bc

KANIN TUZU (+18)

book_age18+
1
TAKİP ET
1K
OKU
revenge
dark
forbidden
contract marriage
BE
family
HE
system
age gap
forced
opposites attract
friends to lovers
arranged marriage
neighbor
stepfather
mafia
single mother
gangster
heir/heiress
drama
tragedy
serious
kicking
bold
city
mythology
office/work place
pack
small town
another world
childhood crush
secrets
superpower
rebirth/reborn
affair
polygamy
surrender
addiction
substitute
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

"Toprak, kanı sever; ama bazen kalbin sesini bastıramaz."

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1. Bölüm: Düğün
Baran Elçi, sabah ezanının kadim ve titrek sesiyle gözlerini araladı. Taş konaktaki odasının yüksek tavanına asılı bronz avize, doğudan sızan ilk ışıkla parlıyordu. Perde aralıklarından giren gün ışığı, duvardaki halı desenlerinde dans ediyor; halının kırmızı, lacivert ve bej tonlarını altın gibi parlatıyordu. Odanın içinde, eskiyle yeninin arasında bir geçit vardı sanki. Tarihin tozunu, anıların ağırlığını taşıyan her eşya, bugünün kutsallığını fısıldıyordu. Ama Baran’ın göğsüne çöken ağırlık, uykunun tortusundan daha derindi. Bugün, ağa olarak geçmişin gölgesinden sıyrılacak, aşiretinin yazgısına kendi adını kazıyacaktı. Taht hazırdı, gözler üstündeydi. Ama yüreği... yüreği bir başka diyarda çarpıyordu. Alya… Zamanın, yerin, geleneklerin dışında bir yıldızdı Alya. Gözlerinde bir şehir ışığı vardı; dudaklarında modern zamanların dik başlılığı, yürüyüşünde yıldızlara ait bir hafiflik. Lise yıllarında, Baran ders çıkışı avlunun kenarındaki demir parmaklıklara yaslanarak onu izlerdi. Göz göze gelmek bile kalbine bir hançer gibi saplanırdı. Alya, o zamanlar matematik öğretmeninin kızıydı; şimdi şehirli bir kadın, cesur bir akademisyendi. Güzelliğini zekâsıyla mühürleyen, gözlüğünün ardından bile her şeyi net gören biriydi. Baran iç çekti. Ardından aynaya yürüdü. 1.90’a yakın boyu, sert çenesi, koyu ela gözleri ve kalın, birleşmeye ramak kalmış kaşlarıyla aynada ona, kendisinden başka herkes bakıyordu sanki. O, bir adamdan fazlasıydı artık: Ağa. Ailenin, toprağın, sözün sahibi… Ama içinde fırtınalar kopuyordu. Annesi… Gülendam Hanım. Bir devrin gölgesi gibi dolaşan, güzelliği solmayan, kudreti yüzyıllık geleneklerle pekişmiş bir kadındı. Onun sesi, Baran’ın çocukken korkuyla karışık hayranlık duyduğu tek sesti. Onun kararları, sınırdı. Dünkü konuşmaları, hâlâ kulaklarında yankılanıyordu: “Ağa dediğin hevesle değil, kaderle evlenir. Sil o kızı aklından, Baran. Aşiret, gelin değil, denge ister. Elif o denge. Alya değil.” Baran, derin bir nefes aldı. İçindeki Alya’yı bozkırda bir kuyu gibi gömdü. Bugün gösteri günüydü. Gösteri... ve teslimiyet. Düğün meydanı bir efsaneyi andırıyordu. Geniş avlunun dört bir yanına ipek şeritler asılmıştı. Renk renk halılar, yerde yıldız desenleriyle serilmişti. Gümüş işlemeli at eyerleri, tüylerle süslenmiş başlıklar göz kamaştırıyordu. Büyük kazanlarda etler kaynıyor, cevizli sarma tepsilerinin üstü nar taneleriyle parlıyordu. Kadınlar, genç kızlar, çocuklar rengârenk şalvarları ve yazmalarıyla etrafı doldurmuştu. Halay başları çoktan belirlenmişti, davulcular ellerini ısıtıyordu. Baran, elbiseleri içinde bir heykel gibi duruyordu. Üzerindeki uzun kaftan siyah kadifeden, omuzlarından aşağıya altın işleme tellerle süzülüyordu. Belindeki kemerde dedesinden kalma bir hançer duruyordu. Yanında, zarif bir figür: Elif. Elif… Başında kırmızı duvak, gözlerinde tedirgin bir ışıltı. İpek gelinliği, yürürken yere değiyor, ayaklarının önünden esen rüzgârla hafifçe dalgalanıyordu. Elif’in yüzü yere dönüktü ama bakışlarındaki çekingenlik, içindeki temizliği gösteriyordu. Henüz kadınlığın eşiğinde, henüz kendini anlatamamış bir hikâye gibi duruyordu. Baran, başını eğip Elif’e baktı. “Üşüyor musun?” diye sordu alçak bir sesle. Elif başını hafifçe iki yana salladı. Gözleri kısa bir an Baran’ın gözlerine değdi. İçinde korku da vardı, umut da. Ama kelimelerden çok sessizliğe güveniyordu. Halaylar başladı. Davulun sesi taşları titretiyordu. Zılgıtlar göğe yükseliyor, çocuklar halıların etrafında dönüyordu. Dedeler dua ediyor, nineler ağıtla karışık ninniler fısıldıyordu. Düğün, bir törenden çok daha fazlasıydı. Bir geçit… Bir hüküm… Gülendam Hanım, yanlarına yaklaştı. Şalvarının altın işlemeleri ağır ağır yürürken bile tınlıyordu. Başındaki yazma, alnına dökülen zincirlerle neredeyse bir taç gibiydi. Baran’ın yanına geldiğinde eğilmedi, ama eğdirici bir sesle fısıldadı: “Bugün adım atarken düşün. Millet seni ağa diye değil, adam diye izleyecek. Ayağın kayarsa, ilk taşı ben atarım.” Baran, gözlerini kırpmadan ona baktı. Cevap vermedi. Sadece yutkundu. Annesi uzaklaştığında kalabalık yine bir haykırışla sarsıldı. Ve sonra, zaman geldi: Gerdek. Odada yalnızlardı. Kapı dışarıdan kilitlenmiş, zılgıtlar yerini sessizliğe bırakmıştı. Elif, yavaş adımlarla odaya yürürken başını önünden kaldırmamıştı. Baran, hemen ardından içeri girdi. Odanın ortasında durdular. Birbirlerine birkaç adım mesafede, yabancı gibi. Elif başını kaldırıp ona baktı. Dudaklarında ürkek bir kıvrım vardı. Sonra titrek bir sesle fısıldadı: “Ben... bilmiyorum nasıl olur. Ama kaçmam. Bil yeter.” Baran, hafifçe başını salladı. Gözlerinde ona zarar vermek değil, ona dokunmaktan korkan bir adam vardı. Yaklaştı. Yüz görümlülüğünü, nakışlı bir kese içinde uzattı. Elif iki eliyle aldı, usulca başıyla selamladı. Ardından, elleriyle elbisesinin ince bağcıklarına uzandı. Baran bir adım geri çekildi. Ama Elif, nazikçe fısıldadı: “Bakma öyle. Korkuyorum diye sanma. Sadece… sen yabancısın bana. Ama sen de korkuyorsan, belki o kadar da yabancı değilizdir.” Baran’ın kalbi sıkıştı. İçindeki yük, arzunun önüne geçmişti. Elif’in teni ay ışığında süt beyazı gibi parlıyordu. Omuzları narin, bel çizgisi zarif, gözleri ise… anlatamadığı bir duyguyla doluydu. Yavaşça yanına geldi. Elif’in omuzlarından elbisenin kalan parçasını sıyırdı. Dudakları, önce boynuna, sonra köprücük kemiğine dokundu. Elif, gözlerini kapadı. Vücudu, yeni bir hissin eşiğinde titredi. Baran acele etmedi. Ellerini onun beline, karnına, bacaklarına uzattı. Her dokunuşta, Elif’in nefesi hızlanıyor ama korku yerini bir çeşit güvene bırakıyordu. Baran, usulca bacaklarının arasına geldiğinde gözlerine baktı. “Emin misin?” demedi ama gözleriyle sordu. Elif’in başı çok hafifçe öne eğildi. Cevap, sessizdi. Ama netti. İlk temasla Elif’in vücudu irkildi. Baran, elleriyle onu sardı. Birlikte nefes aldılar. Elif’in parmakları, Baran’ın sırtında geziniyordu. Ritmik hareketlerle bedenler birbirine alıştı. İlk acı, yerini sıcaklığa bıraktı. Elif, gözlerini Baran’ın gözlerinden ayırmadı. Dakikalar geçtikçe, Baran onu yalnızca bedeninden değil, ruhundan da tuttu. Kalbinin atışları onun için çarpıyordu artık. Elif’in gözleri doldu. Ama gözyaşı akmadı. Dudakları titredi. Belki korku, belki yalnızlık kırıldı içinde. Belki de ilk defa kendine ait bir yer bulmuştu bu hayatta. Son bir hamlede Baran durdu. Onu göğsüne çekti. Saçlarını öptü, tekrar tekrar. Elif, küçük bir çocuk gibi boynuna sarıldı. “Bu muydu yani?” diye fısıldadı Elif. “Korktuğum şey... böyle bir şey miydi?” Baran başını eğip, sessizce gülümsedi. Saçlarını kokladı. Fısıldadı: “Korktuğun şey değildi bu. Bu... başlamanın kendisi.” Dışarıda hâlâ zılgıtlar sürerken, içerde iki yabancı ilk defa birbirine ait gibi uzanıyordu. Ama Baran’ın gözleri tavana kaydı. Ve orada… odanın köşesindeki ışık huzmesinde Alya’nın hayali belirdi. Beyaz bir elbise içinde, gülümseyerek kapıdan geçiyordu. Baran gözlerini kapattı. Kalbine bir darbe indi. Ve sonra… Kapı kırıldı.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

ÇINAR AĞACI

read
5.8K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
528.4K
bc

AŞKLA BERDEL

read
80.7K
bc

Ne Olacak Halim (Türkçe)

read
14.4K
bc

HÜKÜM

read
225.5K
bc

PERİ MASALI

read
9.6K
bc

Siyah Ve Beyaz

read
2.9K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook