O gece çaylar içildikten sonra çok fazla oyalanmadan aşağıya geçtim. İçim içime sığmıyordu. Hem korkuyordum ve gergindim. Hem de sebepsiz bir mutluluk ve neşe vardı içimde. Bin bir türlü duygunun garip karışımı gibiydi hissettiğim. Bir an ne yapıyorum ben diye kaygılanıp iki saniye sonra kınalımın hayali düşünce gönlüme sarhoş olup aman ne olacaksa olsun demeye başlıyordum.
Ben Hamza'yla pek beraber vakit geçirememiştim. Onun benim hakkımda ne düşündüğünü hiç bilmiyordum. Ama bir şekilde çekim alanına girmişti kalbim. Ve hükümsüzce sürükleniyordum onun sularında. Hamza'nın gönlüne değmek en büyük arzum olmuştu şimdi. Çünkü onun kalbinin benim cennetim olduğuna inanıyordum. Aslında inanmak değil bu biliyordum ben. Onun cenneti bende, benim cennetim onun kalbinde gizli olmalıydı. Yoksa Rabbim bizi neden bir araya getirecekti ki? Biz birbirimize şifa kılınmıştık muhakkak ki. Ben onun bakışlarıyla bile ruhumun durulup yağmurlarımın dindiğini hissedebiliyordum gerçi.
Gece geç saatlere kadar yatağımda dönerek uykuya direndim heyecanımdan. Evlenecek miydim şimdi ben? Hem de Hamza'yla! Ne yöne dönsem de ne kadar düşünüp hayal etsem de inandırıcı gelmiyordu yaşadıklarım bana. Bu gidişle evlenmeden kalp hastası olacaktım ben.
Gece ne ara sızdım bilmiyorum. Sabah namazını bile yarı uykuyla kıldım, Allah kabul etsin. Sabahın erken saatinde kapının çalınması ile tekrar açtım gözlerimi. Şafak benden borç para istemeye gelmemişti herhalde bu saatte? Başıma bir tülbent geçirip üzerime de namazlığımı giydim. Gözlerim yarı açık suratsız bir ifade ile açtım kapıyı. Hamza bu saatte bile dinç bir görüntüsüyle karşımda duruyordu. Bunun bir rüya olmadığını anlamak için gözlerimi ovuşturdum önce. Sonrasında Hamza'nın görüntüsünün yerinde Şafak olacağına emindim.
Ama gerçekten Hamza gelmişti. " Bu saatte?" dedim kaşlarımı kaldırarak. Açıkçası sabahları çok da soru sorma modunda olamıyorum. Algılarım ben gözlerimi açtıktan birkaç saat sonra toparlanıyor benim.
" Seninle konuşmak istiyordum. Müsaitsen." Dedi Hamza. Ellerini o kusursuz saçlarına daldırmış sıkıntılı bir şekilde konuşuyordu. Üzerinde lacivert bir eşofman takımı vardı. Evden gizlice kaçan kızlar gibi hazırlıksız görünüyordu.
Kendi evine girmek için izin istemeye mecbur bırakmıştım adamı. Resmen dağdan gelip bağcıyı evsiz barksız bırakmıştım. Yıllar sonra ailesinin yanında kalmaya mahkûm etmiştim. Bu arada müsaitsen ne demek? Bu saatte gün yapacak ya da parti verecek halim yoktu herhalde. Kapıyı açıp " müsaidim tabi. Gelebilirsin. Biraz erken oldu ama." Dedim dalgınca. İçeriye geçtiğinde üçlü koltukta serili olan yatağıma baktı önce. Hemen acele ile önüne atlayıp yorganı katlamaya başladım.
" Sorun değil. Toplamana gerek yok." Dedi anlayışla. Ben içimden, ne münasebet canım dağınık yatağımı mı sergileyeceğim diye geçiriyordum annem gibi. Bir sandalyeye oturup sabırla bekledi benim yatağı toparlamamı.
" Bir kahve yapayım mı?" dedim başımı kaldırmadan. Akşama evlenecektik ama ben yüzüne bile bakamıyordum işte. Sabah sabah rüyamdan mı çıktın geldin be adam?
" Yok. Hiç zahmet etmene gerek yok." Dedi sıkıntıyla.
" Ben..." dedi ve burnundan solur gibi bir ses çıktı. " Seninle konuşmak istiyorum."
" Ne hakkında?" diye sordum. Sanki hükümetin son politikası hakkında konuşacaktık yani ne hakkında olduğunu az çok tahmin ediyordum da işte sabah diyorum, ayılmamıştım ki daha.
Derin bir nefes alıp " Akşamki dini nikâh hakkında." Dedi. Başımı anladım der gibi aşağı yukarı salladım hafifçe. Ama anlamamıştım işte. Ne diyeceksen de kâbusum olmadan, saçındaki soluk perçemine yandığım.
" Dini nikâh büyük bir sorumluluk biliyorsun." Diye başladı lafa. Elini saçlarına götürdü yine. Bunları beni tahrik etmek için mi yapıyordu acaba? Ben pür dikkat bir şekilde hareketlerini izliyordum o anlarda. Yüreğim mangaldaki cızbız köfte gibi çatırdıyordu. " Biliyorum." Dedim ciddiyetle. Bana baktı şaşkınca. " İstersen bu işten vaz geçebilirsin." Dedi. Sesi yumuşak ve beklenti doluydu.
Bense hayal kırıklığına uğramıştım. " Ben..." Dedim kararlı bir şekilde başımı dikleştirerek. " Vazgeçmek istemiyorum." Gururlu davranmaya çalışsam da incinmiştim bir kere.
" Sen benimle gerçekten evlenmek istiyor musun?" dedi gözlerini irileştirip inanmamış gibi bakarken şaşkınlığını gizleyemiyordu.
Bu bana evlenme mi teklif etmişti anlamıyorum ki ben? Dizlerinin üzerine çöküp benimle evlenir misin falan dese olmaz mıydı yani? Bu sorusuyla kendini mi küçümsüyordu benim duygularımı mı, onu da anlamamıştım açıkçası. Evet diye bağırıp boynuna atlayacak halim yoktu tabi ki. Yani az daha kibar olsaydı yapabilirdim belki ama böyle olunca kırıcı olmuştu sanki.
" Sen?" dedim " Sen benimle evlenmek istiyor musun?" Evet, topu alıp göğsümde yumuşatmış ve karşı hamlemi yapmıştım. Şah mat!
Eli ile alnını ovaladı kısa bir süre. " Bilmiyorum." Diye mırıldandı sonra. " Ben gerçekten bilmiyorum."
Aslında bu kararsızlığı da benim için güzel bir şeydi. Kendinden emin bir şekilde istememe ihtimali de vardı aklımda. Ama onu geçmiştik. Kararsız birini ikna edebilirsiniz ama kararını çoktan vermiş biri ile uğraşmak istemezsiniz. Hamza'nın aklı karışıktı. Bu benim gibi aptal bir aşığın işine gelebilecek bir işaretti.
" Akşama kadar kararını verebilirsin umarım." Dedim küstahça dudaklarımı büzerek.
O da anladım der gibi başını salladı ve dudaklarını düz bir çizgi halinde birleştirip düşünceli bir yüz ifadesine büründü kısa bir süre. " İnşallah." Diye mırıldandı sonra.
" Kahve yapayım mı?" diye tekrar ettim bu sefer. Neden kahveye bu kadar taktığımı bilmiyordum ama uyku mahmurluğumu atamamıştım üzerimden. Ev hafif serindi ve sıcak bir içecek iyi gelir diye düşünmüştüm. Ve sıkıştığımda çay kahve yapmaya mutfağa koşan bir kızım ben. Şuan kendimi görünmez bir kutunun içinde sıkışmış gibi hissediyordum. Nefesim daralıyordu sanki. " Yok. Teşekkür ederim." Dedi ve sandalyesinden kalktı bir hışımla. " Ben çıkayım artık." derken kapıya doğru yöneldi.
O giderken ben arkasından öylece baktım. Ne konuşmuştuk biz şimdi? Sabah algım açılmadığı için mi anlamamıştım yoksa zaten anlamsız bir konuşma mı olmuştu orasını çözememiştim. Mutfağa geçip kendime bir kahve yaptım. Kanepede sessizce oturup düşünmeye başladım. Ben gerçekten Hamza ile evlenmek istiyordum hatta dünden razıydım da o beni istiyor muydu acaba? Ne düşündüğünü, ne hissettiğini hiç bilmiyordum. Bizim karşılıklı, sağlıklı bir muhabbetimiz olmamıştı şimdiye kadar. Ben alışkındım aslında karşılıksız sevmelere. Şimdiye kadar yaşadıklarımın hepsini silerim gerçi Hamza'ya olan hislerimi düşününce ama yine de karşılık beklememiştim hiçbir zaman kimseden. Sevmenin kendisini seviyordum ben. Şimdi üstüne Hamza da eklenmişti. O ve onun kınalı kokusunu da seviyordum artık. Bunu kendi içimde yaşamaktan da garip bir biçimde hoşlanıyordum aslında. Yine de hayatımda ilk defa bir karşılığı olsun istiyordum hislerimin. En azından eşim olacak adam da beni sevsin istiyordum.
Kendime kahvaltılık bir şeyler hazırlayıp yedikten sonra giyindim. Biraz televizyon izledim. Normalde bu kadar erken kalkmadığım için sanırım zaman ilerlemiyordu bu sabah.
Sabah şekerlerini açtım izlemek için ama sunucuların gereksiz enerji ve neşeleri sinirimi bozunca kapattım. Kitabımı elime alıp okumaya çalışsam da cümleleri birkaç defa okumam gerektiği ve bir türlü anlayamadığım için onu da bırakmak zorunda kaldım. Bu soğukta erkenden dükkâna gitmek istemiyordum. Oradaki küçük ısıtıcı ayaklarımı bile ısıtmıyordu çünkü. Zaten gelen giden olmadığı için sıkılıyordum çok. Marketteki o müşteri potansiyelini düşününce emlakçıların gerçekten gereksiz olduğuna kanaat getiriyordum kendimce. Saat ona doğru gelirken isteksizce çıktım evden dükkânı açıp masaya kuruldum. Gün içinde ev soran birkaç kişi dışında da hareketlilik olmadı her zamanki gibi.
Akşamüzeri eve geçtiğimde kapıya asılmış bir not gördüm. " eve gelince önce yukarı gel." Yazıyordu notta. Kısa bir süre nota bakarak düşündüm. Çıksa mıydım yoksa eve girip yorganın altında bunalıma mı girseydim acaba? Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın dedim kendi kendime ve merdivenleri çıkmaya başladım. Gülsüm anne beni her zamanki sevecenliği ile karşıladı. Hatice abla ve kocası, Osman amca ve çocuklar da vardı. Gülsüm anne bana önce mutfakta sofra kurdu. Mercimek çorbası mis gibiydi. Kuru dolma ve yoğurt da ayrı güzeldi. Gülsüm anne gerçekten elinin lezzeti olan bir kadındı. Umarım Hamza benden böyle lezzetli yemekler yapmamı beklemez. Sahi o neden yoktu içerde? Gelmeyecek miydi acaba? Bırakır mıydı beni burada böyle sahipsiz bir şekilde? Bunları düşünmek istemiyordum şimdi.
Tabaklarımı özenle masadan kaldırıp sıcak suyla yıkadım. Hatice abla mutfağa gelip nikâhı kıyacak olan imamın geldiğini haber verdiğinde yüreğim kuş olup havalanmıştı sanki. " Hamza?" dedim merakla. Hatice abla " O camiye gitmişti ama daha dönmedi." Dedi suratını asarak. Allah'ım damadı kaçıran gelin olmuştum.
İçeridekilere çay ikram ettikten sonra mutfağa tekrar geçip beklemeye başlamıştım. Şairin dediği o ölüm gibi bir şeydi ama kimse ölmedi dizesine yaraşır bekleyişti bu. Osman amca üçüncü bardak çayını içerken kapı çaldığında herkes nihayet der gibi bir oh çekti. Ben umutsuz bir şekilde beklemeye devam ettim, gelenin kınalım olmayacağını söylüyordu en pesimist yanım. Hatice abla kapıyı açıp döndüğünde yüzü gülüyordu. Arkasından Hamza girdi odaya. Mağrur ve kararlı adımlarla yürüyordu. Saçındaki perçemine yaktığı taze kınanın kokusu burnumu sızlatmıştı. Dünkü halinden daha dinç ve sağlıklı görünüyordu. Üzerine giydiği siyah uzun kollu gömlek beyaz tenini, yeşil gözleri ve sarı saçlarını iyice ortaya çıkarmıştı. İçeri girdiğinde babasının yanında oturan İmamı görünce başıyla selam verdi. Osman amca –neden baba diyemiyorum ki ben bu adama? – Hamza'yı görünce keyifle ayağa kalkıp " E artık nikâha başlayabiliriz sanırım." Dedi. Heyecandan dilim damağım kurumuş kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Kalbim göğüs kafesimin içinde taklalar atıyordu sanki. " Ben abdest alayım mı?" diye sordum Hatice ablaya şaşkınca. Aslında tuvaletim de gelmişti heyecandan. " Tamam, sen lavaboya geç, abdestini al." Dedi Hatice abla. Lavaboda yüzümü kaç kere yıkadığımı bilmiyorum. Düşüp bayılmamak için kendimi telkin etmem gerekmişti. Ne kadar sevinmek istesem de kendimi garip ve çaresiz hissediyordum. Derin bir nefes alıp çıktım lavabodan. Hamza salondaki masaya oturmuştu karşısında imam oturuyordu. Babası ve eniştesi de imamın yanında oturmuşlardı. Hatice abla beni Hamza'nın yanına oturttu. İmam dualar okuyup otuz iki farzı saydı. Sonra isimlerimizi sordu. Eline bir kâğıt kalem alıp bana "Mehir olarak ne istersin kızım?" dedi. Bunu hiç düşünmemiştim açıkçası. " Standart neyse o olsun." Dedim. Bu aileden bir şey isteyecek yüzüm kalmamıştı zaten. Kaç gram altın yazdığını hatırlamıyorum şimdi. Önce bana üç kere Hamza'yı koca olarak kabul edip etmediğimi sordu. Üç defa " Ettim." Dedim utanarak. Sonra Hamza'ya döndü. "Sen Yağmur Şimşek kızımızı eş olarak kabul ettin mi?" diye sordu. Kısa bir sessizlik oldu odadakiler merakla Hamza'nın ağzından çıkacak kelimeyi bekliyordu. O da kararsız gibiydi yine. " Ettim." Dedi gözlerini kısıp. Ve iki defa daha tekrar etti. " Siz de şahitlik ettiniz mi?" dedi imam odadakilere. Onlar da ettik dediğinde " Rabbim hayırlı kılsın iki cihanda da." dedi imam ve nikâh duası yaptı yine.
Evlenmiştik. Allah'ın huzurunda eş olmuştuk birbirimize. Kabul etmiştik işte. O beni ben onu, kabul etmiştik birbirimizi. Karar alınmış hüküm verilmişti. Hamza müebbet yağmur cezasına çarptırılmıştı.
Nikâh kıyıldıktan sonra Osman amca –baba!- , Gülsüm anne ve Hatice abla birer altın bilezik taktılar koluma. Garip bir nikâh olmuştu bu. Ne bileyim kız isteme olmamıştı, nişan olmamıştı, ailem yoktu. Evlilik teklifi konusuna hiç değinmiyorum bile. Eksik hissediyordum kendimi. Ama Hamza'nın bakışlarını üzerimde gördüğümde içimdeki bütün boşluklar ılık bir duyguyla doluyordu her defasında. İlk defa bu akşam gözlerini kaçırmadan bakmıştı gözlerimin içine. Yeşil bir cennetin tasviri gibiydi gözleri. O gözlerde kaybolmak yitip gitmek istiyordum bu diyardan Hamza'nın gönül diyarına. Çok mu şey istiyordum ki?
Kutlama pastamızı da yedikten sonra ben aşağı kata geçmek için izin istedim. Hatice abla ve Gülsüm anne Hamza'yı da zorla gönderdiler benimle. Alt tarafı bir kat aşağı inecektim ama onlar da kaynaşalım diye yapıyordu herhalde.
Evin kapısını açıp içeri girerken " Kararını vermişsin." Dedim Hamza'nın yüzüne bakmadan.
" Sana kötülük yapmak istemiyorum." Dedi. Sesindeki samimiyet canımı yakıyordu. Bunu anlamıyor muydu acaba?
" Ben senden iyilik beklemiyorum ki." dedim başımı kaldırıp gözlerimi yüzüne dikerek.
" Üzüleceksin." Dedi. Gözlerinde o hüznü seçebiliyordum şimdi.
" Ben gaybı bir tek Allah'ın bileceğine inananlardanım. Allah bilir biz bilemeyiz." Dedim tüm kararlılığım ve bilmişliğimle.
" Haklısın." Diyerek başını eğdi. Haklı olmak istemiyordum mutlu olmak istiyordum ben...
Cebinden bir kutu çıkartıp bana uzattı. " Bu nikâh hediyesi..." Diye mırıldandı. Okula giderken kapının orda annemden gizli bir şekilde babamdan harçlık aldığım günler geldi aklıma. Filmlerde böyle damat nikâhtan sonra kolye alır kızın saçlarını kaldırıp boynuna takardı değil mi? Benimkisi çöp poşetini uzatır gibi uzatmıştı elime.
" Teşekkür ederim. Hiç gerek yoktu." Dedim. İçindekini merak etsem de yanında açmak istememiştim. " Ben içeri gireyim artık. Üşüdün sen de." Dedim kapıyı biraz daha aralayıp. İçeri davet etmedim çünkü saat oldukça gecikmişti. Çekindim bir an.
" Tamam. Hayırlı geceler." Dedi ve arkasını dönüp merdivenleri çıkmaya başladı.
Ben eve girip kapıyı kapattıktan sonra sırtımı kapıya dayadım önce ama ayakta duramadığım için yavaşça yere doğru kayıyordum. Gözlerimi kapattığım anda tüm gece tuttuğum gözyaşım tüm hızıyla akmaya başladı.
Kocama dokunamadığım için ağlıyordum şimdi. Boynuna sarılıp kokusunu içime çekememiştim. Bu duygu bir heves gibi boğazıma takılmıştı. Habis bir ur gibi kalbimi acıtıyordu. İçimde ukde olmuş koca bir kaya gibi ağırlık veriyordu.
Hamza'nın çaresizliğine ağlıyordum sonra. Kimse bugüne kadar beni düşünmemiş benim için üzülmemişti. Beni kimse kendinden korumak istememişti. Onun çorak yalnızlığı gücendiriyordu kalbimi.