31. BÖLÜM

2097 Kelimeler
VİCTOR Viktor otuzlu yaşlarına girdiğinde, Berlin artık onun için ne bir şehir ne de bir sığınak olmaktan çıkmıştı; bir imparatorluktu, sessiz, soğuk, kelimelerle örülmüş bir imparatorluk. 2005 yılıydı; duvarın yıkılışından on altı yıl geçmiş, Doğu ile Batı’nın yaraları hâlâ kanıyordu ama Viktor o yaraları kendi lehine çevirmişti. Mitte’deki loft artık sadece bir çalışma alanı değildi; bir tapınaktı. Yüksek tuğla tavanlar altında, cam duvarların arkasından Spree Nehri’nin gri akışını izlerken Viktor kahvesini yudumluyor, ekranlarda müşterilerin travma dosyalarını tarıyordu. Otuz yaşında saçları iyice kısalmış, gri gözleri daha da keskinleşmiş, yüz hatları sertleşmişti; gülümsemesi nadirdi ve o nadir gülümsemelerde bile sıcaklık yoktu, sadece bir hesaplaşma vardı. Kollektif Unutuş Ağı büyümüştü; artık sadece Berlin’de değil, Frankfurt, Münih, hatta Londra ve Paris’te bağlantıları vardı. Müşteriler USB’lerle gelmiyor, şifreli bulut bağlantılarıyla travmalarını yüklüyordu; Viktor’un sunucuları gece gündüz çalışıyordu, travmaları analiz ediyor, gerektiğinde silmek ya da yeniden aktive etmek için hazır tutuyordu. Bir politikacının eski bir rüşvet skandalını silmek için on bin euro, bir CEO’nun çocukluk tacizini bastırmak için yirmi bin euro, bir eski asker için Afganistan patlamalarını griye boyamak için beş bin euro. Para akıyordu; Viktor’un banka hesapları şişiyordu ama o para onu doyurmuyordu. İçindeki boşluk, babasının karnına sapladığı bıçaktan kalan boşluk, hâlâ oradaydı; daha büyük, daha derin, daha soğuk. Otuz bir yaşında Viktor’un rutini demir gibiydi. Sabah yedide uyanır, siyah kahve içer, duş alır –su her zaman buz gibi olurdu, çünkü sıcak su onu yumuşatırdı, Viktor yumuşamazdı– sonra loft’a iner, deri koltuğa oturur, ilk seansı başlatırdı. EEG cihazlarının elektrotlarını müşterinin başına yerleştirir, kalp atış monitörünü bağlar, TMS makinesini hazır tutardı. Ses tonu her zaman aynıydı; alçak, ritmik, hipnotik. “Şimdi derin bir nefes al… gözlerini kapat… o anı görüyorsun… ama yavaşlıyor… renkler soluyor… sesler uzaklaşıyor… artık sadece sis var… sis içinde hiçbir şey yok.” Müşteriler kalktığında omuzları dik, gözleri berrak olurdu; “Teşekkür ederim Viktor,” derlerdi. Viktor başıyla onaylar, parayı alır, kapıyı gösterirdi. İçinden “Teşekkür etme. Sen sadece benim kölem oldun,” diye geçirirdi. O kölelik Viktor’un çocukluğunda babasının ona yaptığı şeyin tersine çevrilmiş haliydi; babası yumrukla kontrol etmişti, Viktor kelimeyle kontrol ediyordu. Ama kontrol ne kadar güçlüyse, içindeki fare o kadar çok titriyordu. Geceleri yalnız kaldığında votka şişesini açar, babasının içtiği aynı markayı –o votka kokusu hâlâ genzini yakardı– bir kadeh doldurur, pencereden nehre bakardı. “Sen kazandın,” derdi kendine. Ama kazanmamıştı; sadece oyunu değiştirmişti. Otuz iki yaşında ağın ilk büyük sızıntısı oldu; bir hacker grubu –genç, idealist, anonim– sunuculardan