Cezaevinden çıkıp sözde özgürlüğüme kavuşalı henüz bir hafta olmuştu. Hâlâ kalıcı bir iş bulamamıştım. Arada sırada yakaladığım part-time işlerse sadece yemeğe yetiyordu; yaşatmaya değil. Çoğu yer beni daha kapıdan içeri almadan eleyip geçiyordu. Haklıydılar. Kim, restoranında baştan ayağa siyah giyinen, ceketini burnunun ucuna kadar çeken ve gözlerini şapkanın gölgesinde saklayan tuhaf bir kızı isterdi ki?
Bu akşam da yine geçici bir işten çıkmıştım. “Evim” dediğim yere gidiyordum; bir haftadır Ali'yle sırtımızı dayadığımız o soğuk banka. Saatlerdir bar tuvaleti temizlemekten ellerim titriyordu, midem bulanıyordu ama şikâyet etmiyordum. Buna bile şükrediyordum.
Yeşil ışık yandığında hızlı adımlarla karşıya geçtim. Bu akşam Ali’ye sürpriz olarak pizza almıştım. Daha önce hiç yemediğini, yiyen çocukları çok kıskandığını anlatmıştı. Aslında ben de hiç yememiştim. Babam bize böyle şeyler almazdı, cezaevinde böyle bir imkân zaten yoktu. İkimiz de ilk defa tadına bakacaktık. Soğumasınlar diye koşar adım gidiyordum.
Uzakta, bu geç vakitte bile gördüğü insanlara peçete satmaya çalışan Ali’yi gördüm.
“Aliiiii!” diye seslendim.
Bakışları beni buldu. Sonra elimdeki pizza kutusunu gördüğünde olduğu yerden fırlayarak yanıma koşmaya başladı. Hızla kalktığı için peçeteler etrafa saçılmıştı. Aramızda birkaç adımlık mesafe kaldığında adımları yavaşladı. Yüzündeki gülümseme yerini korkuya bıraktı. Bakışları arkamda bir noktaya daldığında ne olduğunu anlamak için arkamı döneceğim sırada bir el boynuma sarıldı, beni karanlığın içine sürüklemeye başladı.
Ali çığlık atarak üzerime atladı, minicik bedeniyle beni çekmeye çalıştı. Boğazımı sıkan kol demirdi sanki; ne kadar çırpındıysam da kurtulamadım. Pizza kutuları elimden düşüp kaldırıma saçıldı. O an, yerde ezilen hamurun sesi canımı daha çok acıtmıştı .
Ali ne kadar bacaklarıma yapışıp beni tutmaya çalışsa da o daha küçük bir çocuktu. Adamlardan biri Ali’yi kollarından tutup benim gibi sürüklemeye başladı. Nefes almakta zorlanıyordum. Kendimden çok Ali için korkuyordum.
“Onu bırakın! Ali kaç!” desem de sesim fısıltıdan farksızdı; sadece ben işitiyordum.
Önce Ali’yi, sonra beni siyah bir minibüsün içine fırlatıp kapıyı üzerimize kilitlediler. Boğazımı sıkan kollar ortadan kalktığında öksürmeye başladım. Araba hızla hareket etti. Nefeslerim düzene girdiğinde Ali’yi yanıma çektim. Korkuyla ağlıyordu.
Minibüsün bütün koltuklarını sökmüşlerdi; içerisi boştu ve bir paravanla şoför bölümü arka kısımdan ayrılmıştı. Pencereler siyah camla kaplı olduğu için nereye gittiğimizi göremiyordum. Sırtımı arabanın metal gövdesine yasladım. Ali kollarını belime sarmış, ağlıyordu.
“Bize ne yapacaklar?” dedi.
Ben de en az Ali kadar korkuyordum ama ağlamadan, “Bilmiyorum ama ben senin yanındayım, korkma,” dedim.
Bakışlarını yüzüme çevirdi.
“Ben de senin yanındayım, korkma,” dedi.
Tebessüm edip başını tekrar göğsüme yasladım. Bize ne olacağını gidince öğrenecektik.
---
Birkaç saat sonra araba hareket etmeyi bıraktı ve kapı sertçe açıldı. Adam kolumdan tutarak beni sertçe dışarı çıkardı. Ali de elimi tutmuş, arkamdan geliyordu.
Karşımda gördüğüm yapıyla ağzım açık kaldı. Neredeyse gökyüzüne değecek kadar uzun duvarlar vardı ve sanki o duvarı aşabilecek birileri varmış gibi üstü elektrik telleriyle kaplıydı. Yüksek duvarlara yakışır yükseklikte demir kapı gürültüyle açıldığında Ali korkudan elimi daha sıkı tuttu.
İçeri adım attığımda gördüklerim karşısında kusmak istedim. Bahçenin her köşesinde birbirini döven, bıçaklayan kadınlar, erkekler ve çocuklar vardı. Burası cehennem olmalıydı.
Bir silah sesi patladığında bedenim korkuyla titredi. Kadınların çığlıkları, erkeklerin haykırışları kulaklarımı çınlatıyordu. Gecenin karanlığında bu devasa yapı daha da ürkütücü görünüyordu.
Adam bizi başka bir demir kapıdan içeri fırlattığında dizlerimin üzerine düştüm. İçerisi zifiri karanlıktı; hiçbir şey göremiyordum. Lambalar cızırtılı sesler çıkararak aydınlandığında korkudan çığlık attım.
Burası benim çıktığım cezaevinden bin kat daha kötüydü. Önümde sonu belli olmayan uzun bir koridor ve iki tarafında yüzlerce hücre vardı. Yukarı üst üste örülmüş on hücre saymıştım ama uzunlamasına baktığımda sonu gelmiyordu. Burada binlerce hücre vardı ve her birinde en az üç kişi bulunuyordu. Bazılarında Ali’den bile küçük çocuklar, bazılarında ise benden kat kat büyük kadınlar ve erkekler vardı.
Korkudan küçük dilimi yutacaktım.
Işıklar açıldığında her hücreden “Beni kurtarın!” diye bağırışlar, yalvarışlar yükseliyordu. Adam beni düştüğüm yerden kaldırıp sürükler gibi götürmeye başladı. Hücrelerde kapı değil, demir parmaklıklar vardı. Her hücrenin yanından geçişimde midem daha da bulanıyordu.
Genç bir adam parmaklıkların arasından beni tutmaya çalıştığında korkuyla geriye kaçtım ama kaçacak yer yoktu. Arkamdaki adam tüm gücüyle beni tutuyordu.
Önüme metal bir kap düştüğünde bulunduğumuz yer metal sesiyle inledi. Başımı yukarı kaldırdığımda üst katlarda duran bir kadın hücreden kolunu çıkarmış bağırıyordu:
“Köpek değilim ben! Bu kaplarda siz yiyin, orospu çocukları!”
Kadına hak verenler de bağırmaya başladı. Her hücreden ayrı bir ses çıkıyordu.
Sonunda hücrelerden birinin önünde durduk. Adam anahtarla demir parmaklıkları açtı ve Ali’yi de beni de içeri attı. Korkuyla sırtımı duvara yasladım. Ali hemen yanımdaydı. Bana sarıldığında onu korumak ister gibi kollarımı sardım.
Hücrede bizim dışımızda bir kadın daha vardı. Kadın karşıda odaklandığı bir noktaya bakıyor, gözlerini bile kırpmıyordu.
Koridorun karşısındaki hücreden bir kız çıktı. Benim yaşlarımda olmalıydı. Demir parmaklıklara yaklaştı.
“Yeni kız,” dedi.
Bakışlarım korkuyla ona döndüğünde sevecen bir şekilde gülümsedi.
“Benden sana bir tavsiye: gece uyuma,” dedi ve hücresine geri çekildi.
Adam çıktığında ışıklar kapandı, içerisi tekrar zifiri karanlığa gömüldü.
“Gece uyuma” da ne demekti? Gece ne oluyordu? Bize ne yapacaklardı?
Ali’yle korkudan birbirimize biraz daha sokulduk. Zaten korkudan uyuyabileceğimi sanmıyordum. Hücrelerden sesler gelmeye devam ediyordu. Bazılarını tam anlayamasam da yardım isteyenler vardı.
Erkeklerden biri, yardım isteyen bir kadına öfkeyle bağırdı:
“Üç yıldır buradasın, hâlâ buradan bir kurtuluş olmadığını anlamadın mı?”
Tartışmaya başka bir kadın sesi eklendi:
“Susun artık! Yarın arenaya çıkacağım, uyumam lazım.”
Sessizlik olduğunda iliklerime kadar korkuyu hissettim. Adam kadının üç yıldır burada olduğunu söylemişti. Bu doğru olabilir miydi? Ben on yılımı zaten cezaevinde geçirmiştim. Kalan yıllarımı da burada mı geçirecektim? Hiç mutlu bir hayat, gün yüzü göremeyecek miydim?
Kadın arenada dövüşmekten bahsetmişti. Bu cehennemde ne işler dönüyordu? Bu kadar insanı arayan bir kişi bile yok muydu?
Gözlerim karanlığa alışmıştı. Yanımızdaki kadının hareketlerini daha net görebiliyordum. Hâlâ aynı noktaya bakıyordu ama bu sefer bir fark vardı: sırtını duvara yaslamış, başını ritimli hareketlerle duvara vuruyordu.
Korkudan gözlerimi ondan ayıramıyordum. Sanırım o kız beni bu yüzden uyarmıştı. Kadının hareketleri sertleşti, başının duvara çarpmasından çıkan tok sesler duyuluyordu. Kadın fısıltı şeklinde bir şeyler sayıklıyordu.
Biraz daha dikkatle dinlediğimde “Beyza” dediğini duydum. Sadece bu ismi sayıklıyordu. Belki de kendi ismiydi.
Bütün gece korkudan gözüme tek gram uyku girmemişti. Sadece o kadını izlemiştim.
---
Demir kapı aralanıp lambalar cızırtıyla açıldığında sabah olduğunu anladım. Burada içeriye ince bir güneş ışığı bile sızmıyordu. İçeri elliye yakın adam girdi. Bazı hücrelerin kapılarını açarak içerideki kadınları çıkardılar. Her gardiyan iki kadını tutup götürüyordu. Onları nereye götürdüklerini, onlara ne olacağını bilmiyordum ama onlar adına korkuyordum.
Gardiyanlar kadınlarla birlikte çıktığında ışıklar tekrar söndü. Demir kapı üzerimize tekrar kapandı.
Ali sessizce kulağıma, “Onları nereye götürüyorlar?” diye fısıldadı.
“Bilmiyorum,” dedim çaresizce.
Dün gece beni uyaran aynı kız yine demir parmaklıklara tutundu ve bana seslendi:
“Sence kaç tanesi geri dönecek? İddiaya girelim mi?”
Burada her saniye kanım biraz daha çekiliyordu.
“Onlar nereye gitti?” dedim. Korku sesime yansımıştı.
Kız sadece, “Ölüme,” dedi.
“Bir gün biz de gideceğiz ve geri gelenlerden olmak için başkasını öldüreceğiz.”
Duyduklarım karşısında sertçe yutkundum. Ölmek ya da başkasını öldürmek… İkisi de insanın ruhunu öldürürdü.
O sıranın bir gün bana da geleceğini biliyordum ama kendimden çok Ali için korktum. Buraya benim yüzümden gelmişti ve bir gün sıranın ona da gelme ihtimali içimdeki korku ateşini daha fazla harlıyordu .
Buradan bir an önce kurtulmalıydık.