Neydi bu his?
Kendimi bu ortamda yabancı gibi hissediyordum. Sanki güzel bir film izliyor gibiydim. Büyük yemek masasının baş köşesinde Uygar'ın babası, onun sağ tarafında Öykü ve Arda, sol tarafında Uygar ve ben vardık. Masanın diğer bir köşesinde ise Uygar'ın kardeşi Can Aral oturuyordu. Gözlerimi Arda ve Öykü'ün üzerinde yoğunlaştırdım o an. Öykü, tabağındaki yemekleri büyük bir iştahla yerken bir yandan da Arda'nın gülümseyerek ona içmesi için uzattığı portakal suyundan yudumluyordu. Arda, bardağı Öykü'nün dudaklarına uzatmadan önce, Öykü'nün yüzüne düşen sarı bir kaç tutam saçını önce arkaya doğru atmış, daha sonra gülümseyerek bardağı Öykü'ye uzatmıştı. Bunun karşılığında Öykü dolu olan ağzının görünmemesi için dudaklarını birbirine sıkıca bastırıp Arda'ya sıcacık bir gülümseme attı. O sırada gördüm.. Arda'nın Öykü ona gülümsediğinde mavi gözlerinin birer ampul gibi parladığını. Her zaman birbirlerini bu kadar çok sevmelerini diliyordum her zaman.
Gözlerimi hafif bir gülümseme eşliğinde onlardan alıp masanın diğer köşesinde Can'a odakladım. Gözleri mavi ve saçları açık bir sarı olmasına rağmen abisine ikizi diyebileceğim kadar çok benziyordu. Çatalı tutuşu, ellerinin tıpkı Uygar'ın elleri gibi büyük ve güçlü görüntüsü, yüz hatları, boyu, geniş omuzları, zekâsı ve diğer tüm hareketleri. Onu Uygar'dan ayıran tek fark küpe takmıyor olmasıydı sanırım. Çatalı dudaklarına doğru götürürken gözlerini Uygar'a çevirmiş ve gülümsemişti, Can. Babası ve abisi aynı masadaydı, bu yüzden mutluluğunu yüzünden bile görebiliyordum ona baktığımda. O sırada Can ve Arda göz göze geldiğinde Arda elindeki çatalı 'bunu sana yediririm' der gibi Can'a göz işaretleriyle birşeyler söylerken onların bu haline sessizce güldüm.
Daha sonra gözlerimi onlardan alıp Atilla Aral'a çevirdim. Benim güzel Uygar'ımın babasına. İki oğlunu da bu masada görmekten pek hoşnut görünüyordu. Arda'yı da Uygar'dan hiç ayırmıyor ona karşı da aynı ilgiyi gösteriyordu. Ne var ki ona baktığım zaman Uygar'a karşı kendini suçlu hissettiğini görebiliyordum. Ona babalık yapamayıp yurtta büyümesine sebep olduğu için üzülüyordu büyük ihtimalle. Ya da yurttan çıktıktan sonra sahipsiz kalıp bir sokakta yalnız başına olduğu zamanlardan sorumlu tutuyordu kendini. Ama onun bir suçu yoktu. En azından ben öyle düşünüyordum. Uygar diye bir oğlu olduğundan bile haberi yoktu, bunu bilmeden ne yapabilirdi ki? Onun varlığını öğrenir öğrenmez Uygar'ı zaten bulmuştu. Tabii, Uygar'ın onu kabullenmesi oldukça zor olmuştu ama artık bir aileydi onlar. Keşke Uygar'ın annesi de ölmemiş olsaydı diye düşünmeden edememiştim ama bu konuda kimsenin elinden birşey gelmezdi. Yine de gülümeye devam ettim çünkü masadaki herkes mutluydu ve yüzlerinden gülücükler eksik olmuyordu.
Gözlerimi Uygar'a çevirdim bir zaman sonra. En sevdiğim insan, en sevilmesi gereken insan ve sevilmeyi en çok hakeden adama.
"Neden bakıyorsun öyle?" diye sordum gülümsemeye devam ederek gözlerine baktığımda. Ona baktığım anda göz göze gelmiştik. Ne kadar süredir beni izlediğini bilmiyordum ve fark edememiştim de. Yüzünde bir gülümseme belirtisi yoktu ama bakışları huzurluydu. Mutlu olduğunu görebilmenin yanında bunu hissedebiliyordum.
"Sen böyle güzel gülerken, başka yere bakıp bu anı ziyan edemem." dedi dudaklarına hafif bir gülümseme yerleştirirken. Küçük gülümsemem genişleyip kocaman okdu ve gözlerim kısıldı cümlesini duyduğumda. Çok güzel biri olmasam bile onun kelimeleri insanı o kadad yüceltiyordu ki, bazen kendimi dünyanın en güzel kadını gibi hissediyordum.
"İşler nasıl gidiyor, Uygar?" diye sordu Atilla Aral, elindeki çatalı tabağının kenarına bırakıp, ellerinide masanın üzerine serbesçe bıraktıktan sonra arkasına yaslanırken.
"Hergün yeni dosyalar ve bir sürü adalet arayan insanlar. Boş vakit sıfır." derken arkasına yaslanıp gözlerini babasına çevirdi, Uygar. Sonuna kadar haklıydı. Eve gelince bazen onu uzun bir zaman yemek masasında beklemiş bile olsam bana yememi söylüyor ve çalışma odasına çekiliyordu.
"Annen bu mesleğe çok ilgi duyardı. Anneannen söylemiş olmalı sanada." dedi Atilla Aral gülümserken. Güzel bir meslekti tabii ama bunun için biraz zeki ve dayanıklı olmak gerekiyordu. Uygar'ın bazen koltukta bile uyuduğu zamanlar oluyordu. Eskisi gibi çok fazla dışarida vakit geçiremiyordu ama şikayetçi de değildim.
"Evet o söyledi." dedi Uygar su bardağını eline alıp dudaklarına doğru götürürken. O sırada bardağı tutan eline bakarken parmağındaki alyans beni gülümsetmişti. Sebebi belki de alyansın içinde adımın yazıyor olması olabilirdi.
"Hiç ölü falan gördün mü?" diye sordu Arda yemek yemeye devam ederken. Doğrusu bunu bende merak ediyordum ama sorma gereği duymamıştım.
"Gördüm. Okul çatısından atlayıp intihar eden Lise öğrencisi." dedi Uygar büyük bir soğukkanlılıkla. Belki de bu meslekte en çok işine yarayan şey soğukkanlı olmasıydı. Her şeyi kafasına takıp üzüntüsünden elini dahi kapırdatamayan biri olsaydı bu işe devam edebileceğini hiç sanmıyordum.
"Eh, dersler ağır gelmiştir." dedi Can arkasına yaslanırken. Onun Doktor olduğuna hala kendimi inandıramıyordum nedense.
"Senin işler nasıl gidiyor, Arda? Benim gibi şirket başında olduğunu duymuştum." dedi Atilla Aral bu sefer Arda'ya doğru dönerken. Arda'nın işlerinin de yoğun olduğunu biliyordum çünkü bazen yemek masasında bile uyukluyor gibiydim
"Güzel, babam sağolsun beraber hallediyoruz işleri." dedi bana gülümserken. Bende ona gülümsemiştim.
"Su, senin için güzel bir düşüncem var. Dinlemek ister misin?" diye sordu Uygar'ın babası gözlerini yüzüme odaklarken. Benim için bir düşüncesi mi vardı? Ne okduğunu ciddi derecede merak ediyordum.
"Tabii, sizi dinliyorum." dedim küçük bir gülümseme eşliğinde. Uygar'ın da o sırada Atilla Aral'ı dinlediğini görmüştüm. O da merak etmişti belki de.
"Can'ın çalıştığı hastanede mesleğine başlamak ister misin? Stajyerliğini onun yanında yapman senin için güzel bir başlangıç olabilir." dedi gülümseyerek yüzüme bakarken. Bende sevinçle gülümsemiştim. Tüm gün evde boş boş oturmaktansa neden işime başlamıyordum ki? Hem de tanıdığım bir doktorun yanında sıtajyerliğimi tamamlamak benim için harika bir avantaj olurdu. Can'ın bana her konuda yardım edeceğini zaten biliyordum. Bu harika olurdu.
Gözlerimi Uygar'a çevirdiğimde bana bakıyor olduğunu görmüştüm. Okulumu onun sayesinde bitirmiştim hem de hayalimdeki okula giderek.. Ona danışmadan hareket etmek istemiyordum bu yüzden.
"Ne istiyorsan o olsun." dedi sanki zihnimi okumuş gibi bana cevap verirken. Böyle düşünmesi beni oldukça mutlu etmişti. Ona sürekli zarar vermeye çalışan dedesi hapse girdiğinden beri biraz daha özgürdüm. Artık zarar verebilecek birileri olmadığı için beni kısıtlamıyordu. Kendini de öyle.
"Benim için çok iyi olur.." dedim neşeli bir sesle ve kocaman bir gülümsemeyle. Ama beni pat diye göreve alırlar mıydı bundan pek emin değildim. Can, özel bir hastanede görev yapıyordu.
"Ama bu nasıl olacak" diye sordum Uygar'a bakarken. O benim aksime oldukça rahattı ve güven verici bir şekilde bakıyordu.
"Hallederim, oldu say." dedi Uygar arkasına yaslanırken. Nasıl halledecekti ki bunu? Nasıl halledeceğini bilmiyor da olsam o söylediği için hiç şüphem yoktu doğrusu. Bu yüzden tekrar gülümsedim. Neden bilmiyorum ama çok heyecanlanmaya başlamıştım.
"Yarın benimle beraber hastaneye gel, abi. En kısa zamanda halletmiş oluruz." diyen Can'a doğru döndüğümde bana gülümsemiş ve göz kırpmıştı. Bende bunun karşılığında ona gülümsemiştim.
"Tamam, yarın uğrarım." dedi Uygar. Bu cümlenin hemen sonrasında Can'ın yemek tabağının içine birinin kaşığı uçmuştu. Masadaki herkes gözlerini Arda'nın yüzüne çevirdiğinde yapmacık bir şekilde güldü;
"Elimden kaçtı."
Hiç inandırıcı değildi. Tekrar güldüm.
***
Yemekten sonra salona geçmiştik ve güzel bir muhabbet ortamı kurulmuştu. Uygar'la babası siyasete girdikleri zaman ip orada kopmuş ve Arda'yla can birbirlerine zıt görüşlerde oldukları için bir ara yastıklar havada uçuşmuştu. Neyse ki sonra herkes sakinleşip başka bir konuya geçtiklerinde ortam biraz daha yumuşamış olsa da Arda ve Can birbirlerine öfkeyle bakmaya tüm gece boyu devam etmişlerdi. Gecemiz sonlandığında Arda ve Öykü Uygar'ın arabasıyla kendi evlerine geçerken, biz de Uygar'la eve doğru yürümeye başlamıştık. Ben yürümeyi ne kadar çok seviyorsam Uygar da yürümekten o kadar çok nefret ediyordu. Bu konuda biraz anlaşamıyorduk onunla.
"Anneanne'ye ne zaman gideceğiz?" diye sordum onun hızlı adımlarına ayak uydurmaya çalışırken. Hızlı adımlarla ona yetiştiğim zaman elimi tutmuş ve yürümesine öyle devam etmişti.
"Haftasonu gideriz." derken beni sol tarafına almış ve yürümeye öyle devam etmişti. Daha fazla bu hızda yürüyemeyeceğim için elini biraz geriye doğru çektim ve daha sonra durumu anlayıp biraz daha yavaş yürümesini izledim.
"Peki Babam'a?" diye sordum bu sefer.
"Ona da haftasonu." dedi kısa bir cevap vermeyi tercih ederek. Gerçi her zaman ki haliydi, pek fazla uzun cümleler kurduğunu görmezdim.
"Babana güveniyor musun, Uygar? Ona alışabildin mi?" diye sordum Uygar'ın önüne geçip yüzümu ona doğru dönerek arkaya doğru yürümeye başlarken. Bu hallerime alışıktı bu yüzden herhangi bir tepki vermek yerine iki elimi de tutup düşmemem için adımlarını daha da yavaş atmaya başladı.
"Alıştım sayılır." dedi gözlerime bakarak yürümeye devam ederken. Arkaya doğru adımlar atarken bir kez olsun tereddüt etmiyordum. Çünkü Uygar yanımdaydı ve ellerimi tutuyordu.
"Peki güveniyor musun?" diye tekrarladım sorumu.
"Sadece sana güvenirim ben." derken adım atmayı bırakıp öylece yüzüme bakmıştı. Daha sonra gözlerini benden alıp arkamda bir yere sabitlediğinde nereye baktığını görmek için arkama baktım.
Pamuk şeker!
Gülerek pamuk şekerlerin olduğu yere giderken bir yandan da Uygar'ın elinden tutmuş ve onu da peşimden sürüklemiştim.
"Bir kez tadına bak!"dedim heyecanla pamuk şekeri Uygar'a doğru uzatırken. Ama o bana bir katil edasıyla bakmış ve bunu kesinlikle reddetmişti.
"Bunun tadından mahrum kalıyorsun demek.. Tamam, ben yerim hepsini." dedim kocaman bir ısırık alırken. Pamuk şekeri çok sevmeme rağmen tek sevmediğim şeyi çok yapışkan olmasıydı. Ama o kadar çok seviyordum ki bunu görmezden gelebilirdim. Evin önüne geldiğimiz zaman koşarak bahçeden girdim ve evin kapısında Uygar'ın gelip kapıyı açmasını beklemeye başladım. Uygar gelip kapıyı açtıktan sonra içeri girmem için bana baktı ama benim onunla oyun oynayasım vardı.
"Önce sen geç." dedim ona evi işaret ederken.
"Geç şu eve, Su." derken oldukça ciddi bir ifade vardı yüzünde.
"Geçmem diyorum, önce sen." diye tekrarladım kapıdan biraz uzaklaşırken.
"Yorma beni." dedi bana doğru yaklaşırken. Yorulmak istemiyorsa eve girebilirdi o zaman neden bunu yapmayıp benimle inatlaşıyordu?
"Ölsem geçmem asla olmaz!" diye huysuzca bağırdım kapıdan uzaklaşıp bahçeye doğru koşarken. Ama daha bir kaç adım atmıştım ki, kolunu belime sarıp beni eve doğru çekmiş ve önce beni eve bırakıp daha sonra kendisi girmiş ardından da kapıyı kapatmıştı.
"Ne yapıyorsun ya!" diye kızdım karşısına geçip kaşlarımı çatarken.
"Geç dedim." derken yanımdan geçip salona doğru ilerlemeye başlamıştı. Koşup ona yetiştim ve tekrar önüne geçtim.
"Kahve içelim mi?" diye sordum birden. Aslında ona kızmak için karşısına dikilmiştim ama yüz ifadesi hiç iç açıcı olmadığı için kendime karşı biraz döneklik yapmıştım.
"Şekersiz olsun." dedi saçlarımla oynayıp daha sonra arkasındaki koltuğa otururken. Mutfağa doğru ilerlerken onun arkasına geçip yüzümü buruşturdum. Dünyadaki en uyuz kişi olma yolunda depar atıyordu resmen.
"Hareket yapma." diye seslendi arkasına doğru dönerken. Yüz ifademi değiştirip gülümsedim ve mutfağa koştum, nerden görmüştü o hareket yaptığımı falan?
Kahveleri hazırlayıp elimdeki kahve fincanlarıyla salona doğru ilerlerken kahvelerin dökülmemesi için oldukça dikkatli adımlar atıyordum. Bu kahvenin kokusu bile neden bu kadar harikaydı?
"Getirdim." dedim koltuğun önüne geldiğimde Uygar'a bakarken. Ama gördüğüm şey beklenmedik olduğu için şaşırmıştım. Uygar çoktan uyumuş gibi görünüyordu. Kahveleri mutfağa götürdükten sonra yatak odasından iki yastık ve iki pike alıp salona doğru ilerledim. Yastığı koltuğun baş tarafına doğru koyup Uygar'ı yavaşça yastığın üzerine yatırırken gülümsedim.
"Koca bebek, nasıl da ağırsın." diye mırıldandım yastığı düzeltirken. Pikeyi Uygar'ın üzerine örtüp ışığı kapattıktan sonra bende karşısındaki koltuğa yastığımı bırakıp uzandım ve üzerimi örttüm. Tamamen karanlıkta uyuyamadığım için turuncu loş bir ışığımız vardı, onu açmıştım yatmadan önce bu yüzden Uygar'ın yüzünü görebiliyordum biraz da olsa. Onu sabaha kadar izlemeye ruhum oldukça musait bulunuyordu, bende ona uydum.