**Ali'nin ağzından**
“Özür dilerim, özür dilerim, beni affet...”
Sayıklama seslerini duyduğumda derin olmayan uykumdan uyandım. Bir yıldır olduğu gibi bugün de gözlerim yine zifiri karanlığa açıldı. Başımı evimin güvenli kolları arasından kaldırdım. Evim uykusunda sayıklıyordu, birilerinden özür diliyordu. Ona uykusunda bile rahat yoktu.
Büyümeme az kaldı. Büyüdüğüm zaman güçlü bir erkek olacağım ve bize güzel bir ev alacağım. Evimin hiç üzülmediği, hep mutlu olduğu, rüyalarında kimseden özür dilemediği huzurlu bir evimiz olacak. Mühre demeye henüz dilim dönmediği için ona seslenirken “evim” diyordum ama bir süre sonra içimden konuşurken bile ona evim dediğimi fark ettim. O benim için gerçekten sıcak bir ev, bir yuvaydı.
Buraya girdiğimde on yaşındaydım. Burada bir yaş daha büyümüştüm ama buradan kaç yaşında çıkacağımı bilmiyordum ya da çıkabilecek miydim...
Bir yıldır güneş yüzü görmemiştim. Sadece bu zifiri karanlığın içinde büyüyordum. Evimi birkaç kere dışarıya çıkarmışlardı. Orada ne oluyordu, insanlar birbirine ne yapıyordu bilmiyordum. Evim, o “savaş” dediği yere gittiğinde yaralar ve kan içinde geri dönüyor, benim dışarıya çıkmamam için her gün ben uyuduktan sonra sessizce dua ediyordu. Ama fısıltılarını duyuyorum. Dışarıya çıkmaktan ben de çok korkuyorum.
**9 Ekim 2022**
Demir kapının sertçe açılmasıyla korkudan olduğum yerde sıçradım ama korkmama gerek yoktu. Bugün o cehenneme gitme sırası erkeklerde olduğu için evim güvendeydi. Bir hafta kadınlar, bir hafta erkekler gidiyordu. Artık düzeni anlamıştım.
Gardiyanların sert adım sesleri kulaklarıma doldu. İçlerinden bir tanesi bizim hücremizin önünde durduğunda sertçe yutkundum. Evimi mi götüreceklerdi? Gardiyan demir parmaklıkların kilidini açıp içeriye girdi.
Evim de sesi duyar duymaz uyandı ve benim önüme geçti. Sanki benim için geldiklerini anlamıştı. Gardiyan sertçe koluma yapıştığında ben de korkuyla evime tutundum. Her ne kadar önüme geçip beni korumaya çalışsa da gardiyana karşı gücü yetmiyordu. Yüzündeki çaresizliği görmek beni daha da yıkıyordu.
“Bırakın, o daha çocuk!” dese de kimse onu dinlemedi. Gardiyan beni tüm gücüyle çekti ve hücrenin dışına fırlattı. Evimin karnına sertçe tekme atıp onu da hücrenin içine geri itti.
Düştüğüm yerden kalkıp hızla demir parmaklıklara yapıştım.
“Evim, iyi misin? Bana bak!”
Gardiyan beni zorla parmaklıklardan ayırmaya çalışıyordu. Evim acı çekse de bana yaklaştı, ellerini ellerimin üzerine koydu ve çaresizce gözlerimin içine baktı.
“Alim,” dedi umutla, “dışarıda ne yaşanırsa yaşansın yapmak zorunda olduğun şeyi yap ve bana geri dön!".
Duyduğum son sözler bunlar oldu. Gardiyan beni parmaklıklardan söküp aldı. Mecburen diğer çocukların arasına karıştım.
---
**MÜHRE’nin ağzından**
Ali gittiğinden beri sadece ağlıyor ve dakikaları sayıyordum. Neredeyse dokuz saat olmuştu ve Ali hâlâ gelmemişti. Tek umudum, ikinci savaşan grubun içinde yer aldığı için ona daha sıranın gelmemiş olmasıydı. Bu acımasız umuda tutunmak istiyordum.
Zindana geri dönen çocuklar vardı ama Alim aralarında değildi. Gelen çocuklar yara bere içindeydi. Onları gördükçe daha da ağlıyordum. Ali, o çocuklardan daha küçüktü. Bu çocuklar bu hale geldiyse kim bilir Alim nasıldı...
Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere dönüşüyordu. Ali gelmedikçe aklımı kaybedecek gibi oluyordum.
Demir kapı son kez açıldı. Cılız ışıklar yandı. Hızla demir parmaklıklara yaklaştım ve gelenler arasında Ali’yi görmeye çalıştım ama olmuyordu, göremiyordum. Hızla akan gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırıyordu. Neredeyse çocukların hepsi hücrelerine girmişti. Ali’ye dair ufak bir iz bile yoktu.
Hücrenin kuytusuna geri dönüp içim dışıma çıkana kadar ağlamaya başladım. Ali benim yüzümden ölmüştü. Ben olmasaydım, onunla hiç tanışmasaydım o zavallı, masum çocuk buraya asla gelmezdi. Sokakta güvenli bir şekilde büyürdü, hayallerindeki gibi güçlü bir erkek olup istediği evi alırdı. Ben Ali’nin hayatını, hayallerini mahvetmiştim. Yetmemiş, benim yüzümden canından olmuştu.
Sinirle ellerimi yumruk yapıp taş zemini yumruklamaya başladım. “Bana Ali’yi verin!” diye bağırıyordum. Sinirimi atamadıkça kendime vurmaya başladım. Sert tokatlar yüzüme iniyordu ama yüreğimdeki yangın kadar acıtmıyordu.
Zindanın demir parmaklıkları açıldığında bakmadım. Gardiyanlar beni etkisiz hale getirmek için gelmiş olmalıydı. Hiç durmadan kendi bedenime vurmaya devam ettim, ta ki küçük eller bileğimi tutana kadar.
“Evim, yapma,” dedi ağlayarak.
Ali ölmemişti. Bana geri dönmüştü.
Ali’yi kendime çekip sımsıkı sarıldım ve saçlarının arasına sayısız öpücük kondurdum.
“Ölmedin,” dedim umutla.
“Ölmedim,” dedi acıyla.
Ellerini omuzlarıma koyarak kendini benden uzaklaştırdı ve hücrenin diğer köşesine geçip ağlamaya başladı. Yanına yaklaştığımda bir elini kaldırarak beni durdurdu.
“Gelme, ben çok kötü bir şey yaptım,” dedi.
Onu dinlemedim, yine de yaklaştım.
“Evim, gelme,” dedi. Bacaklarını kendine çekmiş, kollarını etrafına sarmıştı. Başını dizlerinin arasına koyup saklanmaya çalışıyordu.
Derin bir nefes verdim ve Ali’yi kolundan tutup kendime çektim. Sıkıca sardım. Kollarımın arasından çıkmaya çalışsa da izin vermedim.
“Sen yapman gerekeni yaptın,” dedim. Sesimi güçlü çıkarmaya çalışıyordum ama başaramadım.
“Öldü,” dedi hıçkırarak.
“Biliyorum,” dedim, “ama o ölmeseydi sen ölecektin.”
“Keşke ben ölse...” dediğinde hemen elimle ağzını kapatıp onu susturdum.
“Sakın!” dedim sinirle. “Sakın bir daha böyle şeyler söyleme. Sen ölürsen ben de ölürüm, duydun mu beni?”
Hızla başını yasladığı göğsümden çekti.
“Sana bir şey olmasın,” dedi korkuyla.
Başını tekrar göğsüme yasladım.
“Asıl sana bir şey olmasın,” dedim.
Başımdaki şapkayı çıkarıp Ali’nin başına taktım. Şapkayı ilk savaşa gittiğim gün ona vermiştim ve bir daha hiç çıkarmamıştı. Bugün gardiyanlar onu zorla aldığı için karşı zindanın yakınına düşmüştü ve onu oradan alabilmek için saatlerce o hücredekilerle uğraşmıştık. Sonunda o hücredeki adam şapkaya uzanmayı başarıp bana vermişti. Ona minnet duyuyordum.
Ali göğsümde saatlerce ağladı. Tek kelime etmemiştik. Sadece sarılarak ona yanında olduğumu hissettirmeye çalışıyordum.
Yavaş yavaş ağlaması azaldığında geri çekildi, gözyaşlarını sildi. Cebinden zorlukla bir şey çıkardı. Bacağından yaralandığı için canı acıyordu. Karanlıkta ne olduğunu anlayamıyordum. Elimi tutup avucuma bıraktığında bunun bir taş olduğunu anladım.
“Ne yapacaksın bununla?” dedim merakla.
Konuşmaya hazırlanmak için derin nefesler alıp verdi .
“Dışarıda bir sürü ölmüş insan vardı.Dedi hüzünle. Aralarında çocuklar da vardı. Bu taşla ikimize bir işaret yapar mısın? Eğer birimize bir şey olursa bu işaretten birbirimizi bulabiliriz ve hiç kaybetmeyiz.”
Söyledikleri kalbimi kırk yerinden bıçaklıyordu. Küçücük çocuğa bunları düşündüren bu insanlardan elbet bir gün intikamımı alacaktım, hem de çok acı bir şekilde.
“Olur,” dedim sesimin titremesini engellemeye çalışarak. “Nasıl bir işaret yapalım?”
“Hmm...” dedi, biraz düşündü. “Bugün bana beş numara dediler. Sana kaç diyorlar?”
Boğazıma oturan yumruyu yok etmeye çalıştım.
“Üç,” dedim zorlukla.
“O zaman ikisinin toplamı sekiz olsun mu?” dedi hevesle, sanki güzel bir şey yapıyormuşuz gibi. Az önceki korkan Ali gitmiş, yerine güçlü görünmeye çalışan bir Ali gelmişti. Ben üzülmeyeyim diye böyle davrandığını biliyordum.
“Olur, yapalım,” dedim.
Küçük elini elimin yanına getirdim ve taşı yavaşça üzerinde gezdirdim.
“Böyle sekizi yan çevirip sonsuzluk işareti yapalım mı?” dedim gülümsemeye çalışarak. “Sonsuza kadar birbirimizden ayrılmayacağımızın sembolü olsun.”
“Olur,” dedi heyecanla. Bu fikir hoşuna gitmişti.
Elimdeki taşı yere sürterek ucunu sivrileştirdim ve sonsuzluk işaretinin bir tarafını sağ elime kazıdım. Kan akıyordu ama umurumda değildi. Sembolün kalan kısmını ise Ali’nin sol eline kazıdım. Canı acısa da sesini çıkarmıyordu. Ellerimizi yan yana getirdiğimizde sonsuzluk işareti ortaya çıkıyordu.
Ali kanayan elimden öptü.
“Evimizi alınca numarasını sekiz yapacağım,” dediğinde gözümden bir damla yaş süzüldü.
Ali’yi göğsüme çektim ve bütün yaralarını sarmak ister gibi sarıldım.
Her ne pahasına olursa olsun o sekiz numaralı evi alacaktım.