir kelime çıkmadı ağzımdan. Boğazım düğümlenmişti; her seferinde, bu soruyu cevaplamak daha zor geliyordu. Kardeşimin adını söylemek, kaybını daha gerçek kılıyordu. Kadın ilana yaklaştı, gözlüğünü düzeltti. Gözlük camları, yağmurdan buğulanmıştı biraz; elini kaldırıp sildi. Fotoğrafa uzun uzun baktı. Kalbim o birkaç saniyede delice atmaya başladı. Sanki ağzından çıkacak tek bir cümleyle her şey değişebilirdi. Zaman durmuş gibiydi; yağmur damlaları camda yavaşça süzülüyor, sokak lambasının ışığı kadının yüzünü yarım aydınlatıyordu. Hatırlıyordum; kardeşimin o fotoğrafı çekildiğinde, ne kadar mutlu olduğumuzu. Parkta, sonbahar yaprakları etrafımızda uçuşurken, "Gülümse!" demiştim. O yarım gülümsemesi, her şeyi aydınlatırdı. Şimdi, bu yaşlı kadının bakışlarında, o gülümseme bir umut kıvılcımı mı olacaktı? Ama başını yavaşça salladı. “Görmedim,” dedi. “Ama umarım bulursun.” Sesinde samimiyet vardı, ama o samimiyet bile içimi daha fazla acıtıyordu. Sanki herkesin dileği aynıydı, ama hiçbiri gerçekleşmiyordu. Kapı kapandığında ses, apartman boşluğunda yankılandı. O yankı, içimde bir yerlere çarpıp kaldı. Teşekkür etmeyi aklıma bile getirmemiştim. Zaten teşekkür edilecek bir şey yoktu. Kadın, kapıyı kapattıktan sonra içeriye doğru yürüdü; ayak sesleri uzaklaşırken, yalnızlığım daha da ağırlaştı. Dışarıda, yağmur devam ediyordu; damlalar, kaldırıma vurdukça küçük sıçramalar yapıyordu. Ellerimi ceplerime soktum, paltonun ıslaklığını hissettim. Devam etmeliydim; durmak, pes etmek gibi geliyordu. Yoluma devam ettim. Şehrin bu saatinde farklı bir yüzü vardı; gündüz saklanan her şey gece daha cesurca ortaya çıkıyordu. Sokaklar, eski binaların arasında kıvrılıyor, her köşe yeni bir gölge sunuyordu. Kırık bir tabelanın altında iki adam sigara içiyor, beni baştan aşağı süzüyorlardı. Tabela, eski bir berber dükkânını işaret ediyordu; harfleri solmuş, "Berber" kelimesinden sadece "Be" kalmıştı. Adamlar, ceketlerini yakalarına kadar kaldırmış, sigaralarının dumanı yağmurla karışıp yükseliyordu. Gözlerimi kaçırdım, ama içimde bir tedirginlik belirdi. Ya biri bir şey bilseydi? Ama sormaya cesaretim yoktu; bakışları, yabancı ve soğuktu. Yanlarından geçerken, konuşmalarını duydum: "Bu havada deli gibi dolaşıyor," dedi biri. Diğeri güldü. O gülüş, sırtıma bıçak gibi saplandı. Bir köşede, kartonların üzerine çökmüş bir adam, yağmurdan korunmak için ceketini başına çekmişti. Kartonlar, eski kutulardan yapılmış bir sığınak gibiydi; etrafında boş şişeler yuvarlanıyordu. Yanından geçerken istemsizce yavaşladım. “Ya o olsaydı?” diye geçti içimden. Kalbim hızlandı; eğildim, ceketini hafifçe kaldırdım. Adam homurdandı, yüzünü gördüm: Sakallı, kirli, ama kardeşime benzemiyordu. Gözleri yarı açık, "Ne istiyorsun?" diye mırıldandı. "Özür dilerim," dedim, geri çekildim. Ama hayır… Değildi. Yine de bu ihtimal bile midemi düğümledi. Her sokak köşesinde, her gölgede, onu görme korkusu ve umudu iç içeydi. Devam ettim, ayaklarım ağırlaşmıştı. Bir otobüs durağına vardım. Durak, eski bir metal yapıydı; camları buğuluydu, içeride bekleyen iki kişi vardı. Biri genç bir çocuk, kulaklık takmış, telefonuna bakıyordu; diğeri orta yaşlı bir kadın, çantasını sıkıca tutmuş. Camın dışına bir ilan daha iliştirilmişti; benimkilerden biri. Rüzgâr kâğıdı titretiyor, fotoğraf sanki bana bakıp bir şey söylemek istiyormuş gibiydi. O yarım gülümseme, durağın soluk ışığında daha hüzünlü görünüyordu. Durağın içine girdim. Islaklığımı hissettim; palto ağırlaşmıştı, saçlarımdan damlalar süzülüyordu. Soğuk, kemiklerime kadar işliyordu. Genç bir çocuk bana baktı, sonra ilana. Dudaklarını ısırdı, kararsız kaldı. Gözleri, fotoğrafta geziniyordu; sanki bir şeyler hatırlamaya çalışıyordu. Dayanamadım, sessizliği bozdum. “Bir şey mi biliyorsun?” dedim. Sesim titrek çıkmıştı; umut ve korku karışımı. Başını hızla salladı. “Hayır… sadece… benzer birini geçen hafta gördüm sandım. Ama emin değilim.” Kelimeleri aceleyle dökülmüştü; gözleri kaçıyordu. "Nerede?" diye sordum, sesim yükselerek. "Metro istasyonunda, belki... Ama emin değilim, dediğim gibi." Dedi ve kulaklıklarını taktı, konuşmayı bitirdi. Emin değildi. Kimse emin değildi. Şehirde her şey benziyordu zaten: yüzler, hikâyeler, kayboluşlar. O "benzer" kelimesi, içimde bir fırtına koparmıştı. Ya gerçekten oyduysa? Ama hayır, sadece bir yanılsama. Yine de, o an metro istasyonuna gitmeyi düşündüm; belki yarın. Ama geceydi, yağmur yağıyordu. Otobüs geldiğinde binmedim. Otobüsün farları, durağı aydınlattı; kapılar açıldı, insanlar indi. Camdan bana bakan insanların yüzleri, kısa bir an için hayatlarındaki düzeni temsil ediyordu. Onlar evlerine gidiyor, sıcak yemekler yiyor, sevdikleriyle konuşuyordu. Benimse düzenim çoktan dağılmıştı. Otobüs uzaklaşırken, egzoz dumanı yağmurla karıştı, durak yine sessizliğe gömüldü. Sadece yağmurun sesi kaldı; damlalar, metal çatıya vuruyordu. Yağmur hafifledi ama soğuk daha keskinleşti. Elleri ceplerime soktum. Parmaklarım zımbanın soğuk metalini hâlâ hissediyordu. Sanki elimden hiç düşmemişti; her ilan astığımda, o metal soğukluğu umudumu hatırlatıyordu. Bir köprüye çıktım. Köprü, eski demir korkuluklarla çevriliydi; paslanmış, yağmurla parlıyordu. Aşağıda su karanlıktı, ağır ağır akıyordu. Nehir, şehrin kirini taşıyordu; köpükler, köprünün ayaklarında birikiyordu. Şehrin ışıkları suyun üzerinde titrek çizgiler bırakıyordu; sarı, kırmızı, mavi yansımalar, dalgalanıyordu. Bir an durup düşündüm: Eğer bulunmazsa ne olacaktı? Bu ilanlar sararıp düşecek, ben başka şeyler aramaya başlayacaktım belki. Ama içimde bir yer, buna inanmıyordu. Bazı kayıplar bulunmak için değil, arayanı değiştirmek için olurdu. Hatırlıyordum; kardeşimin kaybolduğu günü. Sabah evden çıkmış, "Akşama dönerim," demişti. Ama dönmemişti. Polis aramaları, arkadaş sorguları, hiçbir şey. Zaman, yaraları kapatmaz, sadece derinleştirirdi. Köprüde yaslandım, suyun akışını izledim. O akış, hayat gibiydi; durmaz, devam eder. Derin bir nefes aldım. Yağmurun kokusu, beton ve pasla karışmıştı. Genzim yandı; soğuk hava, ciğerlerime doluştu. Gökyüzüne baktım; bulutlar dağılmaya başlamıştı, ama gürültü yoktu artık, ama ağırlık hâlâ oradaydı. Yıldızlar görünmüyordu; şehir ışıkları onları boğuyordu. Paltonun yakasını kaldırdım, arkamı döndüm ve yeniden yürümeye