RUHUMU KAYBETTİM

1491 Kelimeler
Bahçeye adımımı attığım anda güneş gözlerimi yaktı. Aylar sonra ilk kez gökyüzü bu kadar yakındı bana. Derin bir nefes almak istedim; ciğerlerimi doldurmak, yaşadığımı hatırlamak… Ama burnuma dolan kan kokusuyla nefesim yarıda kaldı. Elimi gözlerime siper edip etrafa baktığımda midem kasıldı, kusmamak için ağzımı kapattım. Bahçenin bir köşesinde kadınlı erkekli cesetler üst üste yığılmıştı. İnsan bedenleri, artık insanlıktan çıkmıştı. Gözüme tanıdık bir yüz çarptığında boğazıma bir yumru oturdu. Gördüğüm yüz, karşı hücredeki genç kıza aitti. Gardiyan kolumdan tutup beni sürükler gibi bahçenin ortasına götürdü. Benimle beraber hücreden çıkartılan kadınlar çember oluşturdu. Gardiyanlardan biri ortaya geçip elindeki listede yazan isimleri okumaya başladı. Benim ismimi söylememişti. İsmi okunanlar çemberin ortasına alındı, ikişerli hâle getirildi. “İsmi söylenmeyenler kenara geçsin.” Gardiyanın uyarısıyla kadınları görebileceğimiz bir noktaya geçip yere, çimlerin üzerine oturduk. Gardiyanlar tekerlekli bir masa getiriyordu. Üzerinde ne olduğunu göremiyordum. Biraz ayağa kalkıp bakmaya çalıştığım sırada yanımda duran kadın bileğimden tutarak beni yerime geri oturttu. “Dikkat çekme,” dedi. Bakışları saçlarıma kaydı. “Zaten saçların ‘ben buradayım’ diye bağırıyor.” “Masalarda ne var?” dedim korkuyla. Kadın derin bir nefes çekti. “Birazdan birbirimizi öldürmek için kullanacağımız aletler.” “Ne?” dedim korkuyla yutkunarak. “Silahını iyi seç. Yoksa ölürsün,” dedi ve önüne döndü. Savaş başlamıştı. Herkes masadan bir alet seçmişti. Düdük çaldığında savaş başladı. Çığlıklar, yalvarışlar kulaklarımı sağır edecek kadar yüksekti. Gördüğüm manzara korkuyla bedenimi titretiyordu. Burası resmen bir can pazarıydı. Az önceki kadın koluyla beni dürttü. Yüzüme kapattığım ellerimi çekip ona döndüm. “Şu yukarıya bak,” dedi. Başımı gösterdiği yöne çevirdim. Savaşı izleyebilecekleri yüksek bir yere kurulmuş, sayabildiğim kadarıyla on kişi vardı. Bazıları kadındı ve hepsinin giyiminden zengin oldukları belliydi. “Eğer şanslıysan onlardan biri senin sahibin olur,” dedi. “Benim sahibim olmak mı? Ben köle miydim? O ne demek?” dedim. Bakışlarımı locadan ayıramıyordum. “Bu savaş,” dedi, önümüzde birbirini öldüren kadınları göstererek, “hepsi onlar için. Burada savaşıp hayatta kalan insanları yanlarına çalışan olarak alıyorlar. Buradan kurtulup onların yanında zengin bir hayata geçiyorsun. Orada da öleceksin ama en azından buradaki gibi değil. Tabii o da şanslıysan. Çoğu zaman kimseyi almadan giderler. Nadiren birkaç kişiyi birden alırlar. Seni almalarını istiyorsan iyi savaş.” Büyük bahçeyi tekrar düdük sesi sardı. Savaş bitmişti. En azından onlarınki. Gardiyanlar ölen kadınları sürükleyerek o gördüğüm ceset yığınının üzerine bırakıyordu. Kalanlar ortada sırayla dizilmişti. Zenginlerin onları yanlarına alması için dualar ediyorlardı. Bakışlarım loca ile kadınlar arasında mekik dokuyordu. Locadan bir kart gözüktü. Adamlardan biri ayağa kalkmış, elinde “5” yazan bir kart tutuyordu. Beş numaralı kadın bir adım öne çıktı. Mutluluktan ağlıyordu. Seçilmişti. Kalanlar ise hücrelere geri gönderildi. Sıra bize gelmişti. Az önceki gibi herkes ikişerli oldu. Karşımda tanımadığım ama bana nefretle bakan bir kadın vardı. Bakışlarıyla bile beni öldürmek istediği belliydi. Gardiyanların getirdiği masaya baktım. Buradaki hiçbir aleti kullanmayı bilmiyordum. Kolay kavrayabileceğim bir bıçak seçtim. Karşımdaki kadın, farklı bir demirden yapılmış çubuk seçmişti. Etrafıma baktım. Bazıları korkuyla etrafa