Çakırlı'da geçimini pirinçten ya da hayvancılıktan sağlayan her hane güne sabah ezanıyla başlardı. Seyfi efendinin hanesinde de bu durum ezelden beri böyleydi ancak; bu gün başka bir telaşe vardı evlerinde. Günler evvel ağızlarını yoklamaya gelen Aşağıberçimli'ler bu kez söz almaya geliyordu. Hem de öyle az buz adamla da değil. Nazif efendi kendi hanesinin yanında, oğlan kardeşlerinin hanesini de yola katmış, her birinin ellerine de birer gelin bohçası tutuşturmuştu. Nazif Yaman sanki peri padişahının kızın almaya gidermiş gibi kalabalık ve şanlı bir kervanla yola düzülmüştü anlayacağınız. E beri yanda hem Fadime hanım hem de Emine hanım, evlerinden gelin çıkacak ilk kızın yüzünü ak etmek için ellerinden geleni yapmakla meşguldü. Köye gelen çerçilerden cehizlik diye alınan kumaşlar, el emeği göz nuru işlemeler, danteller, damat alayına yapılan hediyelikler tek tek bohçalara yerleştiriliyordu. İki elti bu zamana kadar birbirlerine hem kardeş hem de can yoldaşı olmuşlardı, boşa değil ya. Hanelerine doğmuş her çocuğun rızkı noksansız kenara koyulmuş ve ele güne karşı boyunları bükük kalmasın diye variyetleri yeterince çul çaput dizmişlerdi. "Allah'tan geçen hafta havalandırdım ben bunları." diye hayıflandı Fadime hanım. Ana yüreği ya, içine doğu vermişti bu işin hal olacağı.
Gülfidan ile Sümeyye kapıyı bacayı bir güzel süpürmüşler, evin içini çiçek gibi bezetmişlerdi. Baktı vakit yaklaşıyo, anası Gülfidan'ı hemen hamama yolladı. Yıkansın paklansın, ak yüzüynen dünürcülerin karşısına çıksın istedi. Sümeyye de kendinden iki yaş büyük olan abası için helecanlıydı. Nazif efendilerin namını buralarda duymayan kalmamıştı elbet, ah bi de bahtı güzele dönseydi abasının. Gittiği yerde inşallah onun gül yüzünü soldurmazlar diye düşündü, abdestini tazeledi, bu işin hayırla sonuçlanması için niyetlenip ezberinden Yasin okudu üfledi hazır edilen her bir bohçanın başına. Gülfidan'ın odasına dizmişlerdi bohçaları. "Abam gibi bakmaya kıyılaz bunlara. İnşallah hakkına da kıymazlar." dedi
Zaman geçti, evin oğlanı Samet ile Seyit emmisinin kendinden ufak ikizleri koştura koştura girdiler avluya. E bi de tozu dumanı kaldırınca bi güzel azar yediler analarından ama mühim bir muştu verecekti uşaklar.
- Ana az dur hele. Aşağıberçim'den beş tane tomofil gelmiş caminin kapısına. İçinden dünya kadar insan inmiş. Ana bu kadar insanı eve nasıl sığdırcez biz?
- Eşşoğlu'nun zoruna bak hele. Oğlanım bu insanlar bizim evin nasıl olduğunu bilmiyo mu? Gendine yer bulan oturacak işte bir yere. Var olsun, saymış, hürmet etmiş de kalaba gelmişler.
Fadime hanımın elinden gelmese de dik durma zamanıydı artık. O dik duracaktı ki; kızına kıyamayan eri de ondan güç alsın, hangi meçhule gittiğini bilmeyen gül goncası da. Derken; avlu kapısının dışından insan sesleri gelmeye başladı. Seyfi ilen Seyit efendi önde, hanımlar ve çocuklar arkada kapı yanına dizilip misafir hoşlamak için hazır ola geçtiler. Bu ziyarette damadın olmayacağını herkes biliyordu ama Seyfi efendi gelin alıcısı yapılırken damadı kapısında istemeyi kafasına koymuştu. Onun kızının elbette bir şahsiyeti vardı ve damat kapıdan almadan bu evden çıkmasına müsaade edemezdi. "Hele bi kahveler içilsin de, yoluyla yordamıyla söyleriz." demişti kardeşi.
Önde Nazif efendi, ardında hanımı, büyük oğlu Arif ve ailesi, kızları Sanem, sonrasında ise Nazif efendinin iki oğlan bir de kız kardeşinin aileleri girdi. Samet haklıydı pek kalaba gelmişti bunlar. Üstelik, hem Fadime hanım hem de Samiye hanım farklı köylerden gelin gittikleri için, kendi taraflarından kimse katılamamıştı bu merasime. Düğün alayı epey kalaba olur diye düşündü iki taraf da. Misafirler buyur edildi, sofralar kuruldu, yenildi içildi. Seyfi efendi Gülfidan'a doğru bi yol baktı, hemen anladı kızı zamanın geldiğini. Sümeyye ile birlikte ayaklanıp mutfağın yolunu tuttular. Sanem ve Arif'in eşi Sümbül de takıldı kızların peşine. Maksatları biraz yalnız kalıp birbirlerini tanımaktı. Bir de abisi ile çok yakın arkadaş olan Sanem, kızı bazı şeylere hazırlamak istiyordu kendince. Zor bir yola çıktığını, kolay şeyler yaşamayacağını ama abisinin zamanla onu sevip kollayacağını, sadece haddinden biraz fazla sabırlı olması gerektiğini usulünce söylemk istiyordu. Annesi anlata anlata bitirememişti Gülfidan'ı. O da görür görmez, annesine hak vermişti. Öyle güzel, öyle temiz bir kızdı ki Gülfidan; abisinin bu kızın günahına girecek olması fikri; ne yalan söylesin, kalbini şimdiden sıkıştırmaya başlamıştı. Ama söz verdi kendi kendine. "Ben yanlarında olduğum sürece, abim de olsa bu kızı kimseye ezdirmeyeceğim." dedi.
- Gülfidan canım, rahatsız etmek istemeyiz ama sana yardımımız dokunur belki diye geldik. Ben Sanem, senin ve şu yanımda gördüğün kart gelinin görümcesiyim.
- Aaa üstüme iyilik sağlık. Nerem kart kız benim. Hepi topu iki yaş büyüğüm bundan Gülfidan, bakma sen bu cadaloza. Adım Sümbül bu arada. Nasipse elti olacağız seninle ama eğer anlaşırsak bu şer sıfatlıya karşı ortak oluruz ha ne dersin? Kız sen anamın anlattığından da güzelmişsin. Sanem görüyon mu, sen o kadar kremleniyon ama Gülfidan'ın yüzü seninkinden daha diri, daha güzel. Maşallah benim eltime.
Gülfidan bu iki genç kadının samimi hislerle söylediklerine şaştı kaldı. Sümeyye bile bir elinde cezve, diğerinde vita kutusunun içindeki kahve ile kalakaldı. Kaldı ki; Sümeyye belki de buradaki herkesten daha açık sözlüydü. Sonra da aklına sevinmesi gerektiği geldi. "sabahtan beri ettiğim dualar kabul oldu ellam, abam kendini gittiği yerde yalnız hissetmeyecek, rabbim ona iki can yoldaşı verdi şimdiden." dedi. Gülfidan sesini toparlayınca, "zahmet etmeseydiniz aba. Biz Sümeyye ile katar getirirdik kahveleri." diye bir şeyler geveledi ama Yaman ailesinin kızlarının vazgeçmeye pek niyeti yoktu. Sümbül görümünün ne yapmak istediğini anlayınca aldı Sümeyye'yi camın önündeki terekte, salça ya da yağ kutularına ekilen çiçekleri bir bir sormaya koyuldu. Bu arada da okumuş etmiş, yol yordam öğrenmiş Sanem; kendince kızı yaşayacaklarına alıştırmaya koyuldu. Bir de her zaman ardında olduğunu söyleyecekti işte.
- Gülfidan bu işin alışılagelmişin dışında, garip bir izdivaç olduğunu kimse inkar edemez. En başta ben bile çok kızdım bizimkilere. Abimi bilmiyor musunuz, neden başka birinin hayatını onun yüzünden yakıyorsunuz dedim ama annem bir güzel ağzımın payını verdi. Seni görmüş, sormuş, soruşturmuş ve demiş ki; "koca memlekette benim bir ölüden farksız yaşayan oğlumu hayata döndürecek birisi varsa o da Gülfidan'dır." Dedim ana; sormazlar mı o zaman; sen oğlunu hayata döndürecen diye o kızın solup gitmeyeceği, senin oğlanın daldasında kuruyup kalmayacağı ne malum? Ne dese beğenirsin; "Ben onu oğluma gelin almadan evvel, kendime kız diye alıyom. Seni nasıl ki herif milletine ezdirmezsem, Sümbül'ümü o huysuz oğluma nasıl ezdirmediysem, onu da ezdirmem. Ömer ister akıllanır gelir, gül gibi kızın bahçesinde gün olur, güneş olur, isterse de yabanda kalır çürür gider. Ama ben kimsenin bahtını kimsenin daldasında karartmam. Ben yaşadığım müddetçe Gülfidan benim emanetimdir. Ben içimdeki zerrece bir umuda tutunmuş, o kıza bel bağlamışım, varın siz de umudumu solduracağınıza gardaşınızı doğru yola döndürün. Ben sizi diğrene sap olasınız diye mi doğurdum?" Bak senin yerin bu bizim hanemizde. Ben sana söz veriyorum, bizim yüzümüzden asla canın yannmayacak. Abim hoyrat bir rüzgar gibi esecek, içini üşütecek, çalı dikeni gibi sözleri batacak ama bir gün, senin ne kadar sevilesi bir insan olduğunun, ona varmayı kabul ettiğin için kendinin ne kadar şanslı olduğunun farkına varacak. Ben de, Sümbül ablam da, anam babam da senin yanındayız. Abim tek, biz hepimiz unutma bunu olur mu? Ha bir de insanın ağzını torba gibi büzemezsin, her yerde densizlik eden birileri mutlak çıkar. Sana da gelip durumun hakkında ileri geri konuşanlar olacaktır. İşte o zaman onları şurada Sümbül gibi duran ama kızambık çalısından hallice olan eltine demekten çekinme. Yabana dikenli çalı, evine mis kokulu Sümbül'dür o.
Bu ana kadar içinde ufak bir çekince varsa Ömer'in hanesine dair, Sanem'in bu söyledikleriyle silinip gitmişti. Hem emmisinin evinden gelenler, hem de kendi evinde olan fincanlara kahveleri katıp büyüklere verdiler, geride kalan gençlere de Sanemin; "çay bardağı nelerine yetmiyor bunların, önlerine kahve koyanı bulmuşlar, susup içsinler." demesi ile çay bardağı ile verdiler kahveri. Kimsenin durumdan bir şikayeti yoktu. İlk yudumlar alındı ve Nazif Yaman, besmele çekerek sözlerine başladı.
- Seyfi efendi bugün bu minderde oturup, Gülfidan gızımın gahvesini içiyom ya benden mutlusu yok, bunu bil. Ziyaretimizin sebebi bugün bu hanede bulunan herkesin malümu. O sebeple lafı fazla uzatmaya hacet yok derim ben. Allah'ın emri, Peygamber efendimiz, ( S.A. V.) kavliyle kızımız, kıymetlimiz Gülfidan'ı, yaralı oğlum Ömer'e istiyorum. Ben kzımın ardında her zaman duracağıma, onu kendi oğlum dahi olsa başka hiç bir kula ezdirmeyeceğime buradakilerin ve rabbimin huzurunda and içiyom. De hele Seyfi efendi, bu yaşlı adamın sevincini katlayacak mı cevabın?
- Evvela yaradanın emrini, peygamberin kavlini sayıp kapımızı çaldığınız, biricik yavrumu usulünce istediğiniz için rabbim hepinizden razı gelsin. Biz bu toyun toplanmasına he derken; senin arzuna da he demiş bulunduk beyim. Ben kızımın rızasını alarak he dedim sana emme bir baba olrak senden bir istirhamım daha vardır. Ben kızıma ne bağ, ne bahçe, ne altın, ne köstek istemiyom. Göynünden kopanı sen zaten yaparsın bilirim ama, ben kızımın bu evden damadımın kolunda çıkmasını istiyom. Bilmem ne dersin, Ömer oğlumu nasıl razı edersin amma ben kızımın gelin çıkarken sol yanının boş kalmasına razı gelemem. Ömer oğlum işlerini kolaylasın ve gelinini anıyla şanıyla kapımdan çıkarsın isterim. Bundan gayrı bir meramım yoktur baba olarak.
Nazif Yaman elbette bu isteğin gelecdğini biliyordu. Bu sebeple de günler evvel oğluyla adam akıllı bir konuşma yaptı zaten. "Sen he desen de yo desen de bu iş olacak Ömer efendi. Eğer atanın sözünü çiğner de yüzümüzü yere eğersen; bundan gari senin dönüp gelebileceğin bir baba ocağı yok, bunu böyle bil. " demişti. Ona göre Ömer'i büyük konuşmuş, pek hayra olmayacak laflar etmişti ama önünde sonunda kabul etti babasının isteğini. Sözünü de verdi. Ki; Nazif efendi oğlunun ne kadar sözünün eri olduğunu bilirdi. Buna istinaden dünürüne; "O konuda hiç merakta kalmayasın Seyfi efendi. Bir haftaya kalmaz oğlan burada olacak. Gelişinin haftasına da anlı şanlı bir gelin alayı ile dayanacağım kapına. Ömer efendi kim olurmuş da benim Gül kızımın sol yanını boş bırakırmış de hele? Ben varken böyle bir ihtimal mümkün mü?" dedi.
Zora koşulan her evlat gibi Ömer de gösterebileceği son noktaya kadar direnç gösterecek ama nihayetinde büyüklerinin sözüne gelecekti. Ancak; o söze gelirken yıkıp döktüğü gül bahçesini toparlamak sandığı kadar kolay olmayacaktı elbette....