bir dosyayı çaldı. Bir politikacının eski bir tecavüz iddiası sızdı medyaya; skandal patladı. Viktor öfkelendi; Lukas’ı çağırdı –Lukas o zaman Viktor’un “güvenlik” adamıydı, eski bir asker, gözleri gri değil ama bakışları aynı soğuklukta. “Bulun onları,” dedi Viktor. Lukas buldu; hacker’lardan birini bodruma getirdi. Genç adam titriyordu; Viktor sandalyesine oturdu, gözlerine baktı. “Unutmak istiyorsun mu?” diye sordu. Genç “Hayır… lütfen…” diye yalvardı. Viktor güldü –o kısa, soğuk gülüş– sonra script’i başlattı: “Şimdi o dosyayı görüyorsun… ama yavaşlıyor… renkler soluyor… artık sadece sis var.” Genç kalktığında hiçbir şey hatırlamıyordu; Viktor dosyayı sildirdi, hacker’ı serbest bıraktı. Ama o gece Viktor votka içti daha çok; “Sen de unutuyorsun,” dedi aynaya. “Ama ben unutamıyorum.” O sızıntı Viktor’u daha paranoyak yaptı; sunucuları güçlendirdi, şifreleri değiştirdi, Lukas’a daha çok yetki verdi. Ağ büyüyordu ama Viktor küçülüyordu; içindeki çocuk hâlâ oradaydı, babasının botu altında ezilmiş, annesinin kucağında ağlamış çocuk. Otuz üç yaşında Travis’le tanıştı. O tanışma, Viktor’un hayatındaki en büyük kırılma noktalarından biriydi; çünkü Travis, Viktor’un kaybettiği sıcaklığı taşıyordu –o sıcaklık Viktor’u hem çekiyor hem de korkutuyordu. Her şey Kreuzberg’de başladı; Viktor bir ilan vermişti forumlarda: “Bellek manipülasyonu uzmanı aranıyor. İyi para. Gizlilik şart. V.” Travis mesaj attı; Viktor cevap verdi: “Kreuzberg, Skalitzer Str. arkası, bodrum. Yarın 22:00.” Travis geldiğinde kapı paslıydı, merdivenler kaygandı; Viktor kapıda bekliyordu –siyah deri ceket, kısa saçlar, gri gözler. Travis’i süzdü; uzun boylu, gözleri gri ama içinde hâlâ bir ışık vardı. “Ne biliyorsun?” diye sordu doğrudan. Travis anlattı: üniversiteyi yarım bırakmıştı, kendi kendine hipnoz öğrenmişti, Milton Erickson’un kitaplarını yutmuştu, NLP script’leri yazıyordu, forumlarda paylaşılan eski makaleleri ezberlemişti. Viktor güldü –kısa, soğuk bir gülüş, babasının gülüşüne benzer. “Göster bakalım.” İlk müşteri o gece geldi; kırklı yaşlarında, elleri titreyen, gözleri kan çanağı bir adam. Karısı iki yıl önce intihar etmişti; her gece aynı sahneyi yaşıyordu: banyo kapısını açtığında kanlı su, yerde yatan beden, kendi donup kalan yüzü. Viktor Travis’e baktı: “Onu özgür kıl.” Travis adamı transa soktu; sesi yumuşak, ritmik, “Şimdi o anı bir film şeridi gibi görüyorsun… şerit yavaşlıyor… renkler soluyor… sesler uzaklaşıyor… artık sadece sis var, sis içinde hiçbir şey yok.” Otuz dakika sonra adam kalktı, omuzları dik, gözleri berrak. “Sanki yeniden doğdum,” dedi. Viktor bin euroyu Travis’in eline saydı. Travis o parayla Neukölln’de oda tuttu; Viktor izledi onu. Travis’in gözlerindeki o ışık, Viktor’un çocukluğunda kaybettiği ışığa benziyordu –annesi sarıldığında hissettiği, ama sonra ilaçlarla söndürülen ışık. Viktor Travis’i yanına aldı; işler büyüdü. Loft’a taşındılar; Travis teknik direktör oldu, her müşteri için özel script’ler yazıyor, seansları kaydediyor, sonuçları analiz ediyordu. Viktor müşterileri getiriyor, parayı topluyor, “güvenliği” sağlıyordu. Güvenlik bazen bir tehdit telefonuydu, bazen rüşvet, bazen daha karanlık şeyler. Travis’le ortaklık Viktor’u değiştirdi; Travis’in varlığı Viktor’un soğukluğunu çatlatıyordu. Travis geceleri defter tutuyordu; Viktor gördü, “Bunlar tehlikeli,” dedi. “Ama değerli. Sakla.” Travis sakladı. Viktor Travis’in defterini okurken kendi çocukluğunu gördü; titrek yazılar, mürekkep lekeleri, gözyaşı damlaları –babasının yumruğu altında titreyen ellerin izi. Viktor sustu; Travis’e “Sen de kaybettin bir şeyler,” dedi bir gece. Travis başını salladı: “Evet. Ama buldum da.” Viktor güldü; ama bu sefer gülüşü soğuk değildi, acıydı. Travis’in sıcaklığı Viktor’u rahatsız ediyordu; çünkü o sıcaklık, Viktor’un bastırdığı duyguları uyandırıyordu. Bir gece votka içerken Travis’e “Neden buradasın?” diye sordu. Travis cevap verdi: “Çünkü insanları kurtarmak istiyorum.” Viktor sustu; “Kurtarmak mı? Ben kurtarmıyorum. Sadece boşaltıyorum.” Travis baktı ona: “Ama sen de kurtarılmak istiyorsun.” Viktor dondu; gözleri griydi ama içinde bir çatlak oluştu. O çatlak Travis’in kaçışıyla büyüdü. Otuz dört yaşında Travis kaçtı; bir gece loft’a girdi, defterleri aldı, USB’leri kopyaladı, ortadan kayboldu. Viktor öfkelendi; ağı yeniden kurdu, Lukas’la birlikte. Ama Travis’in kaçışı Viktor’u kırdı; çünkü Travis, Viktor’un kaybettiği bir parçaydı –o çocukluk sıcaklığı, o inanma yeteneği. Viktor o yıllarda daha da sertleşti; müşterileri daha çok tehdit etti, ağı daha çok genişletti. Ama içindeki fare hâlâ titriyordu; babasının botu altında, annesinin kucağında, Travis’in sıcak bakışında. Otuz beş yaşında Travis geri döndü; ağı çökertmek için. Viktor onu bekliyordu; soğuk gülümsemesiyle. “Hoş geldin,” dedi. Travis “Bitti,” dedi. Kavga kısa sürdü; Travis’in eli Viktor’un boğazına gitti, Viktor’un eli Travis’in kalbine. Viktor düştü; gri gözler açık kaldı. Son nefesinde belki düşündü: “Otuzlu yaşlarım buydu. Ve bitti.” Ama bitmemişti; çünkü ağı Lukas devraldı, tehditler devam etti, Nehir büyüdü. Nehir bir gün defteri okurken Viktor’un adını görecekti; “O kim?” diye soracaktı. Annesi anlatacaktı: “Kötü bir çocukluk geçirmiş biri. Otuzlarında Travis’le tanıştı. Ve o tanışma, bizi de etkiledi.” Nehir dinleyecekti; sonra nehre bakacaktı. “Ama nehir akıyor,” diyecekti. “Ve biz akıyoruz onunla.” • Viktor’un hayatındaki en tehlikeli anlardan biri, otuz dört yaşında, Travis’in kaçışından hemen sonraki haftalarda yaşandı; Berlin’in o nemli, boğucu Ağustos gecelerinden biriydi, Spree Nehri’nin kokusu açık pencereden içeri doluyor, loft’un cam duvarlarında neon ışıklar kırılıyordu. Lukas o gece Viktor’u aradı; sesi titriyordu –Lukas titremezdi normalde, eski asker, soğuk kanlı, ama bu sefer titriyordu. “Birileri sunucuya girdi. Backdoor buldular. Dosyalar sızıyor.” Viktor telefonu kapattı, votka şişesini masaya vurdu, cam çatladı ama dökülmedi. İçindeki fare uyandı; babasının botu altında titreyen, bıçak elinde sallanan o çocuk. Ama artık çocuk değildi; otuz dört yaşında, gri gözleri buz gibi, elleri taş gibiydi. “Kim?” diye sordu Lukas’a geri döndüğünde. “Genç bir grup. Anonim. Travis’in eski forumlarından biri olabilir.” Viktor sustu; Travis’in adı hâlâ bir hançer gibi saplanıyordu göğsüne. Travis kaçmıştı, defterleri almıştı, USB’leri kopyalamıştı –ve şimdi ağı çökertiyordu, sessizce, uzaktan. Viktor o gece yalnız kaldı; loft’un ışıkları söndü, sadece monitörlerin mavi ışığı yüzünü aydınlatıyordu. Ekranlarda dosyalar akıyordu: politikacıların skandalları, CEO’ların çocukluk travmaları, eski askerlerin patlama anıları. Her dosya bir bomba gibiydi; biri patlarsa hepsi patlardı. Viktor parmaklarını klavyede gezdirdi; şifreleri değiştirdi, sunucuları izole etti, ama geç kalmıştı. Bir forumda mesaj yayınlanmıştı: “Kollektif’in sırları burada. İndirin.” Viktor mesajı gördü; elleri titremedi, ama içindeki fare titredi. Babasının sesi kulaklarında çınladı: “Kleine Scheiße, yine mi kaybettin?” Viktor kalktı, deri ceketini giydi, Lukas’ı aradı: “Adreslerini bul. Hemen.” Lukas buldu; genç hacker’lar Kreuzberg’de bir squat’ta toplanmıştı –eski bir apartman, grafitili duvarlar, yerde uyku tulumları, masada laptoplar. Viktor tek başına gitti; silah taşımazdı, çünkü silah gürültülüydü, kelimeler daha etkiliydi. Squat’ın kapısına vardığında gece yarısını geçmişti; sokak lambası titriyor, karanlık bir köpek havlıyordu uzaktan. Kapıyı çaldı; gençlerden biri açtı –yirmi yaşında, dreadlock’lu, gözleri korku dolu. “Sen kimsin?” Viktor gülümsedi –o kısa, soğuk gülüş. “Viktor. Konuşmamız lazım.” İçeri girdi; oda dumanlıydı, marihuana kokusu, kahve kokusu, ter kokusu. Beş genç vardı; laptoplar açık, dosyalar indiriliyordu. Viktor ortada durdu; deri ceketinin fermuarını açtı, ama silah yoktu. “Dosyaları silin,” dedi alçak sesle. Gençlerden lider olanı –adı belki Kai’ydi– kalktı: “Hayır. Bunlar gerçek. İnsanlar bilmeli.” Viktor başını yana eğdi: “Bilmek mi istiyorsunuz? O zaman size bir şey göstereyim.” Bir sandalyeye oturdu, ellerini dizlerine koydu. “Gözlerinizi kapatın. Hepiniz.” Gençler güldü; ama Viktor’un sesinde bir şey vardı –hipnotik, ritmik, babasının öfkesinden arındırılmış ama aynı sertlikte. “Şimdi derin bir nefes alın… gözlerinizi kapatın… o dosyaları görüyorsunuz… ama yavaşlıyor… renkler soluyor… sesler uzaklaşıyor… artık sadece sis var… sis içinde hiçbir şey yok.” Kai direndi; “Ne yapıyorsun lan?” dedi. Viktor devam etti: “Kai, senin çocukluğunu görüyorum. Babanın yumruğu. Annenin gözyaşları. O yumruğu hissediyorsun… ama yavaşlıyor… uzaklaşıyor…” Kai’nin gözleri kapandı; titremeye başladı. Diğerleri de kapattı; Viktor’un sesi odayı doldurdu, bass gibi, Tresor’un vuruşları gibi. Beş dakika sürdü; gençler kalktığında gözleri boş bakıyordu. “Dosyaları silin,” dedi Viktor yine. Kai kalktı, laptopa gitti, parmakları titreyerek dosyaları sildi. Diğerleri de sildi. Viktor izledi; içindeki fare sustu bir an. “Şimdi gidin,” dedi. “Ve unutun.” Gençler gitti; Viktor yalnız kaldı squat’ta. Dosyalar silinmişti; ama Viktor’un elleri titriyordu. Aynaya baktı –squat’ın kırık aynasında– gri gözler, soğuk gülümseme. “Sen kazandın yine,” dedi kendine. Ama kazanmamıştı; sadece geciktirmişti. O gece eve döndüğünde Lukas bekliyordu; “Ne yaptın?” Viktor votka döktü iki kadehe: “Unutturdum.” Lukas güldü: “Sen bir canavarsın.” Viktor içti; “Canavar değilim. Sadece kurtulanım.” Ama o an tehlikeliydi; çünkü Travis’in kaçışı gibi, bu da ağı sarsmıştı. Eğer gençler hatırlarsa, eğer biri direnirse, her şey çökebilirdi. Viktor o geceden sonra daha paranoyak oldu; sunucuları yedekledi, Lukas’a daha çok adam tutturdu, müşterileri tehdit etti. Ama içindeki fare uyanıktı artık; babasının inlemeleri, annesinin boş gözleri, Travis’in sıcak bakışı, genç hacker’ların titreyen elleri –hepsi aynı döngüdeydi. Başka bir tehlikeli an, otuz beş yaşında geldi; Travis geri döndüğünde. Viktor bunu bekliyordu; Lukas haber vermişti: “Frankfurt’tan geliyor. Defterle.” Viktor loft’u hazırladı; deri koltuk, EEG cihazları, TMS makinesi –ama bu sefer müşteri yoktu, sadece Travis. Travis girdiğinde kapı arkasından kapandı; Lukas dışarıda bekliyordu. Viktor sandalyesine oturdu: “Hoş geldin.” Travis defteri çıkardı: “Bitti Viktor. Ağı çökerteceğim.” Viktor güldü: “Nasıl? Kelimelerle mi?” Travis yaklaştı; elleri titriyordu ama kararlıydı. “Senin kelimelerinle. Senin script’lerinle.” Viktor kalktı; iki adam karşı karşıya durdu. Lukas kapıyı açtı, içeri girdi; silahı vardı. Ama Travis hızlıydı; Lukas’ın elini büktü, silah yere düştü. Viktor izledi; gri gözleri donuktu. “Sen hâlâ o küçük faresin,” dedi Travis’e. Travis cevap verdi: “Sen de hâlâ o babasının oğlusun.” Kavga başladı; yumruklar, tekmeler, masalar devrildi. Viktor’un eli Travis’in boğazına gitti; Travis’in eli Viktor’un kalbine. Bir an durdular; nefes nefese. Viktor fısıldadı: “Unutmak istiyorsun mu?” Travis başını salladı: “Hayır. Hatırlamak istiyorum. Senin çocukluğunu. Benimkini. Hepimizi.” Viktor’un eli gevşedi; gözleri griydi ama içinde bir çatlak vardı. Travis defteri masaya koydu: “Bu senin. Okumadın mı hiç?” Viktor deftere baktı; kendi çocukluğunun çizimleri, babasının yumruğu, annesinin gözyaşları. Travis gitti; Lukas baygın yatıyordu. Viktor yalnız kaldı; defteri açtı, okudu. İlk kez ağladı; sessizce, gri gözlerden yaşlar aktı. O an en tehlikelisiydi; çünkü Viktor’u öldüren şey yumruk değil, hatırlamaydı. Travis ağı çökertti; Viktor kırıldı. Otuz beş yaşında, loft’un ortasında, Spree’ye bakan camlarda kendi yansımasını gördü: gri gözler, soğuk gülümseme, ama kırık. O kırıkla birlikte Viktor bitti; ama mirası kaldı. Lukas ağı devraldı, tehditler devam etti, Nehir büyüdü.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE