Mardin’in o kavurucu güneşi, tepemizde asılı duran dev bir kurban bıçağı gibi parlıyordu. Salonun o ağır, tozlu havasından dışarı çıktığımızda, ciğerlerime çektiğim nefes bile boğazımı yakıyordu. Cihan’ın eli, benim titreyen parmaklarımı öyle sıkı kavramıştı ki, o an dünyanın bütün orduları gelse bizi ayıramaz sanırdım. Ama avluya adım attığımız an, gördüğüm manzara karşısında dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Sadece yaşlı ağalar değil, onların kapılarında bekleyen silahlı adamlar, korumalar, akrabalar... Herkes avluya doluşmuştu. Güneşin ışığı, çekilen tabancaların ve namluların metalik yüzeyinde yansıyıp gözlerimi alıyordu. Bir anda, o bin yıllık taş duvarların arasında zaman durdu. Bir yanda törenin sarsılmaz duvarı gibi dikilen hiddetli kalabalık, diğer yanda ise tek başına ko

