28. BÖLÜM

2294 Kelimeler
Marry ve Travis’in tanışma hikâyesi, Frankfurt’un o nemli, yaprak dökümüyle ağırlaşmış Ekim akşamlarında sadece bir başlangıç değildi; o, ikisinin de ayrı ayrı taşıdığı kırık parçaların birbirine dokunup, yavaş yavaş, neredeyse fark edilmeden, yeni bir bütün oluşturmaya başladığı uzun bir süreçti. Marry o günlerde Café am Fluss’ın en sevilen garsonuydu; sabah vardiyalarında kahve makinesinin buharı yüzüne çarpıyor, öğleden sonraları ise nehirden esen soğuk rüzgâr önlüğünün eteklerini dalgalandırıyordu. Yirmi beş yaşındaydı ve hayatı, dışarıdan bakıldığında sıradan görünüyordu: sabah yedide kalkıyor, bisikletle işe gidiyor, akşam sekizde eve dönüyor, Sary’yle sobanın başında oturup şarap içiyor, eski plaklardan dinledikleri şarkılara eşlik ediyorlardı. Ama Marry’nin içinde hep bir yer eksik kalıyordu; Berlin’deki o kaotik yıllardan kalma bir boşluk, squatlarda geçirdiği gecelerin, Tresor’un bass vuruşlarının, Sary’yle sabaha kadar yaptıkları konuşmaların yarattığı bir hasret. Ailesi hâlâ Bavyera’da, hâlâ “Ne zaman evleneceksin, ne zaman torun vereceksin?” diye soruyordu telefonlarda. Marry cevap vermiyordu artık; “Benim ailem burası,” diyordu Sary’ye, elini bahçe evinin ahşap masasına vurarak. O masada Travis’le tanıştığı akşam, her şey değişti. Travis kapıdan girdiğinde yağmur damlaları paltosundan süzülüyordu; saçları ıslak, gözleri yere bakıyordu, sanki kimseyi görmek istemiyordu. Marry onu ilk fark ettiğinde içinden bir ses yükseldi: “Bu adamın gözleri çok tanıdık.” Tanıdık değildi aslında; ama o gri ton, Berlin’in kış gecelerindeki sis rengini taşıyordu, Marry’nin kendi gençliğinde gördüğü, ama unuttuğu bir rengi. Travis sipariş verdiğinde sesi alçaktı, neredeyse fısıltı gibi: “Siyah kahve, şekersiz.” Marry fincanı getirirken masaya eğildi, “Soğuk dışarıda, ısınmak ister misiniz?” diye sordu gülümseyerek – standart garson cümlesiydi ama Travis’in yüzündeki ifadeyi görünce cümle birden samimi oldu. Travis başını kaldırdı; Marry’nin mavi gözlerine baktı ve bir an duraksadı. O mavide bir ışık gördü; Berlin’in bodrum katlarında, Viktor’un gri gözlerinin karşısında hiç görmediği bir ışık. “Teşekkürler,” dedi sadece. Marry gitmedi hemen; masanın kenarına yaslandı, “Berlin’den mi geldiniz? Yüzünüzde o şehir var.” Travis şaşırdı; kimse bu kadar çabuk anlamamıştı. “Evet,” dedi. “Yeni döndüm.” Marry’nın gözleri parladı: “Ben de oradaydım bir zamanlar. Kreuzberg’de yaşadım, Tresor’u bilir misiniz?” Travis başını salladı: “Bilirim. Ama ben daha çok… bodrumlarda kaldım.” Marry güldü, o kahkahası ki Travis’in kulaklarında yankılandı uzun süre: “Bodrumlar mı? Orası da ayrı bir dünya. Ben dans ederdim, sen ne yapardın?” Travis sustu; cevap vermek istemiyordu ama Marry’nin bakışında bir davet vardı, yargı yoktu, sadece merak. “İnsanların anılarını düzeltiyordum,” dedi sonunda. Marry kaşlarını kaldırdı: “Hipnoz mu? Gerçekten mi?” Travis başıyla onayladı. Marry masaya oturdu – vardiyası bitmek üzereydi zaten – ve “Anlat,” dedi. Travis anlattı; kısa, kesik cümlelerle: Viktor’u, Clara’yı, Spree Nehri’ni, ama detaylara girmedi. Marry dinledi; gözleri doldu ama ağlamadı. “Sen kurtarıcıymışsın,” dedi. Travis acı bir gülümsemeyle cevap verdi: “Hayır. Sadece başka bir kırık parçaydım.” O akşam kafe kapandığında Marry Travis’i eve davet etti; “Sary de orada olacak, sobayı yakarız, ısınırız.” Travis tereddüt etti; yalnız kalmayı tercih ederdi ama Marry’nin elini uzatışında bir sıcaklık vardı, reddedilemez bir sıcaklık. Bahçe evine vardıklarında Sary kapıyı açtı; uzun kestane saçları, yeşil gözleri, sessiz ama keskin bakışı. “Bu kim?” diye sordu. Marry güldü: “Berlin’den dönen biri. Adı Travis.” Sary başıyla selamladı; Travis’i süzdü, gözlerindeki boşluğu gördü, kendi gençliğindeki boşluğa benzetti. İçeri girdiler; soba yanıyordu, odada odun kokusu ve Marry’nin yaptığı bitki çayı. Travis koltuğa oturdu, ellerini ovuşturdu; titriyordu hâlâ. Marry çay koydu, yanına oturdu. Sary karşı koltuğa geçti, sustu ama dinledi. Travis o gece ilk kez uzun uzun konuştu; Berlin’in bodrum katlarını, EEG cihazlarını, müşterilerin gözyaşlarını, Viktor’un soğuk gülüşünü. Marry elini Travis’in dizine koydu; “Burada güvendesin,” dedi. Travis’in gözleri doldu; ilk kez biri ona “güvendesin” demişti. O gece kaldı; kanepede uyudu, sobanın çıtırtılarıyla. Sabah uyandığında Marry kahvaltı hazırlamıştı; yumurta, ekmek, kahve. Travis kalktı, “Gitmeliyim,” dedi ama gitmedi. O gün kafeye gitti yine; Marry’nin vardiyasını bekledi, birlikte yürüdüler nehre. Yağmur durmuştu; nehir sakin akıyordu. Marry elini tuttu Travis’in; Travis bırakmadı. Günler haftalara dönüştü; Travis her sabah kafeye geliyor, Marry’yle öğle molalarında nehir kenarında yürüyor, akşamları eve dönüyordu. Sary izliyordu onları; bazen gülümsüyordu, bazen endişeleniyordu. Travis’in geceleri kâbus gördüğünü biliyordu; uykusunda “Viktor” diye sayıkladığını, ter içinde uyandığını. Bir gece Travis uyandı, nefes nefese; Marry yanına gitti, sarıldı. “Anlat,” dedi. Travis anlattı; Spree’ye atılan cesedi, kalp krizini, Viktor’un “Temizle” deyişini. Marry dinledi; sonra “Sen katil değilsin,” dedi. “Kurtarıcıydın. Ama kurtarmak için kendini feda ettin.” Travis ağladı o gece; Marry’nin omzunda, sessizce. Sabah kalktıklarında Travis defterini çıkardı; sararmış sayfaları Marry’ye gösterdi. Marry okudu; her satırda Travis’in acısını hissetti. “Bunu saklayalım,” dedi. “Bir gün lazım olacak.” Travis başını salladı; o defter artık ikisinin sırrıydı. Kış yaklaştıkça ilişki derinleşti; Travis hostelden taşındı, bahçe evine yerleşti. Artık üç kişiydiler; sabahları birlikte kahvaltı yapıyor, akşamları sobanın başında oturuyor, Travis Berlin anılarını anlatıyor, Marry resim çiziyor, Sary defterine not düşüyordu. Bir akşam Marry Travis’e sarıldı, “Seni seviyorum,” dedi. Travis sustu uzun süre; sonra “Ben de seni,” dedi – ilk kez birine söylüyordu bunu. O gece seviştiler; yumuşak, yavaş, birbirlerini keşfeder gibi. Travis’in elleri hâlâ titriyordu ama Marry’nin teninde sakinleşiyordu. Sabah uyandıklarında Travis “Burada kalacağım,” dedi. Marry güldü: “Zaten buradasın.” Sary odadan çıkarken gülümsedi; “Aile olduk,” diye mırıldandı kendi kendine. Ama Berlin’in gölgesi uzundu; Lukas’ın mesajı geldiğinde her şey değişti. Travis “Gitmem lazım,” dedi. Marry ağladı: “Gitme.” Travis “Gitmezsem bizi bulurlar,” dedi. O son gecede yine seviştiler; Travis Marry’nin karnına