"Takıntılı ruh hastası!"

1814 Kelimeler
*** Bağırmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Öyle sıkmıştım ki dudaklarım ince bir çizgiye dönüşmüş, nefesim burnumdan sert sert çıkmaya başlamıştı. Ama ne kadar dirensem de elimdeki acı içime işliyordu. Parmaklarım sanki tek tek kıvrılıp kırılacakmış gibi zonkluyordu. En sonunda dayanamayıp, "C-canım acıyor." dedim titreyen sesimle. "Farkındayım." dedi ve kulağıma üfledi. Nefesi kulağımın arkasına değdiği anda omurgamdan aşağı soğuk bir ürperti indi. İstem dışı titredim. Bu titreme korkudan mıydı, öfkeden mi, yoksa onun o ürkütücü yakınlığından mı... kendim bile ayırt edemedim. Elimi bıraktığında çerçeve onun elinde kalmıştı. Parmaklarım ise hala onun sert kavrayışının izini taşıyordu. Hemen havaya kaldırıp salladım, eklemlerimi yerine oturtmak ister gibi. Parmaklarımı açıp kapadıkça ince bir sızı avucumun içinden bileğime doğru yayıldı. Beni süzdüğüne adım kadar emindim. Bakışlarının üzerimde dolaştığını hissedebiliyordum. Ama göz göze gelmek istemiyordum. Özellikle de onunla. Bu yüzden başımı biraz eğip acıyan elime odaklanmış gibi yaptım. "Sizi tek tek mi yoluyorlar?!" dedi o keskin sesiyle. Sesinde öyle bir sertlik vardı ki odamın duvarlarına çarpıp geri döndü sanki. Ağabeyimin katiliyle göz göze gelmek istemesem de, o sözleri duyunca başımı yavaşça ona çevirdim. Önce siyah gömleğin altındaki geniş omuzlarına takıldı gözlerim. Bir an başının orada olduğunu sandım. Ama değildi. Adam sandığımdan çok daha uzundu. Başımı biraz daha kaldırmak zorunda kaldım. Ve o an göz göze geldik. Kehribar rengi gözleri... sanki karanlık bir ateş taşıyordu içinde. Sert, keskin ve insanın içini delip geçen bir bakış. O nasıl gözlerdi? Bir katilin gözlerinin bu kadar güzel olması bile başlı başına suçtu. Ama o keskinlik... evet, o bakış bir katile yakışacak kadar soğuktu. "Y-yok ağam." dedim. Ağzımdan çıkan o saçma cevapla kendi kendime kızdım. Sanki burada onun sabrını sınayan birileri vardı da, beni de sıraya koymuşlar gibi konuşmuştum. Gözleri yüzümdeki peçeye takıldı. Birkaç saniye öylece baktı. O bakışın altında nefes almak bile zorlaşmıştı. Sonra bir anda sabrı tükenmiş gibi konuştu. "Çık dışarı!" Sözleri emirdi, rica değil. Elimi tepsiye uzatıp, içimden "Zıkkım ye!" diyerek, ona getirdiğim yemeği de alacakken tekrar konuştu. "Yemeği bırak, bir tane daha gelir şimdi." Sanki onun eşyasına dokunmaya hakkım yokmuş gibi tepsiden hızlıca geri çektim parmaklarımı. Ardından kapıya doğru yöneldim. Tam kapı eşiğine gelmiştim ki arkamdan o sert ses tekrar duyuldu. "Bu odaya girilmeyecek!" Yasa gibi söyledi o sözleri. Başımı hafifçe salladım. Sonra kapıyı arkamdan kapatıp dışarı çıktım. Ama içimden geçenler bambaşkaydı. Nah girilmez! Sen bekle Karun Ağa... Ben o odaya öyle bir gireceğim ki, hapis yolları görünecek sana. Merdivenlerden aşağı inerken basamakların her biri avucumdaki sızıyla birlikte inliyormuş gibi geliyordu. Elimi hala hafifçe sallıyordum; sanki parmaklarımı biraz daha oynatırsam az önceki sert kavrayışın izleri silinecekmiş gibi. Ama nafile... acı inatla avucumun içinde kalmıştı. Alt kata indiğimde, gelinlerden Songül beni ilk fark eden oldu. "Anam... yüzü kireç gibi olmuş! Yazık!" dedi yüksek sesle. Sözünü bitirir bitirmez yanındaki eltisiyle birbirlerine bakıp kıkırdamaya başladılar. Sanki çok eğlenceli bir şey görmüşlerdi. Kaşlarımı çattım. Yüzümde peçe varken korkumu nasıl okudu bu kadın? Gözlerim mi ele verdi beni, yoksa Karun’un odasından çıkan herkes aynı halde mi görünüyordu? Mutfak kapısından içeri girdiğimde Hicran hemen oturduğu yerden doğruldu. Sandalyenin ayakları yere sürtünerek tiz bir ses çıkardı. Gülşah ise hiç kıpırdamadı. Sedirde oturmuş, sakızını ağır ağır çiğnerken bizi izliyordu. Gözlerinde merakla karışık bir eğlence vardı. "Bir şey etti mi sana yoksa garezi bana mıydı?" dedi Hicran aceleyle. Elimi kaldırıp ona doğru uzattım. Avucum hala kızıl kızıl yanıyordu. "Elimin haline bak. Sence garezi sadece sana olabilir mi? Canavar gibi adam!" dedim sinirle. Sedire çöker gibi oturdum. Sanki bütün enerjim o el sıkışında çekilip gitmişti. "Dur sana buz getireyim." dedi Hicran hemen. Koşar adım dolaba gidip küçük bir buz parçası getirdi. Avucuma bıraktığında buzun soğukluğu derime değdiği anda keskin bir sızı yayıldı. "Teşekkür ederim." dedim dişlerimi sıkarak ve buzu elime bastırdım. O sırada Gülşah konuştu. "Kız ben merak ettim bu vahşi ağayı, neymiş bu böyle?" Sakızını patlatmadan ama gürültülü bir şekilde çiğnerken saçının bir tutamını parmağına doluyordu. Ayak üstüne attığı ayağının ucuyla da terliğini sallandırıyor, sanki bir kahvehanede dedikodu dinliyormuş gibi rahat oturuyordu. Hicran’la aynı anda ona ters ters baktık. Hicran sabrını yutmuş gibi başını iki yana salladı. "Bak bacım!" dedi ciddi bir ifadeyle. "Adam taş mübarek. Ama yüzü lokum, huyu b*kum." Bir anlık sessizlik oldu. Sonra içimdeki sinir bir anda patladı. Acımı bile unutarak kahkaha attım. Gülşah da dayanamadı, o da gülmeye başladı. "Anladım Hicran, sağol." dedi alayla. "Muazzam açıklama oldu." Hicran gururla başını salladı. Hicran bir anda ciddileşti. "Ben Karun Ağa'dan vazgeçtim. Hanginiz alıyorsanız alın, ben Demir Ağa'dan devam." Elimi alnıma yasladım. Bıkmışlık bütün yüzüme yayıldı. Adam evli evli!!! Bunu bağıra çağıra söylemek istedim. Ama bu ikisinin zaten bunu bile bile konuştuğunu bildiğim için susmayı tercih ettim. Gülşah omuz silkti. "Vallah beni de ilgilendirmez. Bana da Ozan Ağa yeter." Hicran başını sallayıp ona destek verdi. Ohoo... Bunlar dünden kuma gitmeye razı. "Karun sana kaldı Zerda, üzgünüz." dedi Hicran. Omzuma elini koyup hafifçe okşadı. Sanki bana büyük bir fedakarlık yapmış gibi. Gözlerimi devirdim. "Tamam be! Kızma." dedi hemen. Sonra sandalyeyi sürükleyip yanıma oturdu. "Sana da daha iyi bir ağa buluruz." Tam o sırada mutfağın dışından konağın ikinci gelini Nigar’ın sesi yankılandı. "Yanaşmalar..! Yanaşmalar!" Öyle bağırıyordu ki sanki konağı başımıza yıkacaktı. Üçümüz aynı anda derin bir of çektik. Sanki bizi rahat bırakmamaya yemin etmişlerdi. Ağır adımlarla mutfaktan çıktık. Yanlarına gittiğimizde, masa çoktan boşalmıştı. Tabaklar sıyrılmış, ekmek kırıntıları bile kalmamıştı. Belli ki yemeği bitirip bizi bekliyorlardı. "Sizi içeride lak lak edin diğe tutmadık." dedi Songül keskin bir bakış atarak. "Kaldırın şu sofrayı. Sonra kahve getirin." Hemen başlarımızı sallayıp, tabakları toplamaya başladık. Çatal kaşıkların birbirine değen sesi avluda yankılanırken içimden tek bir şey geçiyordu. Bu konakta sadece yemek değil, insanın sabrı da her gün yeniden kaldırılıyordu. Bu cahillere yalnızca ağabeyim için katlanıyordum. Yoksa çoktan ağızlarının payını verip susturmuştum hepsini. Ama burada dilimi tutmam gerekiyordu. Her söz, her öfke patlaması beni amacımın dışına savurabilirdi. Masa toplama işi bittiğinde tabakların şıngırtısı yavaş yavaş kesildi. Konak halkı için kahveyi ben hazırladım. Cezveden yükselen kahve kokusu mutfağa ağır ağır yayılırken elim hala zonkluyordu. Parmaklarım her hareketimde sızlıyor, o pis adamın kavrayışın izi avucumun içinde yanar gibi duruyordu. Bu yüzden koca tepsiyi taşımak Hicran’a kaldı. Tepsiyi iki eliyle kavrayıp mutfaktan çıkarken arkasından baktım. İçimden 'dökmeden götürür mü acaba?' diye geçirdim ama bu düşünce fazla sürmedi. Bir süre sonra geri döndü. Kapıdan içeri girer girmez yüzündeki ifadeyi görünce anladım; kadının neşesi yerindeydi. Gözleri ışıl ışıldı, sanki az önce altın bulmuş gibi. "Demir Ağa vallahi de billahi de bana tutuldu. Öyle bir 'eline sağlık' dedi ki ben de ona düşecektim." dedi. Sözünü bitirir bitirmez kendini sedirin üzerine bıraktı. Mutlulukla gerinip ellerini başının arkasına attı. Sanki konağın gelini olmuş gibi keyifliydi. Ben ise onları izlerken başımı iki yana salladım. "Kızlar bir şey sorucam?" dedim. İkisi de bana döndü. Gülşah sakızını çiğnemeyi bıraktı, Hicran ise yarı doğrulup yüzüme baktı. "Bu adamlar evli ve karıları çirkefliğin kitabını yazmış." dedim. "Buna cidden cesaret ediyor musunuz?" Merakımı artık içimde tutamıyordum. Hicran hemen konuştu. "Kız sen ne bakıyorsun onlara. Onlar kocaların ağzından çıkacak iki lafa bakarlar. Şimdilik sadece biz varız diye hüküm sürer gibiler." Gülşah yine sessizdi. Ama Hicran her sorunun cevabını vermeye hazırdı sanki. Tek kaşımı kaldırdım. "Ama evlililer." dedim. Sözüm biter bitmez ikisi birbirine baktı. Sonra birden kahkahaya boğuldular. "Ya Zerda!" dedi Hicran gülerek. "Ama kafa yaptın bacım. Ne yapalım evlilerse? Kuma oluruz en fazla." Sanki dünyanın en normal şeyinden bahsediyormuş gibi omuz silkti. Başımı yavaşça salladım. Anlamıştım... Bu iki kadının gözünde mesele aşk değil, güçtü. Saat ilerledikçe konak sessizleşmeye başladı. Ayak sesleri kesildi, kapılar birer birer kapandı. Gece yarısına yaklaşırken herkes odasına çekilmişti. Herkes... Ben hariç. Mutfakta tek başıma oturuyordum. Önümdeki masaya dirseklerimi koymuş, elimde annemden kalan yüzüğü parmağımda döndürüp duruyordum. Metalin soğukluğu parmağıma değdikçe içimde sızı kabarıyordu. Gözlerim yüzüğe takılı kaldı. Bir zamanlar bu yüzüğü annemin parmağında görürdüm. Sonra bana vermişti... sanki bir gün yalnız kalacağımı biliyormuş gibi. Ağabeyimin acısı daha soğumadan, annemin acısını da yaşamıştım. Şimdi burada, bu yabancı konağın mutfağında oturuyor, sanki her şey normalmiş gibi davranıyordum. Ama içimde kopan fırtınayı kimse görmüyordu. Kalbim öksüz kalmıştı. Bir anda ailem yok olmuştu. Ve maalesef sadece geriye ben kalmıştım. Birden kapı gıcırdayarak aralandı. Refleksle başımı kaldırdım. Kapı girişinde duran iri bedenini görünce elimde çevirdiğim yüzük bir an parmaklarımın arasında donup kaldı. Mutfaktaki solgun ışığın altında Karun Ağa duruyordu. Geniş omuzları kapının çoğunu kapatıyor, arkasındaki karanlığı bile içeri sokmuyordu. Kalbim istemsiz hızlandı. Niye gelmişti bu şimdi? "Ne işin var burada?" dediğinde sesi mutfağın içinde ağır ağır yayıldı. Hemen yerimden kalktım. Sandalyenin ayakları zeminde hafifçe sürtündü. "Uykum kaçtı ağam." dedim. Sözüm biter bitmez bakışları üzerime kilitlendi. O keskin gözler sanki gözlerimi delip geçecekmiş gibi bakıyordu. "Bu konağın kuralları var!" Sesi bağırmıyordu ama her kelime ağır bir taş gibi göğsüme düşüyordu. "Birincisi... yalan sevmem." Bir adım yaklaştı. Yalan söylediğimi mi düşünüyordu? Adımının sesi zeminde tok bir şekilde yankılandı. Aramızdaki mesafe kısaldıkça mutfaktaki hava bile ağırlaşıyor gibiydi. Bakışları peçemin üzerinde dolaştı. Sanki yüzümü görmeden bile ifadelerimi okuyabiliyordu. Gözlerimi hemen ondan çektim. Bunun üzerine, "İkincisi... göz teması!" dedi. Sesi biraz daha sertleşti. Başımı istemeden kaldırmak zorunda kaldım. O kehribar gözlerle tekrar göz göze geldik. "Ben konuşurken yere bakanın ya suçu vardır ya korkusu." Sözleri bıçak gibi keskindi. "İkisini de sevmem." Sonra başını mutfağa doğru çevirdi. "Üçüncüsü... dağınıklık." Bakışları tezgahın üzerindeki ekmek kırıntılarına takıldı. Mutfaktaki en küçük dağınıklık bile gözünden kaçmamıştı. "Yere düşen tozu dahi görmezden gelene acımam." Sesi bu kez daha soğuktu. Sonra bakışları tekrar bana döndü. "Ve dördüncüsü... izinsiz girilen kapılar." Mutfaktaki sessizlik bir an daha ağırlaştı. Sanki duvarlar bile onun sözlerini dinliyordu. Gözleri gözlerimin içine saplandı. Kısa bir sessizlikten sonra o tehditkar cümleyi söyledi. "Benim sınırlarımı zorlayan insanlar... uzun süre burada barınmaz." Boğazım kurudu. Ama yüzümde hiçbir şey belli etmemeye çalıştım. "Gece yarısından sonra tek bir ışık dahi açık kalmayacak." "Herkes odasında olacak." Sözleri emir gibiydi. Tekrar bana baktı. "Bu dediklerimi diğer ikisine de söyle." Hicran ve Gülşah'ı kast ettiğini anlamıştım. Az önce yalnız oturduğum yer, şimdi bir mahkeme salonu gibiydi. Ve karşımdaki adam... sanki hem hakim hem cellat gibiydi. Kapıdan çıkıp gittiğinde mutfakta bir süre ayak seslerinin yankısı kaldı. Sonra o da yavaş yavaş sönüp sessizliğe karıştı. Sanki adam sadece kapıdan çıkmamış, mutfaktaki havayı da yanında götürmüştü. Derin bir nefes verdim. Göğsümde biriken gerginlik yavaşça çözüldü. "Takıntılı ruh hastası!" diye söylendim ardından ama sanki hala kapının arkasında duruyormuş gibi temkinli ama inatçı bir sesle. Bu adamla işim çok zor benim... Sandalyeye tekrar oturdum. Elimde hala annemin yüzüğü vardı. Parmaklarım yüzüğü çevirirken az önceki sahne gözlerimin önünden geçip duruyordu. O keskin bakışlar... o boğazı sıkan kurallar... ve o tehditkar sessizlik. Ama zihnimi asıl kurcalayan şey bu değildi. Bir detay vardı. Bir görüntü. O çerçeve. Gözlerim dalıp gitti. O koyu çerçevenin içindeki kadın... Karun’un göğsüne yaslanmış o genç kız. Yüzünde rahat, huzurlu bir gülümseme vardı. Sanki dünyanın en güvenli yerinde duruyormuş gibi. Ve ben o çerçeveyi tuttuğum anda... elimi kıracak gibi sıkmıştı. İstemeden avucuma baktım. Parmaklarım hala hafif sızlıyordu. Bir fotoğraf için bir insanın elini o kadar sıkmak... Bu normal değildi. Kaşlarımı çattım. O çerçevedeki kadın kimdi ki... Karun Ağa elimi kıracak derecede sıkmıştı? Karısı mıydı? Sevdiği biri mi? Yoksa... Kaybettiği biri mi? Bu konakta herkesin sakladığı bir şey vardı. Ama en büyük sır... Kesinlikle Karun Ağa’daydı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE