Travis bir an dondu kaldı. Viktor’un gülüşü odanın beton duvarlarında yankılanırken, Sary’nin ekrandaki görüntüsü titriyordu – sanki sinyal zayıflamış gibi. Ama o dudak hareketi... “Yalan söylüyorlar...” O an her şey netleşti. Travis’in gözleri kısıldı, çenesi kilitlendi.
“Marry,” diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçak, “sağa yaslan. Üç... iki...”
Viktor tam “Şimdi defterleri—” diyecekti ki Travis cebinden çıkardığı küçük metal kutuyu – o eski jammer’ı – yere fırlattı. Cihaz yere çarptığında bir elektrik çıtırtısı yükseldi, ardından tüm odadaki ışıklar titreyip söndü. Ekran karardı. Karanlık çöktü. Sadece Viktor’un “Ne—” diye başlayan bağırışı duyuldu.
Ben sağa atladım, Travis sola. Karanlıkta adımlarımız beton zeminde yankılandı. Viktor’un adamlarından biri – iri yarı, nefesi hırıltılı olan – bana doğru hamle yaptı. Kolunu hissettim, havayı yardı ama ıskaladı. Eğildim, Travis’in bana verdiği bıçağı çektim, adamın baldırına sapladım. Adam bir küfürle yere yığıldı, silahı elinden kayıp takırdadı. Bıçağı çekip aldım, kan sıcak ve yapışkan parmaklarımın arasında aktı.
Travis Viktor’a ulaşmıştı. Karanlıkta gölgeler gibi çarpıştılar. Yumruk sesleri, ete çarpan et, kemik çıtırtısı. Viktor’un soğuk sesi bir anda keskin bir acıyla böldü: “Seni lanet olası—” Travis’in dirseği Viktor’un çenesine oturmuştu. Adam geriye sendeledi, sırtı duvara çarptı.
Işıklar yeniden yandı – biri jeneratörü devreye sokmuş olmalıydı. Loş sarı ampuller titreyerek canlandı. Oda şimdi bir savaş alanına dönmüştü: yerde yatan adam, kan lekesi, dağılmış kâğıtlar, kırık sandalye.
Viktor duvara yaslanmış, dudağı patlamış, burnundan kan sızıyordu. Elinde bir tabanca belirdi – nereden çıkardığını anlamadık bile. Namlu Travis’e döndü.
“Durun,” dedi Viktor, sesi boğuk ama hâlâ alaycı. “Bir adım daha atarsanız Travis’in kafasını dağıtırım. Sonra da karısını.”
Ben donakaldım. Travis ellerini yavaşça kaldırdı ama gözleri Viktor’un gözlerinden ayrılmıyordu.
O anda kapı gürültüyle açıldı.
Sary.
Gerçek Sary.
Elleri hâlâ bağlı ama ağzındaki bant yırtılmış, gözleri alev alev. Arkasında bir adamı – muhtemelen nöbetçiyi – sürükleyerek getiriyordu; adamın kafası yana düşmüş, baygın ya da ölü. Sary’nin elinde adamın tabancası vardı.
Viktor bir an şaşkınlıkla döndü. O anlık boşluk yetti.
Travis öne atıldı, Viktor’un silahlı elini yakaladı, bileğini büktü. Tabanca yere düştü, patladı – mermi beton zemini delip kıvılcımlar çıkardı. Ben koştum, Sary’ye ulaştım, bağlarını keskin bir hareketle kestim. Sary tabancayı bana uzattı, “Al,” dedi nefes nefese. “Ben iyiyim.”
Viktor şimdi üçümüze karşı yalnızdı. Geri geri gidiyordu, duvara doğru. Yüzünde ilk kez gerçek bir korku gördüm.
“Defterler...” diye mırıldandı. “Sırlar... siz—”
Travis bir adım attı. “Sırlar bitti Viktor. Senin için bitti.”
Sary öne çıktı, sesi titriyordu ama kararlıydı: “Hatırlamayı silah yaptın. Ama unuttun ki biz de hatırlıyoruz. Ve biz üçüz.”
Viktor’un eli cebine gitti – belki başka bir silah, belki zehir, belki son bir numara. Ama Travis daha hızlıydı. Bir yumruk daha attı, bu sefer tam şakağına. Viktor’un gözleri kaydı, dizleri büküldü, yere yığıldı. Bilinci kapanırken hâlâ mırıldanıyordu: “...daha bitmedi...”
Sessizlik çöktü. Sadece üçümüzün nefesleri ve damlayan kanın sesi.
Sary bana sarıldı, sonra Travis’e. Üçümüz birbirimize tutunduk, sanki bırakırsak her şey yeniden dağılacakmış gibi.
“Gerçekten kurtuldun mu?” diye sordum, sesim kırık.
Sary başını salladı. “Bağlı olduğum odanın kapısını kırdım. Adamı bayılttım. Senin rüyan... sanki hissettim. ‘Beni bul’ dedim içimden. Ve siz geldiniz.”
Travis yere çöktü, sırtını duvara yasladı. “Jammer çalışmasaydı...”
“Ama çalıştı,” dedi Sary. “Ve biz buradayız.”
Dışarıdan siren sesleri yükselmeye başladı. Yakınlardaki terk edilmiş istasyona gelen polis araçları. Belki takip eden biri ihbar etmişti, belki de Viktor’un kendi adamlarından biri kaçmıştı.
Travis ayağa kalktı, elini uzattı. “Gitmemiz lazım. Hâlâ defterler var. Hâlâ sırlar var. Ama bu sefer biz kontrol ediyoruz.”
Sary gülümsedi – yorgun, morarmış ama gerçek bir gülümseme. “Üçümüz.”
Ben de elimi uzattım. “Üçümüz.”
Kapıdan çıktık. Yağmur yeniden başlamıştı, ama bu sefer soğuk değil, temizleyici gibiydi. Sirenler yaklaşıyordu. Biz ise karanlık rayların arasından, nehre doğru koşmaya başladık.
Viktor yerde yatıyordu. Ama gölgesi hâlâ oradaydı – biliyorduk. Pazarlık bitmemişti. Sadece şekil değiştirmişti.
Şimdi avcı bizdik.
Ve nehir akmaya devam ediyordu.
Bu sefer dalgaları bizim için değil, bizimle birlikte yükseliyordu.
Nehir kıyısındaki bahçe evine vardığımızda saat sabaha karşı dördü geçmişti. Arabayı bahçenin en kuytu köşesine, söğüt ağaçlarının gölgesine çektik ki farların ışığı yola vurmasın. Kapıyı açtığımız anda içeriden sobanın kalan közü bize hafif bir sıcaklık ve odun kokusuyla karşıladı; ama o koku bile artık güven vermiyordu. Sary önde girdi, ayakkabılarını çıkarmadan doğrudan kanepeye yürüdü, dizlerini kendine çekti, kollarını bacaklarının etrafına doladı. Yüzündeki morluklar loş ışıkta daha da koyu görünüyordu; sol gözünün altında bir halka, dudağının kenarında kurumuş kan izi. Travis kapıyı üç kez kilitledi, zinciri taktı, sonra pencere perdelerini sıkıca çekti. Ben mutfağa geçtim, ellerim hâlâ titreyerek çaydanlığı ocağa koydum. Su kaynayana kadar üçümüz de konuşmadık. Sadece nefeslerimiz, sobanın ara sıra çıtırtısı ve dışarıdaki yağmurun camlara vuruşu vardı. Sanki dünya dışarıda kalmış, biz bu küçük evin içine hapsolmuş gibiydik; ama biliyorduk ki gölge hâlâ peşimizdeydi.
Çay fincanlarını masaya koyduğumda Sary nihayet konuştu. Sesi boğuktu, boğazında hâlâ bir yerlerde sıkışmış bir korku parçası varmış gibi. “O odada… karanlıkta saatlerce oturdum. Bağlı değildim hep, sonradan bağladılar. Ama önce serbesttim. Viktor gelip konuşuyordu benimle. Bana sizin hakkınızda şeyler anlattı. Travis’in Berlin’de yaptığı işleri, Marry’nin defterlere yazdığı her şeyi bildiğini söyledi. ‘Onlar seni kurtarmaya gelecek,’ dedi, ‘ama geldiklerinde çok geç olacak.’ Sonra güldü. O gülüş… sanki içimde bir şey kırıldı.” Sary fincanı tuttu ama içmedi, sadece buharına baktı. “Ama ben de ona bir şey söyledim. ‘Onlar gelmeyecek,’ dedim. ‘Çünkü onlar seni tanıyor. Senin oyunlarını biliyor.’ Yalan söyledim tabii. Ama o an inanmış gibi baktı bana. O anlık şüphe… belki o şüphe sayesinde kapıyı kırabildim.” Travis elini Sary’nin dizine koydu, hafifçe sıktı. “Sen direndin,” dedi. “Ve biz geldik. Bu yeter.” Ama sesindeki titreme yalan söylemiyordu; hâlâ suçluluk taşıyordu içinde.
O gece uyumadık. Masanın etrafına oturduk, defterleri yeniden açtık. Travis eski dosyalarını çıkardı – Berlin yıllarından kalan USB’ler, şifreli not defterleri, hatta birkaç tane eski polaroid fotoğraf. Fotoğraflardan birinde Viktor gençti, arkasında loş bir bar, elinde bir kadeh, gülümsüyordu. Travis o fotoğrafı uzun uzun inceledi. “Bu adamı ben yarattım,” dedi sonunda. “Hayır, o kendini yarattı ama ben ona araç verdim. Hatırlama teknikleri… hipnoz benzeri şeyler… insanları geçmişleriyle yüzleştirmek yerine geçmişlerini silmek. Unutturmak. Para için yaptım. Sonra vicdanım kaldıramadı. Defterleri alıp kaçtım. Ama meğer o defterler onun için bir silahmış. İçinde herkesin unuttuğu sırlar varmış.” Sary başını kaldırdı. “Bende de var mı?” diye sordu. Travis sustu. Sonra yavaşça başını salladı. “Evet. Çocukken… annenle babanın ayrıldığı gece… sen uyumamıştın. Kapının arkasından dinlemiştin. Babanın ‘Başka biri var’ dediğini duymuştun. O cümleyi yıllarca unuttuğunu sanıyordun. Ama Viktor bulmuştu. Sana hatırlattı. O gece kâbus gördüğünü söyledi.” Sary’nın gözleri doldu ama ağlamadı. “Hatırlıyorum şimdi,” dedi. “Ve o kâbusu tekrar yaşamak istemiyorum. Ama eğer o sırları kullanıyorsa… başkalarını da kırabilir.”
Sabahın ilk ışıkları camlara vurduğunda karar verdik: Artık kaçmayacaktık. Viktor’u bulacaktık. Ama bu sefer onun kurallarına göre değil. Travis eski bağlantılarını yeniden aramaya başladı. Berlin’den bir adam – “Karga” lakaplı biri – hâlâ yaşıyordu ve borçluydu Travis’e. Telefonu açtığında sesi yorgun ama tanıdıktı. “Viktor Doğu’da,” dedi Karga. “Leipzig yakınlarında, eski bir tekstil fabrikası. Ama dikkat et. Adamı koruyan bir ekip var artık. Eski Stasi bunker’larından birini kullanıyorlar. Girişi tuzaklı. Kamerası var. Ve içeride… deney odası gibi bir şey kurmuş. İnsanları bağlıyor, onlara eski anılarını gösteriyor. Bazıları kırılıyor. Bazıları konuşuyor. Bazıları… susuyor.” Travis telefonu kapattıktan sonra bize baktı. “Gidiyoruz,” dedi. “Ama bu sefer hazırlıklı olacağız. Silah, jammer, sahte kimlikler, her şey.”
İki gün boyunca hazırlandık. Frankfurt’un kenar mahallelerinde eski tanıdık bir adamdan – emekli bir çilingir – maymuncuk takımı aldık. Travis bir arkadaşından eski model bir drone getirdi; küçük, sessiz, gece görüşlü. Sary’nin morlukları geçmeye başlamıştı ama hâlâ topallıyordu hafifçe; yine de “Ben de geliyorum,” dedi ve kimse itiraz etmedi. Üçüncü günün akşamı yola çıktık. Arabayı Leipzig’in otuz kilometre dışında bir orman yolunda bıraktık, gerisini yaya gittik. Gece on biri geçmişti. Hava soğuktu, ay yoktu, sadece yıldızlar ve drone’un hafif vızıltısı. Fabrikaya yaklaştığımızda drone’u havalandırdık. Ekranında gördüklerimiz içimizi buz kestirdi: Yüksek telli çit, köpekler, iki nöbetçi kulesi, girişte hareket sensörleri. Ama asıl ürkütücü olan fabrikanın içinden sızan mavi ışıklar ve ara sıra duyulan boğuk bir çığlık – insan mı, makine mi anlayamadık.
Travis drone’u daha yakına gönderdi. Bir pencereden içeriyi gördük: Uzun bir koridor, floresan lambalar, duvarlarda eski makineler. Koridorun sonunda bir kapı, önünde iki silahlı adam. Kapının üstünde el yazısıyla yazılmış bir tabela: “Erinnerungskammer” – Hatıra Odası. Sary’nin eli kolumu sıktı. “Orada,” dedi. “Beni orada tuttular.” Travis başını salladı. “O zaman oraya gireceğiz. Ama önce dış güvenlik çemberini kıracağız.”
Plan basit ama riskliydi: Drone’u sensörlerin üzerine yönlendirdik, jammer’ı maksimum güce getirdik. Elektromanyetik dalga yayıldığında tellerin üzerindeki ışıklar titredi, kameralar karardı, köpekler havlamaya başladı ama yönlerini şaşırdılar. Biz o karmaşada çitin altına açtığımız küçük bir delikten girdik. İçeri sızdık. Travis önde, ben ortada, Sary arkada. Koridorlara daldık. Her adımda kalp atışlarımız kulaklarımızda zonkluyordu. Bir köşede nöbetçiyle karşılaştık – genç, tedirgin. Travis bir anda üstüne atladı, boynuna kolunu doladı, sessizce yere yatırdı. Adam bayıldı. Silahını aldık. İlerledik.
Hatıra Odası’nın kapısına vardığımızda içeriden sesler geliyordu. Viktor’un sesi. Soğuk, kontrollü. “Şimdi hatırlayacaksın,” diyordu. “O günü. O yangını. Annenin çığlığını.” Bir kadının hıçkırığı yükseldi. Travis kapıyı tekmeledi. Kapı açıldı. İçeride loş bir oda: ortada bir sandalye, bağlı bir kadın, başında elektrotlar, ekranda eski bir video oynuyordu – yanan bir ev, çığlıklar. Viktor sandalyenin yanında duruyordu, elinde bir tablet. Bizi görünce gülümsedi. “Geldiniz,” dedi. “Tam zamanında.”
O an her şey patladı. Travis öne atıldı, Viktor tabletini kaldırıp bir düğmeye bastı – odadaki ışıklar kırmızıya döndü, sirenler çalmaya başladı. Kadın sandalyesinde çırpındı. Sary koşup kadının bağlarını çözmeye çalıştı. Ben Viktor’a doğru gittim, elimde tabanca. Ama Viktor hızlıydı; masanın arkasına geçti, bir çekmeceden başka bir silah çıkardı. Ateş etti. Mermi omzumun yanından geçti, duvara saplandı. Travis Viktor’un üstüne atladı, ikisi yere yuvarlandı. Yumruklar, tekmeler, küfürler. Sary kadını çözdü, kadını kolundan tutup dışarı sürükledi. “Kaçın!” diye bağırdı.
Ama kaçamadık. Dışarıdan ayak sesleri geldi. Adamlar. Beş, belki altı kişi. Koridor kapısı kapandı, kilitlendi. Viktor yerden kalktı, dudağı kanıyordu ama gülümsüyordu hâlâ. “Burası benim evim,” dedi. “Siz misafirsiniz. Ve misafirler… hatırlar.” Elini kaldırdı, odanın köşesindeki bir projektör çalıştı. Duvara yansıyan görüntü: Bizim üçümüz. Çocukken. Sary’nin bisikletten düştüğü gün, Travis’in Berlin’deki ilk işi, benim defterime yazdığım ilk cümle. “Bakın,” dedi Viktor. “Sırlarınız burada. Ve ben onları silah yaptım.”
Travis ayağa kalktı, nefesi kesik kesik. “O silahı sana karşı kullanacağız,” dedi. Sonra cebinden bir şey çıkardı – küçük bir flash bellek. “Bunu Berlin’de senin sistemine yüklemiştim. Sen fark etmeden. Hatırlama teknikleri… tersine çevrilebiliyor. Senin kendi beynine karşı.” Viktor’un yüzü ilk kez soldu. Travis düğmeye bastı. Odadaki projektör titredi, görüntüler karıştı, Viktor’un kendi anıları ekrana yansımaya başladı: Çocukken terk edildiği ev, babasının dayakları, ilk cinayeti… Viktor ellerini başına götürdü, “Hayır… hayır…” diye mırıldandı. Diz çöktü.
O an kapı kırıldı. Karga gelmişti. Yanında üç adam. “Borç ödüyoruz,” dedi sadece. Silahlar patladı. Viktor’un adamları yere yığıldı. Biz üçümüz birbirimize sarıldık. Viktor hâlâ yerdeydi, gözleri boş bakıyordu, kendi hatıralarının içinde kaybolmuştu.
Dışarı çıktığımızda şafak söküyordu. Fabrika yanıyordu – Karga’nın adamlarından biri yangın çıkarmıştı. Alevler gökyüzüne yükselirken biz ormandan uzaklaştık. Arabaya bindik. Leipzig’den uzaklaştık. Frankfurt’a dönerken kimse konuşmadı. Sadece radyo açıktı, eski bir şarkı çalıyordu.
Bahçe evine vardığımızda kapıyı açtık, sobayı yaktık. Sary kanepeye oturdu, Travis yanına. Ben çay koydum. Defteri açtım, son sayfaya yazdım:
“Viktor kırıldı.
Ama kırılan sadece o değildi.
Biz de kırıldık.
Yine de üçüz.
Ve nehir akmaya devam ediyor.”
Travis elimi tuttu. Sary başını omzuna yasladı. Dışarıda yağmur durmuştu. Gökyüzü açılmıştı. İlk kez, gerçekten nefes alabildik.
Nehir kıyısındaki bahçe evine geri döndüğümüzde, Frankfurt’un o tanıdık nemli havası bile bize yabancı geliyordu artık; sanki şehir de bizimle birlikte değişmiş, sokak lambalarının sarı ışığı bile daha keskin, daha sorgulayıcı bakıyordu. Arabayı yine söğütlerin altına çektik, motoru susturduğumuz anda sessizlik kulaklarımızda uğuldadı – sadece nehrin taşlara vuruşu ve uzaklardan gelen bir tren düdüğü vardı. Kapıyı açtığımızda içerisi hâlâ o son kaçışımızın kokusunu taşıyordu: ıslak toprak, barut, ter ve korku. Sobayı yeniden yaktık; Travis odunlara üfledi, alevler yavaş yavaş yükseldi, turuncu ışık yüzlerimizi yaladı. Sary kanepeye çöktü, botlarını çıkarmadan dizlerini göğsüne çekti, ellerini kollarının arasına sıkıştırdı. Yüzündeki morluklar artık sarı-yeşile dönmeye başlamıştı ama göz altlarındaki gölgeler silinmiyordu. Ben mutfağa geçtim, ellerim alışkanlıkla hareket ederek su kaynattım, üç fincan çay hazırladım – ama bu sefer şeker koymadım, kimse tat istemiyordu. Fincanları masaya koyduğumda üçümüz de aynı anda oturduk; masanın ortasında hâlâ açık duran defter, son yazdığım satırlarla bizi izliyordu: “Viktor kırıldı. Ama kırılan sadece o değildi. Biz de kırıldık. Yine de üçüz. Ve nehir akmaya devam ediyor.”
Travis fincanı eline aldı ama içmedi, sadece parmaklarıyla kenarını okşadı. “O son anda,” dedi alçak sesle, “projektörü çalıştırdığımda… Viktor’un gözlerine baktım. İlk kez gerçekten korktuğunu gördüm. Kendi hatıralarının içinde boğuluyordu. Ama o korku… bulaşıcıydı. Ben de kendi geçmişimi gördüm ekranda. Berlin’deki o geceyi. İlk defa birinin beynine girip bir anıyı silmeye çalıştığım geceyi. Adamın adı Hans’tı. Karısı ölmüştü, trafik kazasında. Hans intihar etmek istiyordu. Viktor bana ‘Onu kurtar,’ demişti. ‘Unuttur acıyı.’ Ben de yaptım. Ama Hans ertesi gün yine geldi. ‘Acıyı unuttum ama kendimi de unuttum,’ dedi. Gözleri boş bakıyordu. O gün anladım ki silmek kurtarmak değil, yok etmekti.” Sary başını kaldırdı, sesi kırık ama kararlı: “O kadın… Hatıra Odası’nda bağlı olan… o da mı Hans gibiydi?” Travis başını salladı. “Muhtemelen. Viktor artık sadece para için yapmıyordu. Bir tür… din gibiydi onun için. Hatıraları kontrol etmek, insanları yeniden şekillendirmek. Kendini tanrı sanıyordu.” Ben araya girdim: “Ama tanrı değildi. Ve şimdi kırık bir adam. Peki ya biz? Biz neyiz şimdi?” Üçümüz de sustuk. Sobanın ateşi çıtırtıyla bir odun daha yaktı, sanki soruma cevap veriyordu.
O gece yine uyumadık. Defterleri masaya yaydık, Travis’in getirdiği USB’leri bilgisayara taktık. Ekranın mavi ışığı odanın duvarlarında dans ederken eski dosyaları tek tek açtık. Birinde Viktor’un kendi yazdığı notlar vardı – şifreli, ama Travis hepsini çözmüştü yıllar önce. “Bakın,” dedi Travis, bir dosyayı işaret ederek. “Viktor’un son projesi. ‘Kollektif Unutuş Ağı.’ Bir tür bulut sistemi. İnsanların travmalarını topluyor, analiz ediyor, sonra belirli tetikleyicilerle yeniden aktive ediyor. Amaç… toplumu kontrol etmek. Politikacılar, iş insanları, hatta sıradan insanlar. Herkesin bir kırılma noktası var diyor. O noktayı bulup bastırıyor. Ya da patlatıyor.” Sary’nın yüzü soldu. “Beni de o ağa mı ekledi?” Travis sustu. Sonra yavaşça başını salladı. “Evet. Senin dosyanı buldum Leipzig’deki sunuculardan birinde. Ama silmedim. Silersem iz bırakırdı. Onun yerine… bir tuzak bıraktım. Eğer biri dosyana erişirse, konumumuzu sahte bir sinyalle Leipzig’in tam ters yönüne, Dresden’e yönlendiriyor. Zaman kazanmak için.” Ben sordum: “Peki ya diğerleri? O ağda kaç kişi var?” Travis dosyayı kaydırdı. Yüzlerce isim. Bazıları tanıdıktı – Berlin’deki eski gazeteciler, bir avukat, hatta bir polis şefi. “Yüzlerce,” dedi. “Ve her biri bir bomba. Viktor kırıldı ama ağı hâlâ canlı. Sunucular hâlâ çalışıyor.”
Sabah olduğunda karar verdik: Ağı yok edecektik. Ama bu sefer sadece kaçmak ya da savunmak değil, kökünden kesmek istiyorduk. Travis Karga’yı yeniden aradı. “Fabrika yandı ama sunucular başka yerde,” dedi Karga telefonda. “Viktor’un ana veri merkezi Berlin’in altında, eski bir Nazi sığınağında. Girişi Potsdamer Platz’ın altındaki terk edilmiş bir metro tünelinden. Ama orası kale gibi. Biometrik kilitler, lazer sensörler, kendi jeneratörü var. Ve hâlâ aktif bir güvenlik ekibi bekliyor. Viktor’un ‘temizlikçileri’ diyorlar kendilerine.” Travis telefonu kapattıktan sonra bize baktı. “Berlin’e gidiyoruz,” dedi. “Ama bu sefer farklı olacak. Önce bilgi toplayacağız. Sonra vuracağız.”
İki hafta boyunca hazırlandık. Frankfurt’ta kaldık ama artık bahçe evinde değildik; şehir merkezinde küçük, kimsenin dikkatini çekmeyecek bir Airbnb’deydik. Pencereleri siyah folyoyla kapattık, kapıya ekstra kilit taktık. Travis geceleri kod yazıyordu – ağı hacklemek için bir virüs geliştiriyordu. “Adını ‘Echo’ koydum,” dedi bir gece, gözleri kan çanağı. “Viktor’un kendi hatıralarını ona geri yansıtacak. Ama bu sefer sunuculara bulaşacak. Her dosyayı kendi sahibine geri gönderecek. Travmayı silmek yerine… yüzleştirecek. Bazıları dayanamayacak. Ama en azından kontrol Viktor’un elinden çıkacak.” Sary o sırada masanın başında oturmuş, kendi çocukluk fotoğraflarına bakıyordu – Travis’in getirdiği kutudan çıkardığımız eski albümlerden. “Benim dosyamı da mı geri gönderecek?” diye sordu. Travis başını salladı. “Evet. Ama sen hazır olacaksın. Biz yanındayız.” Sary uzun süre sustu. Sonra, “Tamam,” dedi. “Yüzleşelim.”
Berlin’e vardığımızda hava buz gibiydi. Ocak ayının sonlarıydı, kar başlamıştı. Potsdamer Platz’ın ışıkları altında turistler fotoğraf çektirirken biz metro girişinin arkasındaki terk edilmiş tünel kapısına yöneldik. Travis’in eski bir tanıdığı – bir tünel kaşifi – bize harita vermişti. Kapıyı maymuncukla açtık, içeri girdik. Karanlık, nemli, farelerin koşuşturduğu bir tünel. Fenerlerimizi kıstık, adım adım ilerledik. Yaklaşık yirmi dakika sonra bir beton duvarla karşılaştık; üstünde eski bir Nazi kartalı kazınmıştı, ama üstü grafitilerle kaplıydı. Travis biyometrik kilidi inceledi. “Parmak izi ve retina,” dedi. “Ama Viktor’un sistemi hâlâ onun eski parmak izini tanıyor olabilir.” Elini tarayıcıya koydu. Bir an sessizlik. Sonra yeşil ışık yandı. Kapı tıslayarak açıldı.
İçeri girdiğimizde kendimizi bir bilimkurgu filminde sandık. Uzun bir koridor, floresan lambalar, duvarlarda kablolar, havada hafif bir ozon kokusu. Sonunda ana odaya ulaştık: devasa bir server farmı. Yüzlerce rack, mavi ışıklar yanıp sönüyor, fanların uğultusu kulakları dolduruyordu. Ortada bir kontrol konsolu, üstünde Viktor’un hologramı – önceden kaydedilmiş bir mesaj. “Hoş geldiniz,” diyordu hologram gülümseyerek. “Siz buraya kadar gelebildiyseniz, tebrikler. Ama bu sonunuz olacak.” Travis konsola yaklaştı, Echo virüsünü USB’ye taktı. “Hayır,” dedi. “Bu senin sonun.” Düğmeye bastı.
O an her şey değişti. Server’ların ışıkları kırmızıya döndü, sirenler çalmaya başladı. Hologram titredi, bozuldu. Viktor’un sesi kesik kesik gelmeye başladı: “Ne… yaptın… sen…” Ekranlarda dosyalar bir bir açıldı, yüz binlerce hatıra aynı anda sahiplerine geri gönderilmeye başlandı. Travis’in yüzü ter içindeydi. “Beş dakika içinde sistem çökecek,” dedi. “Ama güvenlik ekibi geliyor. Kaçmamız lazım.” Tam o sırada kapılar açıldı. Altı adam, siyah üniformalı, otomatik silahlı. Ateş ettiler. Mermiler server rack’lerine saplandı, kıvılcımlar çıktı. Biz yere atıldık. Sary bir masanın arkasına saklandı, Travis’le ben karşılık verdik – elimizdeki tabancalarla. Bir adamı vurdum, diğeri Travis’in omzuna sıyırdı. Kan aktı. Sary bağırdı: “Buradan çıkın!” Ama çıkamadık. Koridor kapandı, kilitlendi.
O an Travis ayağa kalktı, yarasına rağmen. “Echo’yu tamamladım,” dedi. “Ama son bir şey lazım.” Konsola koştu, kendi parmak izini tarattı. Ekran titredi. “Şimdi… kendi hatıramı yüklüyorum. Viktor’un beynine değil… ağın kalbine. Eğer çökerse, her şey silinecek. Ama ben de… silineceğim.” Sary haykırdı: “Hayır!” Travis bize döndü, gözleri dolu dolu. “Üçümüzüz demiştik. Ama bazen üçten ikiye düşmek gerekir. Siz yaşayın. Hatırlayın. Ve anlatın.” Elini uzattı, son kez dokunduk. Sonra düğmeye bastı.
Işıklar söndü. Karanlık çöktü. Server’ların fanları durdu. Sessizlik. Sadece bizim nefeslerimiz. Travis yere yığıldı. Sary yanına koştu, başını kucağına aldı. “Travis…” diye fısıldadı. Travis gülümsedi, zayıfça. “Deftere yaz… Marry. ‘Travis gitti. Ama sırlar gitti onunla. Artık özgürüz.’” Gözleri kapandı. Sary hıçkırdı. Ben yanlarına çöktüm, kolumu Sary’nin omzuna attım. Karanlıkta birbirimize sarıldık.
Ne kadar süre geçti bilmiyorum. Sonra uzaktan patlama sesleri geldi. Güvenlik ekibi içeri girmeye çalışıyordu ama sistem çökmüştü, kapılar açılmıyordu. Biz arka çıkıştan çıktık – Travis’in haritasında işaretlediği gizli bir tünelden. Dışarı çıktığımızda kar yağıyordu. Berlin’in ışıkları uzakta parlıyordu. Sary’yle birbirimize baktık. İkimiz kalmıştık.
Bahçe evine döndüğümüzde üç hafta geçmişti. Sobayı yaktık. Defteri açtım. Son sayfaya Travis’in son sözlerini yazdım. Altına Sary ekledi: “O gitti. Ama bizi kurtardı. Hatıralarımız artık bizim. Kimse alamaz.”
Nehir akmaya devam ediyordu.
Sessizce.
Ama bu sefer dalgaları yas tutuyordu.
Ve biz… hâlâ buradaydık.
İkimiz.
Ama Travis’in gölgesi her zaman yanımızda olacaktı.
Günler geçti. Mesajlar kesildi. Tehditler bitti. Viktor’un ağı yok olmuştu. Ama içimizdeki boşluk büyüyordu. Sary bir gece, “Ona bir mezar yapalım,” dedi. Bahçeye, nehrin kenarına küçük bir taş diktik. Üstüne yazdık: “Travis. Hatırlayan. Unutturan. Kurtaran.”