başladım. Çünkü eve dönmek, vazgeçmek gibi geliyordu. Ve ben henüz vazgeçmeye hazır değildim. Yürümeye devam ettim, sokaklar beni yutuyordu. Biraz ileride, bir kafe gördüm; camları buğulu, içeriden müzik sesi sızıyordu. Kapının önünde durdum, içeriye baktım. İnsanlar kahve içiyor, sohbet ediyordu. O sıcaklık, dışarıdaki soğukla tezat oluşturuyordu. Bir ilan da buraya asmayı düşündüm, ama vazgeçtim. İçeriye girdim, bir kahve aldım. Barista, "Soğuk bir gece," dedi. "Evet," dedim, ilan uzatarak. Aldı, okudu. "Umarım bulunur," dedi. O sözler, her yerde aynıydı. Kahveyi yudumlarken, pencereden dışarı baktım. Yağmur, camda akıyordu; damlalar, yarışır gibi. Düşüncelerim, kardeşime gitti. Çocukluğumuz; birlikte oynadığımız oyunlar, paylaştığımız sırlar. O, her zaman daha cesurdu; ben ise endişeli. Şimdi roller değişmişti. Kahveyi bitirdim, dışarı çıktım. Sokaklara döndüm. Bir parkın yanından geçtim; salıncaklar rüzgârda sallanıyordu, boş banklar ıslanmıştı. Parkta, bir an durdum. Bir banka oturdum, soğuğu hissettim. Etrafımda, ağaçlar eğiliyordu; yapraklar yere düşüyordu. Bir kuş, dalların arasında öttü; sesi, yalnızlığı derinleştirdi. Parktan çıktım, daha dar sokaklara girdim. Burada, evler eskiydi; pencerelerde perdeler kapalı. Bir pencerede, bir gölge gördüm; belki biri dışarı bakıyordu. O bakış, içimi ürpertti. Devam ettim. Bir inşaat alanına ulaştım; demirler yığılmıştı, yağmurla parlıyordu. Bir demire ilan astım; belki işçiler görür. Rüzgâr, kâğıdı savurdu. Gece ilerledikçe, yorgunluk çöktü. Ama durmadım. Bir metro istasyonuna vardım; girişi aydınlık, ama merdivenler karanlık. İçeriye girdim, bilet almadım; sadece etrafa baktım. İnsanlar aceleyle geçiyordu. Bir ilan astım, duvara. Metroda, bir adam bana yaklaştı. "Bu kim?" dedi, ilana bakarak. "Kardeşim," dedim. "Görmedim," dedi, ama durdu. "Ama benzer birini gördüm, belki." Yine "belki". Konuşmayı uzattım; detay istediğimde, "Unuttum," dedi. Metro dan çıktım, sokaklara döndüm. Yağmur yeniden başladı; şiddetli. Bir köprü altından geçtim; burada kuruydum biraz. Duvarlarda grafitiler; biri "Umut ölmez" yazıyordu. O yazı, içimi ısıttı. Devam ettim, saatler geçti. Bir hastane önünden geçtim; ambulans sirenleri duyuluyordu. Ya hastanedeyse? Düşündüm, ama girmedim. Bir otel lobisine girdim, ısınmak için. Resepsiyonist, "Yardım?" dedi. "Hayır," dedim. Lobide otururken, gazeteleri karıştırdım. Haberlerde kayıp ilanları; benimki gibi. Ama yoktu. Çıktım, eve doğru yürüdüm. Ama eve varmadan, bir kahvehane daha gördüm. İçeriye girdim, ilan astım. Eve vardığımda, kapıyı açtım. İçerisi soğuk, boş. Yatağa uzandım, ama uyku gelmedi. Pencereden yağmuru izledim. Sabah, yeni ilanlarla çıktım. Bu, sonsuz bir döngüydü. Ama umut, hala canlı.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Ağanın Sözde Karısı

read
73.7K
bc

HÜKÜM

read
227.2K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
50.3K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
535.3K
bc

AŞKLA BERDEL

read
85.2K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
31.2K
bc

Ne Olacak Halim (Türkçe)

read
14.4K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook