MERT’İN ANLATIMINDAN
İnsan bazen hayatının ne kadar düzenli olduğunu, bir şeyler değişene kadar fark etmiyor.
Benim hayatım…
düzendi.
Sabah belli.
Eğitim belli.
Disiplin belli.
Ne yapacağım, ne hissedeceğim, ne söyleyeceğim…
çoğu şey belliydi.
Ta ki…
Ayça’ya kadar.
Sabah içtimasından sonra odama geçtim. Üniformamın düğmelerini çözerken aklımda yine aynı şey vardı.
Telefon.
Mesaj atmamıştı.
Atmamalıydı zaten.
Ama…
Atmasını bekliyordum.
Kendi kendime güldüm.
“Ne yapıyorsun Mert?”
Ben bekleyen bir adam değildim.
Ama o…
İnsanı bekleten bir kızdı.
Telefonu elime aldım. Yazacaktım.
Yazmadım.
Kontrol.
Benim işim buydu.
Ama konu o olunca…
kontrol zorlaşıyordu.
Öğleden sonra kısa bir boşluk bulunca ailemi aradım.
Annem açtı.
“Oğlum!” dedi o sıcak sesiyle.
“Ne zaman arayacaksın diye bekliyordum.”
Gülümsedim.
“Yoğundum anne.”
“Her zaman yoğunsun zaten,” dedi.
Ama kızmadı.
Hiç kızmazdı bana.
“Yemek yedin mi?” diye sordu hemen.
Gözlerimi kapattım.
Aynı soru.
Yıllardır değişmeyen.
“Yedim anne,” dedim.
Yalan söyledim.
Ama anneler…
bazı yalanları anlar.
“Sesi değişiyor insanın,” dedi.
Bir an durdum.
Ayça’nın mesajı aklıma geldi.
İçimden gülümsedim.
“İyiyim anne,” dedim bu sefer.
Gerçekten.
Biraz fazla iyiydim.
Babam telefona geldi.
“Nasıl gidiyor?” dedi kısa ve net.
Babam böyleydi.
Az konuşur, çok şey anlatırdı.
“İyi komutanım,” dedim alışkanlıkla.
Hafif güldü.
“Evde komutan yok,” dedi.
Ama vardı.
Her zaman vardı.
Benim içimde.
“Dikkat et kendine,” dedi.
Bu, onun “seni özledim” deme şekliydi.
Anladım.
“Emredersiniz,” dedim.
Kardeşim araya girdi.
“Abi!” diye bağırdı telefonda.
“Ne zaman geleceksin?”
Gülümsedim.
“Yakında.”
“Her zaman yakında diyorsun,” dedi.
Haklıydı.
Ama askerlikte bazı şeyler…
gerçekten hep “yakında” kalır.
“Gelince sana bir şey getireceğim,” dedim.
“Ne?” diye sordu.
“Görünce anlarsın.”
“Tamam ama pahalı olsun!” dedi.
Kahkaha attım.
Hiç değişmemişti.
Telefonu kapattıktan sonra bir süre sessiz kaldım.
Aile…
İnsanı yumuşatan tek şey.
Ama benim hayatımda yumuşaklığa çok yer yoktu.
Ta ki…
Son zamanlara kadar.
Telefonu tekrar elime aldım.
Mesaj yok.
Derin bir nefes aldım.
Yazdım.
“Ne yapıyorsun?”
Mesaj gitti.
Kısa.
Net.
Ama içimdeki kadar sade değildi.
Bekledim.
Cevap gelmedi.
Bir dakika.
İki dakika.
Beş dakika.
Kaşlarımı çattım.
“Şimdi mi yoğun?”
Gülümsedim.
Demek böyle hissettiriyordu.
Telefonu bıraktım.
Pencereye yürüdüm.
Foça rüzgârlıydı.
Her zamanki gibi.
Ama bugün…
İçimde başka bir şey vardı.
Adını koyamadığım.
Bir merak.
Bir sabırsızlık.
Ve belki de…
İlk defa birine karşı hissettiğim o garip çekim.
Telefon titredi.
Hemen döndüm.
Mesaj.
Ayça.
Açtım.
“Seni.”
Bir an durdum.
Mesajın devamı yoktu.
Sadece bu.
“Seni.”
Gülümsedim.
Başımı hafifçe eğdim.
“Tehlikelisin…” dedim kendi kendime.
Ve o an anladım.
Bu sadece bir tanışma değildi.
Bu…
Başlangıçtı.