Açılış
Kitabın Tanıtımı
“Yalnızlıkla çevrelenmiş bir ruh, ancak çıkışı yine kendi içinde bulabilir.
''Eda, ilk aşkı Hakan’la evlenmiş genç bir kadındır. Hayatında ilk kez bir erkek tarafından sevilmiş, seçilmiş olmanın sarhoşluğunu yaşayan Eda için Hakan yalnızca bir eş değil; ait olduğu, tutunduğu, vazgeçemediği tek limandır. Ancak zamanla bu aşk, sevgiyle kontrol arasındaki sınırın bulanıklaştığı karanlık bir hâl alır.
Hakan dışarıdan güçlü, başarılı ve karizmatik bir adamdır. İş hayatında hırslı, ailesiyle özellikle abisiyle sürekli bir güç savaşının içindedir. İç dünyasında ise kontrol ihtiyacı, kıskançlık ve sahip olma duygusu giderek büyür. Eda’yı sevdiğini söylerken aynı anda onu yavaş yavaş yalnızlaştırır, şekillendirir, kendine bağımlı hâle getirir.
Eda’nın ailesi bu evliliğe başından beri mesafelidir. Özellikle anne, kızının mutsuzluğunu görür; fakat bunu şefkatle değil, baskı ve sahiplenme üzerinden ifade eder. Anne–kız arasında geçmişten gelen kırılmalar, kıskançlık ve kontrol savaşı bu evlilikle birlikte patlak verir. Eda iki tarafta da sıkışır: Bir yanda annesinin boğucu sevgisi, diğer yanda Hakan’ın karanlık aşkı.
Eda’nın iç dünyasından anlatılan sahnelerle; aşk, bağımlılık, aile travmaları, güç ve kontrol temalarını derinlemesine işler. Bu hikâye, zayıf bir kadının değil; sevilmek uğruna kendinden vazgeçmeyi göze alan bir kadının hikâyesidir.
Eda ve Hakan’ın ilişkisi ilerledikçe gerilim artar, maskeler düşer ve herkesin kendi karanlığıyla yüzleşmesi kaçınılmaz hâle gelir.''
*********
Eda
Saat beşi on geçiyordu.
Yine ondan önce uyandım. Uykum hafif değil, bildiğin pusuda bekleyen bir hayvan gibiyimdir. Vücudum yıllardır, resmen Hakan’a göre alarmda. O derin uykusundayken, ben kafamın içindeki aptal edaya laf anlatmaya çalışıyorum. ‘’Yıllar önce sevip evlendiğin adam bu işte kızım. Salak kafam, ben akıllanmam ya aşkmış, sevgiymiş… Alsana aşk. Adam hayatımı zehir etti resmen. Annem her aradığında mutluymuş gibi rol yapmaktan bıktım usandım artık. yoruldum artık. Sabır sabır, diye diye kurudum kaldım bu dört duvar arasında.
Yatağın onun tarafı hâlâ sıcak. Sessizliği bile tehdit gibi. Nefesi rahatsız edecek kadar sakin ve düzenli. Uyanınca hayatımı cehenneme çevirmeye kaldığı yerden devam edecek, uyurken dünya güvenli gibi. Nefes aldığımı hissediyorum, korkudan çarpan zavallı kalbim sakinliyor. Uyurken yüzünü bakıyorum da, gergin yüz hatları gevşemiş; bu haliyle daha çok insana benziyor. Dışarıda örnek koca, kapı kapanınca gerçek yüz yalnız bana.
Yorganı üzerimden sessizce çekiyorum. Kumaşın hışırtısı bile kulaklarıma batıyor. Dönüp baksa, kaşını kaldırsa… laf sokmalar, hakaretler başlar. Sanki onun karısı değilim de kum torbasıyım. Nefesimi tuttum, sabahlığımı avuçlarımda buruşturdum ki şakırdamasın. Telefonu yastığın altından çekip mutfağa kaçtım. Kalbim kaburgalarımı dövüyor. Bir saatim var. Altıda kalkacak. Kahvaltı gecikirse bugünü de burnumdan getirir.
Tencereden buhar yükseldi, yumurtaları bıraktım. Ellerim titriyor. Dünkü kavga ense kökümde yanık gibi. Yanlış kelime, yanlış bakış, yanlış kesilmiş domates… bahanesi bol adam. Onun sessiz öfkesi konuşmaktan beter; kapı gibi soğuk, yumruk gibi ağır.
Tabağa uzandığım anda porselen kaydı.
Şang.
Ses tüm evi doldurdu.
Dizlerim boşaldı.
Kanım çekildi.
Duydu mu? Allahım neolur duymasın, nolur…
Yere çöküp camları topladım. İnce kıymıklar avcuma battı. Kızıl bir çizgi belirdi. Acı tuhaf bir şekilde iyi geldi. Belki de gerçeği hatırlatan tek şey bu; kan, yanma, ben.
Çabucak süpürüp attım. Elimi buz gibi suya tuttum, peçeteye sardım. Kalbim hızlandı; göğsümden fırlayıp yere düşecek sanki.
06:45.
Yumurtalar tamam.
Domates, salatalık… siyah zeytin. Hiç sevmem.
Kahve kaynadı. Masa eksiksiz. Bardak onun sevdiği çizgide. Bir santim kaysam kıyamet. Düzen hastası manyak.
Ayak sesleri.
Yavaş. Ağır. Yaklaşıyor, adımları bile, zemini bile korku salıyor.
“Bu ne gürültü, sabah sabah?”
Arkama döndüm. Gözlerine bakmaya cesaretim yok; boynum kendi kendine eğiliyor. Bedenim öğrenmiş teslim olmayı.
“Hazır hayatım…” dedim. Sesim ince, yabancı. Sanki benden değil.
Hakan kravatını düzeltti. Gri takımın içinde kusursuz. Eskiden içimi ısıtırdı, şimdi midemi bulandırıyor. Masaya yaklaştı, kahveyi kokladı. Kaşı çatıldı.
“Bunun kafein’i az. Kaç kaşık koydun?”
Beynim dondu. Kaç kaşık koydum bir mi iki mi? Hatırlamıyorum.
“Bir… ya da iki.”
Yüzü düştü. Bakışları avını seçen hayvan gibi yüzüme dikti. Tehditkâr bir adım attı, bir adım daha, o yaklaştıkça benim içime bir ağırlık çöktü. Küçücük mutfak kaçacak bir yer de yok. Buz gibi bir sesle aramızdaki mesafeyi kapatıp yüzüme doğru eğilerek.
“Bir mi iki mi?”
“Gerçekten hatırlamıyorum…Hakan”
Sesim titrek. Siniri yükseldi; ben küçüldüm.
“Hatırlamıyorum mu? Bu bahane olamaz. Şu kadar şeyi aklında tutamıyor musun?”
Sesi sertleşti. Omuzlarım düştü. Özür kendiliğinden döküldü.
“Özür dilerim… daha dikkat edeceğim. Tadımız kaçmasın, yumurtan soğuyacak.”
Bardağı masaya sert koydu. Sanki kafama çarptı o ses.
“Etsen iyi edersin.”
Söz değil, ruhuma değdi.