dokundu, “Eğer bir şey olursa… bu seni korusun,” dedi. Marry anlamadı ama hissetti. Travis gitti; Berlin’e, ağı çökertmeye. Döndüğünde kırılmıştı; gözleri daha gri, elleri daha titrek. Ama Marry’nin kollarında iyileşmeye başladı. O kırıkla birlikte bebek geldi; Nehir. Travis Nehir’i kucağına aldığında gözyaşları damladı; “Seni buldum,” dedi Marry’ye. “Ve seni doğurdum,” dedi bebeğe. Travis öldüğünde Marry yıkıldı; ama Sary tuttu onu. Nehir büyüdü; gri-yeşil gözleri Travis’in, mavi parıltısı Marry’nin, derinliği Sary’nin. Marry yıllar sonra pencereden nehre bakarken düşündü: “O kahve fincanıyla başladı her şey. Bir fincan kahve, bir gülümseme, bir bakış. Ve şimdi nehir akıyor, onun adını taşıyor.” Deftere yazdı o gece: “Marry ve Travis’in tanışması bir sonbahar yağmurunda başladı. Kahve kokusuyla devam etti. Nehir kenarında derinleşti. Sobanın başında ısındı. Sevişmeyle bütünleşti. Bebekle sonsuzlaştı. Ve ölümle bile bitmedi. Çünkü nehir akıyor. Dalgaları hâlâ o gri gözleri, o mavi gülüşü taşıyor. Sonsuza dek.” Sobanın ateşi söndü yavaşça. Ama Marry’nin içindeki ateş hiç sönmedi. Çünkü Travis’i bulmuştu. Ve Travis onu bulmuştu. Bir fincan siyah kahveyle. Bir bakışla. Bir dokunuşla. Ve nehir, onların hikâyesini akıtıyordu hâlâ. Frankfurt’un puslu akşamlarında, Berlin’in gri sislerinde, her yerde. Nehir on yaşına geldiğinde Marry ona anlattı her şeyi; Café am Fluss’ın yerini gösterdi – hâlâ oradaydı, aynı masalar, aynı nehir manzarası. “Burada babanla tanıştım,” dedi. Nehir elini tuttu annesinin: “Ve beni doğurdunuz.” Marry ağladı; ama mutluluk gözyaşlarıydı. Hikâye devam ediyordu; çünkü aşk, bir tanışma anıyla bitmiyordu. Sonsuza kadar akıyordu, nehir gibi. • Marry ve Travis’in tanışmasının üzerinden aylar geçtiğinde, bahçe evi artık sadece bir barınak olmaktan çıkmış, üç insanın –Marry, Travis ve Sary– birbirine kenetlenmiş hayatlarının sıcak, nemli, odun kokulu merkezi haline gelmişti. Kış 2014’ün sonlarına doğru iyice bastırmıştı; Frankfurt’un sokakları buz tutmuş, Main Nehri’nin yüzeyi gri bir ayna gibi donuklaşmıştı, ama bahçe evinin sobası hiç sönmüyordu. Marry sabahları erken kalkıyor, sobaya odun atıyor, sonra mutfakta kahve demliyordu – Travis’in sevdiği gibi siyah, şekersiz, ama yanında bir dilim ekmek ve biraz peynir koyuyordu tabağa, çünkü Travis hâlâ Berlin’den kalma alışkanlıkla az yiyor, bazen günlerce bir şey yemeden durabiliyordu. Travis o kış iş bulmuştu; şehir merkezindeki eski bir kitapçıda çalışıyordu, rafları düzenliyor, tozlu ciltleri yerlerine koyuyor, müşterilere nadiren konuşuyordu ama sorduklarında doğru kitabı buluyordu. İşe giderken bisikletle geçiyordu nehir kenarından, Café am Fluss’ın önünden – o kahve fincanının hâlâ durduğu yerden – ve her seferinde durup bir an bakıyordu camlara, sanki Marry’nin gülüşünü orada yakalayabilecekmiş gibi. Marry ise vardiyalarını azaltmıştı; artık sadece öğleden sonraları çalışıyordu, çünkü Travis’le geçirdiği akşamlar daha önemli geliyordu ona. Akşamları eve döndüklerinde üçü sobanın etrafına oturuyor, bazen sessizce duruyor, bazen Travis’in Berlin anılarını dinliyorlardı. Travis anlatmaya başladığında sesi hâlâ titriyordu; ama Marry’nin elini tutarken, Sary’nin yeşil gözlerindeki anlayışlı bakışla karşılaşırken kelimeler daha az kesik geliyordu. Bir gece, sobanın alevleri duvara uzun gölgeler düşürürken, Travis defterini yeniden açtı – o sararmış, kenarları kıvrılmış, mürekkep lekeli defteri. “Clara’yı hatırlıyor musunuz?” diye sordu alçak sesle. Marry başını salladı; Travis daha önce anlatmıştı Clara’yı, ellili yaşlarında, çocukluk istismarı, tarikat yılları, hafızası paramparça olmuş kadın. “Son seansta ona ‘Artık o anılar senin değil, bir başkasının hikâyesi’ demiştim,” dedi Travis. “Ama o cümleyi söylerken kendime de söylüyordum aslında. Viktor’un gözlerine bakarken, kendi anılarımı silmeye çalışıyordum.” Marry’nin gözleri doldu; Travis’in elini sıktı. “Ama silmedin,” dedi yumuşakça. “Silseydin beni bulamazdın.” Travis sustu uzun süre; sonra defterin bir sayfasına parmağıyla dokundu, orada mürekkeple çizilmiş basit bir nehir resmi vardı – Spree’nin köprüsünden aşağı atılan cesedin izi gibi. “O gece nehirde su sesi hâlâ kulaklarımda,” dedi. “Ama buradaki nehir farklı. Daha sakin. Daha temiz.” Sary o ana kadar sessizdi; sonra kalktı, sobaya bir odun daha attı, alevler yükseldiğinde konuştu: “Nehir temizlemez Travis. Biz temizleriz. Seni temizledik.” Travis başını kaldırdı, Sary’ye baktı; o yeşil gözlerde kendi gri gözlerinin yansımasını gördü. O gece üçü birbirine daha sıkı sarıldı; sobanın sıcaklığı bedenlerini ısıtırken, içlerindeki soğuk yavaş yavaş eriyordu. Baharın ilk işaretleri geldiğinde –Mart 2015’te, nehir kenarındaki söğütler yeşillenmeye başladığında– Marry’nin karnı hafifçe belirginleşmişti. Hamileliği fark ettiklerinde Travis önce donmuştu; sonra Marry’yi kucağına almış, sobanın önünde yere oturmuş, başını karnına yaslamıştı. “Biliyor muydun?” diye sormuştu. Marry gülmüştü: “Şüpheleniyordum. Ama emin olmak istiyordum.” Travis’in gözleri dolmuştu; “Berlin’deyken kendimi kaybettim demiştim sana. Ama seni bulduğumda yeniden buldum. Şimdi de bu bebek… bizi yeniden doğuracak.” Marry Travis’in saçlarını okşamıştı: “O bebek senin mirasın. Ama aynı zamanda bizim kurtuluşumuz.” Sary o akşam deftere yeni bir bölüm açtı: “Nehrin Bebeği.” Sayfaya Travis’in titrek el yazısıyla bir not düştü: “Eğer Viktor’un gölgesi uzarsa, bu çocuk bizi kurtaracak. Çünkü o unutuşu değil, hatırlamayı taşıyacak.” O kıştan sonra Travis daha az kâbus görüyordu; geceleri Marry’nin karnına elini koyup uyuyor, bebeğin tekme atışlarını hissediyordu. Marry ise resim yapmaya devam etti; artık tuvallere sadece gri nehirler değil, yeşil filizler, mavi gökyüzü parçaları, küçük bir bebek silueti çiziyordu. Yaz geldiğinde hamilelik iyice ilerlemişti; Marry’nin karnı yuvarlaklaşmış, adımları ağırlaşmıştı. Travis her akşam işten döndüğünde Marry’yi nehir kenarına götürüyordu; el ele yürüyor, söğütlerin altında oturuyor, Marry karnını okşarken Travis fısıldıyordu: “Baban buradaydı bir zamanlar. Karanlıkta. Ama annen onu ışığa çıkardı.” Marry gülüyordu: “Sen zaten ışıktın Travis. Sadece kendini göremiyordun.” O yaz Lukas’ın tehdidi yeniden geldi; bir zarf, Berlin postası, “Defteri verin” yazan not. Travis o gece defteri aldı, sobanın başına oturdu, sayfaları tek tek yaktı. Marry ağladı: “Neden?” Travis cevap verdi: “Çünkü sırlar bizi zincirliyor. Artık özgürüz. Bebek özgür olacak.” Sary başını salladı; üçü birlikte külleri nehre döktüler. O andan sonra Travis daha hafifti; omuzları dikleşti, gözleri gri olmaktan çıktı, yeşile çalmaya başladı – Marry’nin mavisinin, Sary’nin yeşilinin karışımı gibi. Doğum yaklaştıkça evde bir telaş başladı; Marry’nin çantası hazırlandı, soba her gece yanıyordu, Sary yemekler pişiriyordu. Travis geceleri Marry’nin yanında yatıyor, elini karnına koyuyor, “Korkma,” diyordu bebeğe. “Dünya sert ama biz seni koruyacağız.” Eylül 2015’te, yağmurlu bir gecede sancılar başladı. Hastaneye gittiler; Travis Marry’nin elini tuttu, Sary diğer elini. Saatler sürdü; Marry bağırdı, terledi, ama pes etmedi. Travis fısıldadı: “Sen güçlüsün. Sen beni kurtardın, şimdi kendini kurtar.” Sonunda bebek doğdu; kız, gri-yeşil gözlü, minik elleriyle Travis’in parmağını tuttu. Marry kucağına aldı: “Adı Nehir olsun.” Travis ağladı; ilk kez yüksek sesle ağladı. “Nehir,” diye tekrarladı. “Akacak. Bizimle akacak.” Travis’in ölümü o kış geldi; Lukas’ın son darbesi, Berlin’in soğuk sokaklarında. Marry ve Sary hastaneye koştu; Travis yattığı yatakta Marry’ye baktı, elini karnına –artık boş olan– koydu: “Onu koruyun. Beni koruyun.” Gözleri kapandı. Marry yıkıldı; ama Sary tuttu onu. Cenazede üçü nehre yürüdü; Travis’in küllerini döktüler. Marry deftere yazdı: “Travis gitti. Ama Nehir kaldı. Ve biz kaldık.” Yıllar geçti; Nehir büyüdü, gri gözleri babasının, mavi parıltısı annesinin, derinliği Sary’nin. Marry yaşlandı; saçları beyazladı, ama gülüşü aynı kaldı. Bir akşam sobanın başında Nehir’e anlattı: “Babanla tanıştığımız gün, bir fincan kahveyle başladı. O fincan hâlâ duruyor belki Café am Fluss’ta. Ama asıl hikâye burada başladı: bu evde, bu sobada, bu nehirde.” Nehir dinledi; sonra annesine sarıldı: “Ve hikâye bitmedi. Devam ediyor.” Marry yetmişine yaklaştığında pencereden nehre bakıyordu; Nehir artık yetişkin, kendi ailesi vardı, küçük bir kızı –Marry’nin adını taşıyan torun– vardı. Marry defteri açtı, son sayfaya yazdı: “Marry ve Travis’in tanışması yağmurlu bir Ekim’de başladı. Bir kahve fincanıyla ısındı. Bir bakışla derinleşti. Bir dokunuşla bütünleşti. Bir bebekle sonsuzlaştı. Bir ölümle kesilmedi. Çünkü nehir akıyor. Dalgaları hâlâ o gri gözleri, o mavi gülüşü, o titrek elleri taşıyor. Ve ben, o gülüşün sahibi, hâlâ buradayım. Sobayı yakıyorum. Çay koyuyorum. Nehir’e bakıyorum. Ve gülümsüyorum. Çünkü Travis’i buldum. Ve Travis beni buldu. Bir fincan siyah kahveyle. Bir sonsuzlukla.” Sobanın ateşi söndü. Ama Marry’nin içindeki ateş sönmedi. Nehir akıyordu dışarıda. Ve Marry onunla birlikte akıyordu. Acıyla, sevgiyle, hatırayla. Ama en önemlisi: özgürce. Nehir’in kızı, küçük Marry, bir gün defteri aldı; sayfaları karıştırdı, Travis’in titrek yazısını gördü, Marry’nin mavi kalemle çizdiği resimleri gördü. “Bu kim?” diye sordu annesine. Nehir gülümsedi: “Bu senin büyükannen Marry. Ve büyükbaban Travis. Onlar bir kahve fincanıyla tanıştı. Ve seni doğurdular – dolaylı yoldan da olsa.” Küçük Marry deftere dokundu: “Ben de tanışacağım biriyle bir gün.” Nehir sarıldı kızına: “Evet. Ve o tanışma da bir hikâye olacak. Nehir gibi akacak.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE