Eda
Merdivenler bitmiyor.
Her basamakta kalbim biraz daha hızlanıyor; sanki vücudum benden önce karar vermiş de aklım arkadan yetişmeye çalışıyor gibi. Söylediklerim için pişman mıyım? Hayır, asla... Bu, sustuğum onca yıllara saysın. Haklı olmak, insanı rahatlatmıyor, ama. Bunu da yeni öğreniyorum.
Bodrum katına indiğimde hava değişiyor, sessizlik daha ağır, serinlik kemiklerime kadar işliyor. Hakan burayı bilerek böyle yaptı; duvarlar soğuk, mermerden vuran soğuk ayaklarıma vuruyor. Ev terliğimi yukarıda unttum, şimdi akılsızlığım cezasını ayaklarım çekiyor. Her adımda irkiliyorum ama geri dönmüyorum. Dönsem ne olacak? Yukarıdaki hayat da sıcak değil ki. Bedenimin üşümesine alıştım da ruhumun üşümesi... O çok başka. İnsan bir türlü alışamıyor.
Kapının yanındaki yapay yeşil saksı… Komik aslında. Bu karanlıkta yeşermeye çalışan sahte bir şey. Elimi uzatıyorum. Anahtar orada. Hep oradaydı, Demir süslü, ağır. anahtarı avucumun içine alıyorum. Sanki avuçlarımda tuttuğum anahtar karşımdaki kapıyı değil de yalnızlığımın kırık kalbimide aralıyor. Hakan'ın son zamanlarda yaptıklarına dayanamıyorum, bu çok fazla.
Anahtarı çevirirken derin bir nefes alıyorum. Buraya her inişimde aynı his: kaçmakla kalmak arasında, tam o çizgide asılı kalmak. Kapıyı açtım, içerisi siyah. Bu odada renk barınmıyor. Tıpkı evlendiğim adamın kalbi gibi, her yer siyah.
Burası ne, hâlâ adını koyamıyorum. Ceza mı? Ödül mü? Belki de evliliğimizin kimseye göstermediğimiz karanlık yüzü. En dürüst olanı. Avuç içlerim terli. Elbiseme siliyorum. Oda havasız kalmış; kapıyı tam kapatmıyorum. Karanlık her yere yayılmış. Gözümün gördüğü her şey siyah… Ruhum gibi. Bu benzetmeye kızıyorum içimden ama kaçamıyorum.
Düğmeye bastığımda loş sarı ışık temkinli bir şekilde yayılıyor etrafa. Siyah yatak. Siyah koltuklar. Aynalar. Çok fazla ayna var, bedeni ya da onunla sevişirken kendimi aynada görmeyi sevmiyorum. Bu odadan kaçışım yok. Sadece odadan mı, ondan, kendimden Ne istiyorum, ne hissediyorum? Hepsi birbiriyle iç içe. Neyin doğru neyin yalnış olduğunu bilmiyorum artık, karanlık da kayboldum sanki, bana yol gösterecek kimsem de yok. Aynalarda hangi açıdan baksam bakayım, aynı kadını görüyorum: içi boşalmış ruhunu kaybetmiş içi boş bir beden.
Çekmeceye kayıyor gözüm, istemsiz. Sonra kaçırıyorum oradan. Orada olanları biliyorum, bilmek yetiyor. Erotik oyuncaklar, bir çoğunu üstümde dene, fiziksel olarak beni zorladı. Güvenlik kelimeyi söylediğim de oyun bitiyor. Merdivenlerden ayak sesleri geliyor. Ağır. Yavaş. Aynı ritimde. Her adımda kalbim bir tık daha hızlanıyor. Acele etmiyor. Kendinden emin, güçlü adımlar.
Onun söylediği gibi, üzerimdeki elbiseyi çıkarıyorum, utangaçlık kalmadı. Normalde karşısında çıplak duramam, örtünme ihtiyacı hissederim, bu gece o da yok.
Geliyor.
Acele yok. Her hareketim bilinçli, neredeyse meydan okur gibi. Buraya geleceğimi biliyordum aslında. O da biliyordu. Hakan, duymak istemediği gerçekleri görmezden gelmeyi sever. Her şeyi ya tensel bir yakınlıkla ya da sessiz bir cezayla çözebileceğine inanır. Bu sefer yanılıyor. Kafam karışık. İlk defa, “Ben ne yapıyorum?” diye kendime soruyorum.
Elbiseyi katlayıp koltuğun üzerine güzelce bırakıyorum. O an da kapı birden açılıyor. Tam arkamda duruyor, aynada aksini görüyorum. Yüzünün tamamı değil; bir tarafı tıpkı kalbi gibi karanlıkta kalmış, diğer yanı ışığın izin verdiği ölçüde soluk görünüyor sadece gözleri... onlar net. Soğuk, donuk. O bakış içimi üşütüyor. Bana bakmıyor önce, yansımama bakıyor. Bu daha kötü, sanki beni değil de üzerimde kurduğu hâkimiyeti görüyor.
Siyah giyinmiş yine, beyaz gömleğini değiştirmiş. Bu odaya uygun. Hakan’ın siyah takıntısını ilk fark ettiğimde korkmuştum. Sonra alıştım. İnsan, korktuğu şeye de alışabiliyor demek. Başını hafifçe yana eğiyor, bakışlarında bir anlam arıyorum. Bulamıyorum. İçimde bir şey çatırdıyor, sanki. Hakan’a kızıyorum, evet. Ama burada hâlâ duruyorsam, tek suçlu o değil. Bende suçluyum, ona karşı gelemediğim için, bu kadar zayıf ve acınası olduğum içim kendimden tiksiniyorum. Bunu kabul etmek, bütün bu karanlıktan daha can yakıcı.
Buraya gelmem hataydı, şimdi çıkıp gidebilirim ama ben kalmayı seçtim. Hangisi daha büyük bir hata, hâlâ bilmiyorum. İlk defa kendimi büyük bir yol ayrımında hissediyorum kalbimle aklım hiç bu kadar zıt olmamıştı. Neye inanacağımı, ne düşüneceğimi gerçekten bilmiyorum artık. Düşünmekten başıma ağrıyor, neden her şey bu kadar zor. Bizim için bir şeyleri yoluna koymaya çalıştıkça, daha kötüye gidiyoruz. Evliliğimizin büyük bir çıkmazda, annemin haklı çıkmasından korkuyorum.
Hakan
Kapının kapandığını duyduğum an, içimde bir şey yerli yerine oturuyor. Bu sesi seviyorum. Bu eve her geldiğim de Eda’nın evde beni beklediğini bilmek haz veriyor bana. Ama bu gece, bunu bilmek yetmedi, daha fazlasına ihtiyacım var. Her şeyin yerli yerinde olduğundan emin olmalıyım, bugün bana karşı geldi, itaatsizliğin affı olmaz. Asi hâlindense uysal hâlini istiyorum. Benim tatlı ,taatkar karım, nereye gitti.
Belki de çoktan pişman olmuştur, özür dilerse bu geceyi hiç yaşanmamış sayacağım. Normalde bunu yapmam, onun için bir kereliğine mahsus yaparım. Merdivenlerden inerken adımlarımı sayıyorum, bunu bilinçli yapmıyorum aslında, sayı saymak kafamdaki uğursuz sesi susuyor. Bilerek adımlarımı yavaştan alıyorum, düşünüp hatasını anlaması için bir şans veriyorum. Allah bilir, küçük kafasının içinden neler geçtiğini.
Kızgın mı, kararsız mı, başına buyruk mu? Fark etmez. Birazdan hepsi aynı yere varacak.
Kapıyı açtığımda aynada görüyorum onu. Bana dönük değil, o kadar güzel ki, bahsettiğim yalnızca bedensel güzellik değil, onu istesem dışarıda da bulurum. Benim istediğim sığ bir güzellik değil. Eda başka. Eda bam başka. Bakışları, gülüşü, ürkekliği, her hâline aşığım. Bana değil, kendine bakıyor. Bu hoşuma gidiyor. İnsan kendini izlerken daha savunmasız olurmuş. Ona bakmıyorum önce. Yansımasına bakıyorum.
Siyah giydim. Fark etti mi?Bu oda beyazı sevmez. Ben de. Siyah netliktir. Beyazı yalnızca Edanın teninde severim, saflığını masumluğunu hatırlatıyor bana. Onu izliyorum. Hareketleri kontrollü, bilinçli. Bu sinirimi bozuyor, boyun eğmiş gibi ama değil gibide. Direnci kırılmamış, bakışlarımız kesişiyor aynı asi bakışlar, akıllanmamış. Tehlikeli sularda yüzüyor, Aklısıra bana meydan okuduğunu sanıyor. Oysa hâlâ yetersiz, güçsüz..
Aynada yüzünü izliyorum. Gözlerini kapattığında içimde tuhaf bir şey oluyor. Rahatsız edici. Kontrolümde olmayan bir an. Hemen bastırıyorum, bu ruh hâli beni tedirgin ediyor.
Yakınlaştıkça nefesini hissediyorum. Bedenim tanıdık bir tepki veriyor. Bu kısım kolay. Zor olan kafam içindeki uğursuz sesi susturmak Neden bu kadar öfkeli olduğumu bende bilmiyorum. Bana karşı gelmesini hazmedemiyorum? Ben söylerim o boyun eğer, şimdi ne değişti. İnsan bir günde değişir mi?
Söyledikleri hâlâ kulağımda. Haklı olma ihtimali sinirimi daha çok bozuyor. Üzerinde hâlâ iç çamaşırları var. Bilerek. Bir itaatsizlik daha. Buraya indiğinde nasıl olması gerektiğini çok iyi biliyor. İç çamaşırlarını niye çıkarmamış..
“Fazla giyiniksin.”
Bana döndü. Yüzünde en ufak bir mimik oynamıyordu. Neden burada olduğunu ikimiz de biliyoruz.
“Senin çıkarmanı bekledim.”
Beni nerden vuracağını iyi biliyor, bakışları sabit. Madem öyle, oyunu kuralına göre oynarız.
“Zevkle.”
Yanına gitmeden önce çekmeceden siyah kuşağı aldım. Elimdeki şeyi görünce kaşları çatıldı.
“O şart mı?”
Şart. Kontrolün kimde olduğunu bilmek için
.
“Bana güvenmeni istiyorum,” dedim. “İkimizin de buna ihtiyacı var.”
İç çekti. Birkaç adım attı, mesafeyi kapattı. Yüzünde makyaj yok. Yanakları kızarık. Gözlerini indirip tekrar kaldırdı. Bu sefer kaçmadı.
“Bu sefer işe yaramayacak, Hakan, bunu sende biliyorsun?!!!” dedi.
Sesi sakin. Fazla sakindi
“Sevişmek sorunlarımızı yok etmiyor. Hakan”
İçimde bir şey çatladı, bunlar alışık olduğum duygular değil, benim için asıl ceza buydu. Kendime çizdiğim bu yoldan dönmeye niyetim, çünkü beni ben yapan bu. Kuşağı sıkan ellerimi yüzüne götürdüm. Yavaşça bağladım…
‘’Bu halini sevmedim, tanıdığım Edadan çok uzaksın. Eskisi gibi olalım istiyorum, çok şey mi istiyorum sence?’’
Eda konuşmadı, suskunluğu da bir cevaptı. Uzanıp yanağını okşadım, teni yumuşacık. Yanağını okşayan parmak uçlarım dudaklarına değdi. Kalın öpülesi dudaklar, eğilip kısa bir öpücük kondurdum. Karşılık vermedi… gülümsedim. Gözleri kapalı olduğu için, güldüğümü görmüyor.
‘’İnatçı keçi… Ne kadar dayanacaksın, merak ediyorum?’’
Parmaklarım sutyen ipiyle oynarken, heyecandan inip kalkan göğüslerini arzuyla izliyorum.
Kolundan tutup onu yatağa doğru yönlendirdim, yatağın üstüne çıkmasına yardım ettim.
‘’Güzel gıçını yukarıda kalsın, baş yerde, ellerin yatağın üstünde pozisyonu biliyorsun. Ayrıca ellerin yataktan havalanmayacak, bağlamak zorunda bırakma beni…’’
Dediğim gibi yaptı, siyah çekmeceyi açıp ince kayışlardan birini çıkardım. Onu fazla zorlamayacaktım.
‘’20 yere kadar say.’’
Alışması için başta bilerek yavaş başladım, teni kızarmaya başlayınca darbenin hızını artırdım, kesik kesik nefes alarak saydı. Sekizden sonra bedenin erildiğini kasıldığını hissettim. Yine de durmadım, durmamı isteseydi güvenli kelimeyi kullanırdı. Sayma işlemi bitince nefes nefese yığıldı yatağa, vurduğum yerler belli oluyordu.
‘’Bir daha sözümden çıkmayacaksın, tamam mı?’’
Dudaklarını sımsıkı kapalı, kapalı gözleri sanki beni görüyor gibi, benden yana başını kaldırdı. Hiçbir şey söylemedi, ona dokunduğumda birlikte olduğumuz da ağzından tek kelime çıkmadı.
‘’Soruyu tekrarlattırma bana, başına buyruk davranmak tok. Benim sözümden dışarı çıkamayacaksın, anlaştık mı?’’
Yine cevap yok, ya sabır. Sinirle çenemi ovdum. Cılız bir ses duydum
‘’Tamam.’’
……
Sabah olup uyandığımda yatak da tek uyanmayı beklemiyordum. Çarşafları itip, ayaklandım. Odanın içi savaş alanı, gibi… küçük lavabonun kapısını açtım yoktu. Odadan çıkıp merdivenlere yönelirken seslen.
‘’Eda…’’
Beni karşılayan koca bir sessizlik oldu, çıplak bir halde evin içinde Edayı arıyorum, şaka gibi… Kadın ortalarda yok. Bakmadığım yer kalmadı, evde olmadığından emin olunca, sağlam bir küfür savurup, giyinmeye gittim. Dün gece fazla mı ileri gittim, sanmıyorum. Fazla bile yumuşak davrandım. Buna kızıp gitmiş olamaz. Telefonla aradım, çalıyor açmıyor. Ters giden bir şeyler var, içim huzursuz. Bugün işe gitmeyeceğim, rahat eşofman takımlarını üzerime geçirip evden çıktım. Metini aradı gözlerim, eğer evden çıktıysa, mutlaka Metin görmüştür.
‘’Metin.’’
Sesimi duyan adam koşturarak yanıma geldi.
‘’Buyur abi..’’
‘’Edayı gördün mü, evde yok... Çıkmış gitmiş.?’’
Adamın yüzü gerildi, gözlerini kaçırınca tepem attı.
‘’Konuşsana lan, davetiye mi bekliyorsun. Karımı gördün mü, görmedin mi? Soru basit…’’
Adam gergince yutkundu, gözlerini suçlu gibi sağa sola kaçırırken...
‘’Abii... gördüm. Aşağı yukarı bir saat oluyor. Öyle görünce, yani. ne biliyim. Nereye gittiğini sordum, hatta kendim arabayla götürmeyi teklif ettim. Cevap vermedi, şey… Ağlıyordu abi. Arabasın bindi gitti…’’
Ağladığını duyunca içim bir garip oldu. Niye ağlıyor ki, dün geceyi düşündüm bir kez daha… Biraz sert davranmış olabilirim, güvenli kelimeyi söylemedi. Söyleseydi dururdum, bunu o da biliyor. O zaman niye… Düşünmekten kafayı yiyeceğim, dışarıda bir ordu adamı yönetebiliyorum, eve geliyorum, bir kadını yönetemiyorum. Elimde telefon, Metin’in şaşkın bakışlarını görmezden gelerek bir kere daha aradım yine açmayınca, sinirimi Metinden çıkardım.
‘’Ulan, madem ağlıyordu demek ki bir sorun var. Nasıl tek yollarsın, beni arasana… Sen ne zaman Edanın bu evden tek gittiğini gördün, sana her zaman ne diyorum, gerekirse dünyaya uzay taşı düşsün, Edanın peşinden ayrılmayacaksınız…’’
Adam’ın özür zırvalıklarını dinlemeye tahammül edemedim, aklım Eda’daydı. Topuklarımı yere döve döve, eve girdim, ne yapacağımı düşündüm. Kimi aramam gerek, ailesini arayıp ortalığı ayağa kaldırmak istemiyorum. Diğer yandan Eda kolay kolay ağlamaz, yani ben ağladığını çok nadir görürüm. Ağladıysa sorun çözülmemiş demektir, çalışacağım diye tutturdu. Hayır cebinde, limitsiz kartı var, ne istiyorsa hafta sonları birlikte çıkıp alıyoruz, sadece market alışverişini tek yapıyor, bir kadın daha ne ister anlamıyorum. Onu rahat bir hayat sundum, istediği kadar mücevherleri şık elbiseleri var. Beş yıldır tıkırında giden evliliğim çimdi çatlamaya başladı, bu hiç iyiye işaret değil.
…….
Eda evde olmayışının üzerinden 5 Saat geçti. Beş koca saat kafayı yemek üzereyim, duvarlar üstüme üstüme geliyor, adamlarım her yerde Edayı arıyor, hiçbirinden haber çıkmadı daha… Evde deli danalar gibi volta atarken, kapı açıldı. Elleri kolları poşetlerle dolu Eda girdi.
Hiçbir şey olmamış yüzüme bakıp sakin bir sesle.
‘’Uyanmışsın, bende akşam için alışveriş yaptım. Malum ennenler geliyor ya, yemek yapmam gerek…’’
Şok olmuş ifadeyi üzerimden atar atmaz, öfkem yeniden alevlendi lan sabahtan beri kendi kendimi yiyip bitirdim, çok mu ileri gittim, niye ağlıyordu. Sorun ne diye. Geçmiş karşıma alışverişe gittim diyor.
‘’Sen benimle dalga mı geçiyorsun…’’
Yüzüme aval aval baktı, poşetleri, tezgaha yerleştirirken. Arada bana bakış atmayı da ihmal etmedi, gözleri kıp kırmızı gerçekten ağlamış.
‘’Dalga mı… ne diyorsun sen Hakan ya, anlamıyorum. Evde yemek yapmak için malzeme kalmamış, seni uyandırmadan gidip gelirim dedim, işim uzun sürdü. Uyanmışsın.
‘’
Konulurken sürekli gözlerini kaçırıyor, çok kötü bir yalancı. Kesin başka işler çeviriyor. Elimi uzattım. Niye uzattığımı bal gibi biliyor, gözlerini devirerek yanıma geldi. Cebinden çıkardığı alışveriş fişini bana uzatırken imayla karışık cılız bir sesle.
‘’Korkma, çok paranı harcamadım. Fakirleşmedin, ne gerekiyorsa onu aldım.’’
Harcadığı paranın miktarı umurumda bile değil, ne aldığını bilmem gerekiyor. Bu eve giren çıkan her şeyi bilmeliyim. Dediği gibi yemek malzemeleri almış. Kağıdı avucumun içinde buruşturup parmağımı ona doğru salladım.
‘’Bir daha bana haber vermeden, evden dışarı çıkamayacaksın. Anladın mı?’’
Cevap vermeyince, sesimi yükselttim. Aynı korkuyu bir daha yaşamak istemiyorum lan.
‘’CEVAP VER BANAAA!! ’’
Bakışları donuklaştı, ruhsuz ropot gibi bir sesle.
‘’Anladım.’’
Dedi arkasına dönüp mutfak işlerine geri döndü. Ondan sonra bende kendi kabuğuma çekildim. Benim neyim var, böyle? Saatlerce odam da kalıp düşündüm, onu beni yaptıklarımı. Bir açıklamasını bulamadım. Akşama kadar çalışma odasından çıkmadım, yemek saati yaklaştığında odamdan çıktım. Eda’nın üstündeki kıyafet dikkatimi çekti. Fazla gündelik, sevmedim. Ben seçmiş olsaydım daha böyle görülmezdi. Eda tabakları masaya yerleştirirken…
‘’Ailemin karşısına böyle mi çıkacaksın?’’
Eda üstündeki kıyafete göz attı, yüzü düşmüş bir hâlde bana döndü.
‘’Nesi var, gayet rahat… Sevdim.’’
‘’Ben sevmedim ama, beni takip et… Ailemin karşısına böyle çıkamazsın’’
Sözümden çıkamaz, beni takip edeceğini biliyorum. Ben önden giderken, arkamdan gelen yumuşak ayak seslerini duyuyordum. Yatak odasının kapısını açıp içeri girdiğim de knara çekildim. Onun girmesini bekledim, yüzü yine beş karış. Bu kadını mutlu etmek niye bu kadar zor. Kıyafet dolabına gittim. Beyaz bir elbise elime geldi, beyaz tenine yakışıyor. Yerlere kadar uzanan eteğiyle, kolsuz önü sade eteklerin uçlarına doğru düşen büyüklü küçüklü çiçekleriyle hoş bir elbise.
‘’Bunu giy, üzerinde görmek istiyorum.’’
Elbiseye isteksiz baktı. Tek kelime etmeden aldı, güzel itaat etmeye başladı. Diğer çekmeceden de beyaz iç çamaşırları çıkardım. Dantelli, güzel asimetrik kesimleri olan takım üzerinde tuttum, yüzünü buruşturdu.
‘’Beğenmedin mi?’’
‘’Cevabını bildiğin soruları sormaktan vazgeç…’’
Dili pabuç gibi maşallah. Demek ki, dün geceden ders çıkarmamış. Erken sevinmişim.
‘’Uzatma Eda, git bunları giy gel. Aşağıda bekliyorum.’’
Kapıyı arkamdan hafif çarpıp gittim, kadın milleti değil mi, elindekilerle mutlu olmayı beceremiyor. Söylenerek aşağıya gittim. Masaya göz attım. Bir gariplik dikkatimi çekti, niye fazla tabak var..
‘’EDAAA!!!’’
‘’Niye bağırıyorsun ya, geldim işte…’’
Arkama döndüğüm de, bütün öfkem bir anlığın duruldu. Masal kitaplarından fırlamış gibi, karşımda duruyor. Elimi uzattım, isteksiz tuttu. Kendime çekip, dudaklarına yapıştım. O kadar güzel görünüyor ki, tek istediğim onu alıp yatak odasına çıkmak. Öpücüğüme geç karşılık verdi, bedeninin kasılınca uzatmadan yavaşça sonlandırdım öpücüğü.
‘’Sen bana ödül müsün, ceza mısın be kadın?’’
Yüzünden en ufak mimik oynamadı. Donuk boş gözlerle bakması canımı sıktı.
‘’Sopa gibi duracağına, bir tepki mi versen.’’
Kapı çaldı, siktir… Ailem geleceğini tamamen unuttum. Onu arkamda bırakıp, kapıyı açtım. Açar açmaz, ağzım açık kapıya bakakaldım. Edanın ailesi karşımda dikiliyor, babası sanki beni öldürecekmiş gibi bakıyor.
‘’Ne o… Damat. Bizi beklemiyordun sanırım?!’’
Anasıda arkasından ağzını yayarak.
‘’Kapıda kaldık, çekil de girelim içeri damat bey kızım nerde?… EDAAA NERDESİN???!!’’
Kadın beni kenara itekleyip girmesin mi, sinirden güldüm. Elinin değdiği yeri sinek kovalar gibi sürtüm. Babası abisi kardeşi danası maiallah, hepsi birden cümbür cemaat evime doluştular.Onların arkasından hayretle bakarken, Edanın bana bakışını gördüm. Gülüyordu, bütün gün surat asan kız şimdi sinsi sinsi gülüyordu. Gül bakalım, bunu gecesi de var. Kapı ikinci kez çalınca, kapını yanındaydım, bu sefer gecenin asıl beklenen kişileri geldi, annem babam ve puşt abim. Sikiyim, bunun burada ne işi var. Babamı annemi karşılayıp içeri alırken abime doğru eğilip..
‘’Sen niye geldin lan… Siktir git, gecemizi bozma.’’
Abim otuz iki dişini gösterecek şekilde sırıtarak, arkamda oluşan curcunaya göz atarak.
‘’Aaaa aşk olsun kardeşim, kambersiz düğün olur mu, hayatta bunu kaçırmam. ’’
Arkamda bir noktaya bakıp sırıtarak..
"Ooo yenge hanım, bu ne güzellik... Kardeşime rağmen yaşıyor musun, ya?"
"O ağzını.. si-"
Yanımdan hızla geçip içeri girdi, pezevenk.
Kapıyı gürültüyle kapattım. Arkama döndüğüm de bütün bakışlar bir anlığına bana döndü sonra, kendi aralarında muhabbet etmeye devam etti. Sofraya geçildi, yemekler yendi içecekler içildi. Bir ara gözler üstünüzde değilken, kulağına eğilip
"İyi miyiz?!"
Buz gibi gerildi, benden uzaklaştı. Sorunu çözdüm sanıyordum, meğer çözememişim. Gecenin ilerleyen saatlerde Eda yüzüme hiç bakmadı. Abimin arada attığı piç sırıtmasını saymazsak gece idare eder.
Bir anda Eda ayağa kalktı, insanlara tebessüm ederek baktı.
‘’Hepinizin burada olması benim için iyi oldu, sizinle konuşmak istediğim bir konu var. Ben uzun uzun düşündüm, bu kararı bir anda almadığımı bilmenizi isrerim.
Ben boşanmak istiyorum.’’
Noluyor, lan. Duyduklarımla beynimden vurulmuşa döndüm. Benden yana soğuk bir bakış attı, tabiri caizse bombayı patlattı. Son cümlesiyle bomba ne kelime, füze attı.