HAZAR
Hastaneye vardığımda kafamda tüm plan netleşmişti.
Eeee ben aylarca nasıl bir veledin yalan haberleriyle gündem olduysam şimdi de onların olma zamanıydı. En çok da Kendal ağanın suratını merak ediyordum. Böyle bir haberi duyunca ne olacak?
Asansöre bindiğimde Ayaz aradı.
“Abi imamı bulduk ne yapalım?”
“Başhekimin odasına getirin!” Deyip kapattım.
Asansörün kapısı açılır açılmaz adımlarımı hızlandırdım. Koridorun o kendine has hastane kokusu burnuma dolarken, aklım hâlâ birkaç dakika önceki telefon konuşmasındaydı.
Başhekimlik kapısının önünde Önder Bey ile göz göze geldik. Beni bekliyormuş gibi hazırdı.
“Buyurun Önder Bey,” dedim, sesi fazla uzatmadan. “Sizinle konuşacaklarım var.”
Kapıyı açıp içeri buyur ettim. O önden geçti, ben de arkasından girip kapıyı kapattım.
Odaya girer girmez ceketimin düğmesini açtım. İçimdeki gerilim hâlâ dağılmamıştı. Masanın önüne kadar ilerledim ama oturmadım. Ayakta kaldım.
“Hoşgeldiniz Hazar bey, bu arada çok geçmiş olsun. Sizi dinliyorum.” Dedi.
“Geçmiş olacak bir şey yok, Önder Bey…” dedim sakin bir sesle. Karşımdaki koltuğa otururken elimle yerini gösterdim.
Oturdu. Gergin… ama nedenini tam bilmiyordu.
Parmaklarımı masanın üzerinde yavaşça gezdirdim. Ses çıkarmadan. Sadece hissettirecek kadar.
“Bugün buraya getirilen hastadan kimsenin haberi olmayacak.”
Sesimi yükseltmedim. Gerek yoktu.
“Hastane kayıtlarında bu olay hiç yaşanmamış olacak. İsmin sisteme girilmemesi gerektiğini söylemiştim. Ayaz iletmiştir diye düşünüyorum.”
Önder hemen başını salladı.
“Elbette… iletti. Hastaya dair herhangi bir kimlik bilgisi ya da kayıt yok.”
Başımı çok hafif yana eğdim. Güzel… kurallara uyuyor. Sandalyemde milim bile oynamadan gözlerimi onun üzerinde sabitledim. Kısa bir sessizlik bıraktım. O sessizlikte nefes alışını bile duyabiliyordum.
“Şimdi…”
Duraksadım. Bilerek.
“…yapmanız gereken tek şey var.”
Bakışlarım doğrudan gözlerine kilitlendi.
“Bu vakayı… sadece kayıtlardan değil…” Hafifçe öne eğildim.
“…çalışanların hafızalarından da silmeniz.” Adamın boğazı düğümlendi. Yutkundu. Ben hâlâ sakindim. Hâlâ aynı tonda.
“Hangi hasta?” dedi sonunda. Geriye yaslandım keyifle.
Başhekim: “Ne içersiniz, ne söyleyeyim Hazar Bey?” dediğinde kapı çaldı.
“Gerek yok.” dedim.
Kapı açıldı. Ayaz içeri imamla girdi. Göz ucuyla ikisini süzdüm.
“Şimdi bizi yalnız bırak.” dedim. Önder hiç oyalanmadan kalktı, odadan çıktı.
Ayaz’la imama döndüm. Oda bir anda sessizleşti.
İmama baktım. Ayakta, ne yapacağını kestirmeye çalışıyor.
“Geç otur karşıma.” dedim sakin bir sesle.
Adam yavaşça oturdu. Kısa bir an sustum. Gözlerini kaçırmadı ama huzursuzluğu belliydi.
“Şimdi imam efendi…” dedim ağır ağır. Başhekimin masasından aldığım kâğıtla kalemi önüne bıraktım.
“Bu kâğıda, Şimal Bozbey’in imam nikâhlı karım olduğuna dair bir yazı yazıyorsun.”
Bakışlarımı üzerinden çekmedim.
“Ve yazıya… inandırıcı olması için yüklü bir mehir de ekliyorsun.”
Biraz öne eğildim.
“Anladın mı beni?”
Ellerini iki yana açtı, sesi titredi.
“B-ben nikâh falan kıymadım ki ama… böyle bir şeyi nasıl yazayım?”
Bir anda öne eğildim. Yakasından sertçe kavradım.
“On iki yaşındaki kızı nasıl on sekiz sayıpta nikâh kıydın lan sen?!” diye bastırdım dişlerimin arasından.
Adamın nefesi kesildi. Gözleri büyüdü. Ne demek istediğimi hangi olaydan bahsettiğimi çok iyi biliyordu. Hoş… bu işi ilk defa da yapmıyordu.
“Şimdi…” dedim, tutuşumu sıkılaştırarak,
“o kâğıdı ne istiyorsam yazıyorsun.”
Bir an durdum. Gözlerimin içine bakmak zorunda kaldı.
“Yoksa…” dedim alçak bir sesle,
“Sadece adını değil… seni silerim bu dünyadan.”
Yakasını bıraktım. Kalemi önüne doğru ittim.
“YAZ!!!”