bakıyordu, benim gibi. Bazılarıysa nefretle… tıpkı karşımdaki kadın gibi. Düdük çaldı. Savaş başladı. Kadın elindeki demir çubuğu sallayarak üzerime geliyordu. “Yapma,” dedim yalvarır gibi. Ölmek de öldürmek de istemiyordum. Ben yaşamak istiyordum. Kadın korkan hâlimi gördükçe daha da üzerime geldi. Demir çubukla bacaklarıma vurduğunda acıyla dizlerimin üzerine düştüm. Bu sefer sırtıma vurmaya başladı. O kadar acıyordu ki kemiklerim kırılmış olabilirdi. Zor da olsa sürünerek kaçtım ve ayağa kalkmaya çalıştım. Kadın ayağıma çelme taktığında yüzüstü yere kapaklandım. Elimde tuttuğum bıçağım uzağa fırlamıştı. Kadın demir çubuğu sırtıma saplayacağı sırada hemen yan döndüm. Demir toprağa saplandı. Bunu fırsat bilerek hemen kalktım. Bıçağımı almak için diğer kadınların arasından geçtim ve sonunda bıçağa ulaştım. Kadın demiri saplandığı topraktan çıkarmış, üzerime koşarak geliyordu. Ben başka yöne koşmaya başladım. Böyle ölmek istemiyordum. Daha doğrusu, ölmek istemiyordum. Koşarken kadınlardan biri ayağıma çelme taktı. Tekrar yüzüstü yere düştüm ama bu sefer hızla dönüp yönümü kadına çevirdim. Beni düşüren kadınla beni öldürmek isteyen kadın arkadaş olmalıydı. Kadın demir çubuğu tam yüzümün yanına sapladı. Sadece bir santim yan olsaydı beni kulağımdan toprağa sabitleyecekti. Çubuk yine toprağa saplandığı için bu sefer çıkarmakla uğraşmadı, direkt üzerime atladı. Düştüğüm için bıçak elimde değildi ama çok yakınımdaydı. Kadın bütün ağırlığını üzerime vererek oturmuş, iki eliyle boğazıma sarılmıştı. Nefesim kesiliyordu. Kadını üzerimden atmaya gücüm yetmiyordu. Birisi bıçağımı bana doğru fırlattığında can havliyle yakalayıp kadının karnına sapladım. Boynumdaki eller gevşedi. Zor da olsa kadını üzerimden attım ve nefes almaya çalıştım. Sapladığım bıçağı çıkardım, bu sefer kalbine sapladım. Ölmesi gerekiyordu. Başka türlü hücreye geri dönemezdim. Kadın acı çekerek saniyeler içinde öldü. Katil olmuştum. Yeniden. Bu ilk cinayetim değildi ama öncekinden çok farklıydı. O intikam ve özgürlük içindi, bu sefer ise ölmemek için öldürmüştüm. İlk cinayetimi işlediğimde on yıl boyunca cezamı çekmiş ve vicdanımı rahatlatmaya çalışmıştım. Ama ellerim tekrar kana bulanmıştı. Ben bugün yaşayacaktım ama ruhum ölmüştü. Kendimi korumak için bıçağımı alıp kendimi toprak zemine bıraktım. Bakışlarım az önce bana bıçağımı atan kadına kaydı. Hemen kalkıp koşarak yanına gittim. Beni kızı sanan hücre arkadaşımdı. Bana bıçağı atıp hayatımı kurtarmıştı ama kendini kurtaramamıştı. Karnına saplanan bir bıçak darbesiyle sırtüstü düşmüştü. Yanına gidip dizlerimin üzerine çöktüm. Beni gördüğünde yüzünde bir gülümseme oluştu. “Beyzam, geldin mi?” dedi. Gözlerimden bir damla düştü. Yüzümü ilk defa bu kadar net görüyordu ve bana yine de Beyza diyordu. “Geldim anne,” dedim. Sesim titriyordu. “Bana hakkını helal et kızım. Sana iyi anne olamadım,” dediğinde hıçkırarak ağlıyordum. Bu kadına değil, kendi anneme ve kendi kaderime ağlıyordum. Aynı sözleri ölürken annem de söylemişti. Bu kadın ölüp kızına kavuşacaktı. Onun adına mutluydum ama ben yapayalnızdım. “Helal olsun anne,” diyebildim sadece. Kendi anneme söyleyememiştim ama bu kadına söylüyordum. “Helal olsun anne,” diye sayıklamaya başladım. Bedenim ağlamaktan sarsılıyordu. Düdük sesi kulaklarıma ulaştığında savaşın bittiğini anladım. Asıl savaş benim içimde başlamıştı. Ölmemiştim ama yaşamak için öldürecektim. Bunu çok iyi biliyordum. Tek sıra hâlinde dizildik. Locadan birkaç kişi ayağa kalkıp sayılarını söylemişti ama benim sayım hiçbirinde yazmıyordu. Öne çıkan kadınlara baktım. Yedi numarada, savaşa başlamadan önce benimle konuşan kadın yer alıyordu. Onun adına sevinmiştim. Gardiyanlar bizi kolumuzdan tutup hücrelere geri götürüyordu. Yedi numaralı kadın yanımdan geçerken kolumu tuttu. “Sakın ölme,” dedi. “Bunların bir bedeli olmalı.” Gardiyan beni sertçe çektiği için cevap veremedim. İntikamdan bahsediyordu ama kimden intikam alacaktım? Hangisinden hesap soracaktım? Daha da önemlisi, ölmemeyi başarabilecek miydim? Ben acı çekerek parlamayı öğrenmiş Mühre’ydim. Acı çekme sırası bir gün onlara da gelecekti. Gardiyan beni hücrenin içine fırlattığında olduğum yerden kalkamadım. Her yerim acıyordu. “Evim, bana bak ne olur… İyi misin?” “İyiyim,” dedim. Sesim fısıltı gibi çıksa da Ali beni duymuştu. Gözyaşlarını sildi. “Sana bir şey olmasın,” dedi. Hemen ardından öfkeyle ekledi: “Sana bunları yapanların cezasını vereceğim.” Büyümeme az kaldı . “Evim, dayan,” dedi. Acı çeksem de gülümsedim. “Bekliyorum. Bir yere gittiğim yok. Daha bize ev alacaksın ve içinde pizza yiyeceğiz,” dedim. Ali çelimsiz küçük bacaklarını başımın altına koydu. Şapkamı çıkarmamıştı. Küçücük elleriyle saçlarımı okşamaya başladı. “Orada sana ne yaptılar?” dedi. “Ali,” dedim, sesim ciddileşmişti. “Bir gün seni de oraya götürecekler ve bana dönmek için hiç istemediğin şeyler yapacaksın.” Bakışlarım ellerime kaydı. Kanı toprağa silmiştim ama sanki hâlâ ellerim kan içindeydi. Ali küçük eliyle ellerimi tuttu. “Birini mi öldüreceğim?” dedi korkuyla. Ona yalan söyleyip kandırabilirdim ama burası öyle bir yer değildi. Hayallerle yaşarsa yere çakılışı çok daha sert olacaktı. “Ölmemek için öldüreceksin,” dedim. Karanlık bütün yaralarımı gizlese de içimdeki korkuyu saklayamıyordu. “Buradaki kadın öldü mü?” dedi Ali. Sesi fısıltı gibiydi. “Gerçek kızına kavuştu. Onun adına sevin,” dedim. Kulağa acımasız gelse de gerçek buydu. O kurtulmuştu. --- **11 Şubat 2021** Her gün ölüm sırası birilerine geliyordu. Sıradaki olmamak için elimden geleni yapıyordum. Bugün yine bir ölüm savaşına çıktım ve Ali’ye geri dönmeyi başardım. **25 Mart 2021** Ellerim her kana bulandığında kendimden tiksiniyordum. Kalbimdeki tek güzel duygu Ali’ydi. Onu benden almasınlar diye her gün dua ediyordum. **12 Nisan 2021** Hücrelere yeni insanlar geliyordu. Aklımı kaybedecek gibi oluyordum. Karanlık beni içine çekiyor, kalbime işliyor. Kendimden korkuyorum. **28 Mayıs 2021** Aldığım canların haddi hesabı yok. Sayısını unuttum artık. Ali’ye sarılmak istemiyorum. Ellerim kanlı. Onu kana bulamak istemiyorum. Masumluğuna kırmızı leke bulaştırmak istemiyorum. **18 Haziran 2021** Bugün buraya geleli tam bir yıl oldu. Bir yıldır bu karanlıkta, dört duvar arasında sıkışıp kalmıştık. Artık dövüşlere çocukları da götürüyorlar. Ali elimden kayıp gidiyor. **26 Temmuz 2021** Bugün herkese bir dilim pasta dağıttılar. Neden bilmiyorum ama çok sevindim. Çünkü birkaç hafta sonra Ali’nin doğum günü. O güne kadar pasta kalır mı bilmiyorum ama doğum gününde mum üflemesini istiyorum. **10 Ağustos 2021** Bugün Ali’nin doğum günü. Pasta küflendiği için yiyemedi. Ortasına bir taş koydum ve onu yanan bir mum gibi düşünüp üfledi. Dileğini söylemedi. Söylerse gerçek olmazmış, öyle dedi. Hücredeki insanlar Ali için “İyi ki doğdun” şarkısı söyledi. Mutluluktan ağlasa da kimseye belli etmemeye çalışıyor. “Ben büyüdüm artık. 11 yaşındayım. Seni kurtaracağım,” diyor. Ali büyüdükçe buradaki ölüme bir adım daha yaklaşıyor. Taşa üflerken ben de Ali’yle beraber bir dilek tuttum: **Ali buradan kurtulsun. Ben ölmeye de razıyım.**
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE