3 NUMARA

1289 Kelimeler
Tam bir aydır bizi o cehenneme götürüp savaştırmamışlardı. Nedenini kimse bilmiyordu ve her geçen gün daha da paniğe kapılıyorduk. Bize verilen yemekler iyice azaltılmış, neredeyse bir elmaya kadar düşmüştü. Aklımdan bir sürü felaket senaryosu geçiyordu. Mesela bizi aç bırakarak mı öldürmeye çalışacaklardı ya da içeriye silahlarla girip hepimizi öldürecekler miydi? Hiçbir şey bilmiyordum ve bu belirsizlik Ali’yi de beni de çok korkutuyordu. Ali, koridorun karşısındaki hücre de kalan çocuklardan biriyle arkadaş olmuş, onunla sohbet ediyordu. Onu mutlu görmek beni de mutlu ediyordu. Yerdeki taşla duvara bir çentik daha attım. Bugün tam bir yıl beş ay olmuştu. Zindanın duvarları attığım çentiklerle dolmuştu. Bu zifiri karanlık bana, ışığımın olmadığı ve tamamen karanlığa gömüldüğümde bile hayatta kalmayı öğretmişti. Gözlerim karanlıkta da sanki ışık varmış gibi iyi görüyor, kulaklarım en ufak çıtırtıyı bile duyuyordu. Demir kapının üzerinde bulunan hoparlörden cızırtılı, ince, tiz bir ses yankılandı. Ardından kalın bir erkek sesi duyuldu: “Duyuru! İki saat sonra 200 kadın, 200 erkek ve 200 çocuk dışarı çıkarılacaktır. Önce erkeklerin, ardından kadınların ve son olarak çocukların savaşı ile gün tamamlanacaktır. Bugün önemli misafirlerimiz olacak. Her biri sizi sahiplenmek için buraya geliyor. Bütün yeteneklerinizi gösterin, hayatta kalın ve seçilin. Eğer gardiyanlara zorluk çıkaran olursa savaşa dahil edilmeden öldürülecektir.” Hoparlörden tekrar kulak çınlatan bir ses yayıldı ve ardından kapandı. Duyuru boyunca kimseden çıt bile çıkmamıştı. Herkes nefesini tutmuş dinliyordu, ta ki duyuru son bulana kadar. Şu an içeride bir kaos ortamı vardı; her kafadan bir ses çıkıyor, insanlar isyan ediyordu. Bugün tam anlamıyla bir katliam olacaktı. Ali korkuyla yanıma gelip çelimsiz kollarını belime sardı. “Ne olacak, ölecek miyiz?” dedi. Ali’yi güvende tutmak ister gibi sarıldım. Ne olacağını ben de bilmiyordum. “Her savaşa çıktığında ne yapıyorsan yine aynısını yap,” dedim kararlılıkla. Ali sadece başını sallamakla yetindi. Saydığım dakikalar sonunda iki saati bulmuştu. Duyuruda söylenen saat gelip çattı. Demir kapılar açıldı. İçeriye sayamadığım kadar çok gardiyan girdi. Hücrelerin demir parmaklıkları tek tek açılıp insanları dışarı çıkardılar. Sıra bize gelmişti. Ali’nin elini sıkıca tutup arkama sakladım ve gardiyana karşı gelmeden çıktık. Savaşta kazanma şansımız vardı ama karşı gelirsek bizi direkt öldüreceklerini söylemişlerdi. Gardiyan kolumdan tutup beni dışarıya sürükledi. Bahçede bir köşede erkekler, bir köşede kadınlar, diğer köşede çocuklar grup oluşturmuş bekliyorlardı. Başka bir gardiyan gelip Ali’yi benden söküp koparmak istercesine çekti. Ellerimiz birbirinden ayrıldığında Ali çoktan ağlamaya başlamıştı. Zorla götürülen Ali’nin arkasından, “Sen güçlü bir erkeksin, unutma ve ölme!” diye bağırdım. Ne kadar acı bir kelimeydi sevdiğin birine “ölme” diye yalvarmak… İnsanın içini yakıp kavuruyordu. Ali kalabalık arasında kaybolduğunda gardiyan beni kadınların bulunduğu topluluğun içine itti. Acıyla yere düşsem de geri kalktım. Etrafımız gardiyanlarla doluydu. İlk defa bu kadar kalabalık ve silahlılardı. Erkeklerden biri gardiyana saldırmaya çalıştığında hiç acımadan adamı alnının çatından vurdular. İnsanlar korkuyla çığlık atıyordu. Bahçede ne kadar vahşet varsa, yukarıya kurulmuş localarda o kadar huzur vardı. Sanki bir futbol maçına seyirci olarak gelmiş gibi mutlu ve heyecanlı görünüyorlardı. Yüzleri görünmüyordu ama sayı olarak önceki günlere göre kesinlikle fazlaydılar. Bugün bizden sonra zindanın kalan kısmı da savaşa başlayacaktı. Bu da zindanların neredeyse tamamının boşalacağı ve yerimize yeni insanların getirileceği anlamına geliyordu. Erkekler ölüm savaşına başladığında bulunduğumuz alan gerçek bir mahşer yerine döndü. Sadece onlara verilen rakiple değil, karşılarına çıkan herkese saldırıyorlardı. Yukarıdaki locadan tezahürat sesleri gelmeye başladığında insanların acımasızlığı midemi bulandırdı. Buradaki insanların canı olduğunu unutmuş gibiydiler. Bir saat sonra 200 erkekten sadece 8 kişi hayatta kalmayı başarmıştı. Onlar da kan revan içindeydi. Gardiyanın duyurusuyla ortaya geçip dizildiler. Yukarıdaki locadan tek tek sayılar gösterilmeye başladı. Bazı kişiler aynı adam için oy kullanmıştı. Erkeklerin tamamı seçilmişti. Sekiz gardiyan gelip onların kolundan tuttu ve bahçenin arka tarafına götürdü. Sıra kadınlara gelmişti. Ortaya geçtik. Önceki savaşlarımda olduğu gibi yine bıçak seçtim. Olduğum yerden Ali’yi görmeye çalışsam da başaramadım. Düdük sesi duyulduğunda savaş başladı. İlk darbe karşımdaki kadından değil, arkamdan geldiğinde öne doğru dizlerimin üzerine düştüm. Kadınlar da rakip tanımıyordu; seçilmek için önlerine geleni yok ediyorlardı. Hızlıca kendimi toparlayıp ayağa kalktım ve üzerime koşan kadına tekme attım. Aldığı darbeyle kadın yere yığıldığında bıçağımı kalbine sapladım. Vakit kaybetmeden savaşa geri döndüğümde gördüğüm manzara içler acısıydı. İki kadın bir kişiye saldırıyordu; diğer köşede ölen kadına tekrar bıçak saplayanlar vardı. Bu savaştan sağ çıkmamın tek yolu göze batmamaktı. Ben kadınları izlemeye dalmışken omzuma saplanan bıçakla çığlık attım. Darbe yine beklemediğim yerden, arkamdan gelmişti. Omzumdaki bıçağı çıkarmadım. Kendi bıçağımı birkaç kere kadının karnına sapladığımda cansız bedeni geriye yıkıldı. Omzuma saplanan bıçak ne kadar acıtsa da benim için bir fırsattı. Yere uzandım ve ölmüş cesetlerden birini üzerime çektim. Bıçak saplanan omzum açıktaydı ve bıçak olduğu gibi duruyordu. Gözlerimi kapatıp nefes alıp verme hızımı yavaşlatmaya başladım. Dışarıdan ölmüş gibi göründüğümü umuyordum. Etrafımdaki bağırış ve çığlık sesleri azalmıştı. Ne olduğunu merak etsem de düdük sesini duymadan yerimden kalkmaya niyetim yoktu. Yanıma bir bedenin düştüğünü hissettiğimde aniden omzumdaki bıçak sertçe çekildi. Çığlık atmamak için kendimi zor tutuyordum. Nefes hızım artmaya başladığında Ali’yi düşünmeye başladım. Buradan kurtulup güzel bir hayatımızın olduğunu, hatta annemin ölmediği ve bizimle yaşadığı bir evreni düşünmeye başladım. Nefesim tekrar sakinleşmişti. Düdük çaldığında neredeyse mutluluktan ağlamak üzereydim. Üzerimdeki cesedi yana atıp ayağa kalktım. Sağ kalan 10 kadın olarak ortaya geçtik. Acıyla sol omzumu tutup yaraya bastırdım; kanamayı durduramıyordum. Locadan sayılar gösterilmeye başladığında bakışlarım o adamın üzerinde takılı kaldı. Elindeki numarada üç yazıyordu; yani benim numaramdı. Beni seçmişti. Gardiyan kolumdan tuttu ve beni seçilenlerin yanına götürmeye başladı. Çocukların yanından geçerken Ali’yle göz göze geldiğimde ona güven vermek ister gibi gülümsedim. Ağlıyordu ama seçildiğim için mutluydu. “Beni unutma!” diye bağırdığında gözyaşlarımı daha fazla tutamadım. Bahçenin arkasında seçilenlerin yanına geldim. Gardiyanlar başımızda bekliyordu. Seçildiği için ağlayanlar, dans edenler, şimdiden gelecek hayalleri kuranlar vardı. Benim aklım ise sadece Ali’deydi. Onu yanıma almam gerekiyordu. Düdük bu sefer çocuklar için çaldığında nefesimi tuttum. Gardiyanlar öne geçip savaşı izlememize izin vermiyorlardı. Korku ve gerginlikten saniyeleri bile düzgün sayamıyordum; sürekli başa dönüyordum. Duvar dibine yaslanıp ellerimi yüzüme kapattım. Çaresizce beklemekten başka elimden bir şey gelmiyordu. Sonunda düdük sesi duyuldu. Savaş bitti. Zaman durdu. Nefesim kesildi. Seçilen çocuklar yanımıza gelmeye başladığında içlerinde Ali yoktu. Hepsini tek tek durdurup Ali’yi tarif ettim ama hiçbiri öldü mü yaşıyor mu bilmiyordu. Sadece yaşayanlar arasında olup zindana geri döndüğünü düşünmek istiyordum. Diğer düşünceler kalbimi sıkıştırıyordu. Gardiyan koluma girdi; hepimizi tek sıra hâline sokmuşlardı. Savaş alanına geri dönüyorduk. “Sahiplerinizle tanışacağınıza heyecanlı mısınız?” diye sordu. Birkaç kişi adama cevap verse de ben sustum. Gardiyanlar savaş alanındaki cansız çocuk bedenlerini sürükleyerek götürüyorlardı. Onlara biraz daha yaklaştık. Her çocuğun yüzüne tek tek bakıyordum ama Ali yoktu. Bakışlarım karşıdaki ceset yığınına döndü. Bugün ölen herkes oradaydı. Ali’nin orada olma düşüncesi beynime bir ok saplanıyormuş gibi hissettiriyordu. Ali’nin orada olup olmadığını anlamanın bir yolu vardı. Kolumdan tutan gardiyana çelme taktım ve sendelediğinde sırtına sert bir yumruk indirerek kolumu kurtardım. Tüm gücümle cesetlerin arasına koşmaya başladım. Kadın ve erkek cesetlerini bir köşeye itip sadece çocukların yüzünü görmeye çalışıyordum. “Hey sen! Oraya geçmek yasak, derhal geri dön!” Ne olursa olsun Ali’yi bulmadan geri dönmeyecektim. O kadar çocuk vardı ki her birine bakmam imkânsızdı. “Sana son uyarımız! Ellerini havaya kaldır!” Yine onları dinlemedim. Bir silah patladığında korkuyla önümdeki cesedin üzerine kapandım. Birisi yaralı kolumdan tutup sertçe çekmeye başladığında küçük bir eli son anda tuttum. Gördüğüm işaret karşısında resmen taş kesildim. Gardiyan beni o elden ayıramıyordu. Çocuğun elindeki iz, Ali’nin eline kazıdığım sonsuzluk işaretinin yarısına benziyordu ama net değildi. Eli kan ve bıçak yarasıyla doluydu. Bu el Ali’nin miydi, yoksa başka bir masuma mı aitti? Aylardır tutup okşadığım, canı yandığında öptüğüm el bu muydu? Cesetlerin arasında ezilmiş, sadece sol kolu dışarıda kalan bu çocuk benim küçük Ali’m miydi? Gardiyan beni sürüklemeye başladığında küçük el parmaklarımın arasından kayıp toprağın üzerine düştü. Sadece “Ali…” diye sayıklamaya başladım. Sanki dünya dönmeyi bırakmış, hava kararmış ve ben kör olmuştum. Hiçbir şey net değildi. Zihnimdeki tek görüntü, Ali’ye ait olabilecek o yara içinde kalmış, işaretli küçük bir eldi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE